Hadise Crazy for You (Düm tek tek) Türkçesi (version 1.2)
Bebeğim, sen benim için mükemmelsin Cennetten hediyemsin Bu tüm zamanların en iyi hikayesi Filmlerdeki gibi buluştuk Sonsuza kadar süreceğini düşündüm http://www.myvideomusicmp3.com ve bana yaptığın şey Çok iyi hissettiriyor
Meleğim kalkarım ve rüyalarımı yaşarım sonsuza dek çılgınım senin için
Kalbimdeki ritmi hissedebiliyor musun Vuruşlar düm tek tek devam ediyor Hep dakika yokmuş gibi çıkıyor Geri dönüş yokmuş gibi hissettiriyor
Kalbimdeki ritmi hissedebiliyor musun Vuruşlar düm tek tek atıyor Her zaman dakika yokmuş gibi çıkıyor Geri dönüş yokmuş gibi hissettiriyor
Bebeğim egzotik hareketlerindeki Bütün cevapları okudum Sen tüm zamanların en iyi dansçısısın http://www.myvideomusicmp3.com Kimse beni senin öptüğün gibi öpemez O senin sanatın Çok iyi hissettiriyor
Meleğim kalkarım ve rüyalarımı yaşarım Sonsuza dek Senin için deli oluyorum.
Hadise Düm Tek Tek şarkı sözleri
Baby you are perfect for me You are my gift from heaven This is the greatest story of all times
We met in like in a movie So meant to last forever And what you’re doing to me Feels so fine
Angel I wake up and live my dreams endlessly Crazy for you
Can you feel the rhythm in my heart The beats going düm tek tek Always out it like there no minute Feels like there’s no way back Can you feel the rhythm in my heart Http://www.myvideomusicmp3.com The beats going düm tek tek Always out it like there’s no minute Feels like there’s no way back
Baby I read all answers in your exotic movements You are the greatest dancer of all times You make me feel so special No one can kiss like you do as it is your profession Feel so fine
Angel I wake up and live my dreams Endlessly Crazy for you
Can you feel the rhythm in my heart The beats going düm tek tek Always out it like there no minute Feels like there’s no way back Can you feel the rhythm in my heart The beats going dum tek tek Http://www.myvideomusicmp3.com/tag/hadise dum tek tek Always out it like there’s no minute Feels like there’s no way back
Can you feel the rhythm in my heart The beats going düm tek tek Always out it like there no minute Feels like there’s no way back Can you feel the rhythm in my heart The beats going düm tek tek Always out it like there’s no minute Feels like there’s no way back
Can you feel the rhythm in my heart
Always out it like it no minute Feels like there’s no way back Always out it like there’s no minute Feels like düm tek tek.
Alman ZDF kanalının muhabiri, ‘Hayat Var’ın kahramanını ‘yaralı bir hayvana’ benzetmiş.
27/03/2009
‘Hayat Var’, 13 yaşında bir kızın üzerine üzerine gelen hayatın öyküsünü anlatıyor. Reha Erdem imzalı yapım, güzel kadrajları, rahatsız edici anları ve gerçekçi tavrıyla sezonun en iyi Türk filmi. ‘Hayat Var’ın başrolünde Elit İşcan var
Kartvizitinin bir yanına (ki en önemli yandır o) ‘auteur’ (yaratıcı) sıfatını yerleştirdiğimiz yönetmenlerin, dertlerinin ne olduğunu kavramaya çalışırken, çoğu kez önceki filmlerinden geride kalan ayak izlerini takip ederiz. Kuşkusuz bir eleştirmen de, her yeni sınavda bahsi olunan yönetmenin filmlerine ilişkin, kendi yazdıklarına göz atar. Dolayısıyla Reha Erdem ve son çalışması ‘Hayat Var’ özelinde, hem yönetmenin, hem de kendi karaladıklarımın izini takip etmek istiyorum, izninizle. Üstadın (orta kuşak mensubudur ama yine de kaanatimce ‘üstat’ unvanını çoktan hak etmiştir kendileri) iki önceki çalışması ‘Korkuyorum Anne’nin minik karakteri Çetin, film boyunca sünnetçi amcalardan uzak durmaya çalışıyordu. Bu, bana kalırsa bir erkeklik travmasından öte, aslında büyümemekle ilgili bir karardı. Sünnet olmayacak, erkekliğe adım atmayacak ve hep çocuk kalmanın yollarını arayacaktı. Sonraki adım olan ‘Beş Vakit’in iki küçük erkek kahramanı Ömer ve Yakup ise, Çetin’in aksine bir an önce büyümeye çalışıyordu. Ama onlar için de büyüme yolundaki en büyük engel babalarıydı. İkili, film boyunca bu engeli yıkmak için fırsat kolluyordu. ‘Hayat Var’ın kahramanı olan 13 yaşındaki Hayat’ın (dolayısıyla filme ismini de vermiş oluyor) ise önceki Erdem karakterlerinin yanında tuhaf bir konumu var. Büyümek istiyor, çünkü hayat sahnesinde bir an önce rol kapmanın ve kendi sesini duyurmanın peşinde; büyümek istemiyor, çünkü, hayat çok zor ve tıpkı, önce salıncaktaki yerini, sonra da emziğini aldığı kardeşi kadar tasasız olmayı ve ilgi görmeyi düşlüyor. Öte yandan etrafı, onu büyütenler ve küçültenlerle çevrili... Peki ya şimdiki zaman ve şimdiki hali?.. İşte onu, ‘o an’ın parçası olarak kabul eden tek kişi de taşralı bir çırak oluyor. Reha Erdem, bir genç kızın büyüme hallerine, aslında ilk filmi ‘A Ay’da da değinmişti. Yıllar sonra benzer bir meseleye tekrar göz atar gibi yaparken, bu kez baştan sona bir şiirselliğin peşinde koşan (ki metinleri bile kimi şairlerden ‘borç’ alınmıştı ‘A Ay’ın) bir film yerine, yine yer yer şiirsellikler yakalayan ama asıl olarak vahşi bir orman gibi algılanabilecek bir düzen içinde, masumiyetini kaybeden, daha doğrusu kaybettirilen Hayat’ın öyküsünden pasajlar sunuyor.
Sesi güzel Fener taraftarı Etrafındaki herkesin kaybetme aşamasına geldiği ya da bu aşamayı çoktan geçtiği bir noktada Hayat, olup bitenleri anlamaya ve kendine de bu düzen içinde bir rol seçmeye çabalıyor. Ayrılmış bir aile yapısı içinde baba, kendini ‘balıkçı’ olarak tanımlıyor ama asıl geçimini kayığıyla Boğaz’dan geçen yüksek tonajlı gemilerin personeline fahişe ayarlayarak sağlıyor. Yatalak dede ise son derece aksi bir karakter ve etrafa kan kusturuyor. Anne ise, baba askerdeyken kararını bir başka ‘devlet kurumu’ndan yana kullanmış, bir polise gönül vermiş ve nihayetinde yeniden evlenip ikinci bir çocuk doğurmuştur. Yakın çevrede oturan tuhaf bir teyzenin (ki ismi Kamile) zaman zaman kol kanat gerdiği Hayat, okulda da çıkışsızdır. Uyumsuzluğu, arkadaşlarının ‘eşek şakaları’, kopya çekmeler derken öğretmeni ve müdürü de onu dışlayanlar arasına katılmış durumdadır. Bu noktada ona ilginç bir yardım eli uzanıyor: ‘Sesi güzel’ bir ‘Fenerbahçe taraftarı’... Okul yolunun üzerindeki bir atölyede çalışır, bağrıyanık türküler söyler ve en önemlisi ‘İstanbullu’ değildir. Belki de Hayat biraz da bu özelliğiyle ona güvenir, çünkü dedesi, yattığı yerden verdiği ‘hayat dersleri’nin birinde, bu şehirde hep dışardan gelenlerin zengin olduğunu, kendileri gibi bilmemkaç kuşak İstanbulluların ise süründüğünden bahsetmiştir.
Fikret’in ‘Sis’ini hatırlarken ‘Hayat Var’, enfes iskele görüntüleriyle açılıyor ama güzellik sadece o noktada kalmıyor, son derece estetik kadrajlar, bütün bir film boyunca sürüyor. Lakin bunca ‘görüntüsel’ güzelliğe inat, film çok da ‘güzel’ şeyler anlatmıyor. Karamsar, acımasız, gerçekçi ve sert bir dünyanın tasvirine soyunuyor. Bu noktada insan şunu da düşünüyor elbet, ‘A Ay’ın çekildiği zamanla, ‘Hayat Var’ın çekildiği zaman arasında, dünyanın daha da kötüye gittiği muhakkak. Bu filmleri çeken yönetmenin de, bu gidişata yönelik öfkesi, hikâyesine yansımış. Reha Erdem, filmde reji ve senaryonun yanında ‘ses tasarımı’nı da üstlenmiş. Bu da sanki, ruh ve vicdanındaki öfkenin, seslere de yansımasına, Hayat’ın üzerine üzerine gelen ‘hayat’ın acımasızlığının ve ‘puşt’luğunun, bir anlamda somuta dönüşmesine vesile olmuş. Hindinin ‘glu glu’su, uçakların gürültüsü, babanın hediye olarak getirdiği oyuncağın kâbus ötesi ‘cıngılı’, yüksek tonajlı gemilerin düdük sesleri, sirenler vs., aslında çoğu kez bir su kenarı yerleşmesinde geçen öykünün, huzur veren görüntülerini bozan başlıca unsurlar. Öte yandan Hayat’ın, zaman zaman ‘hırıltılarına’ başvurarak bir dil geliştirmesi ve etrafıyla böylesi bir yöntemle iletişim kurmaya çalışması da, bence senaryonun en zekice buluşlarından biri olmuş (Yönetmenin Altyazı dergisindeki söyleşisinden öğreniyoruz ki, Alman ZDF kanalında kendisiyle konuşan bir muhabir, Hayat’ı yaralı bir hayvana benzetmiş. Bu tasvire biraz da bu hırıltıların neden olduğu kanısındayım). Reha Erdem, geçmişinde bize hep başka bir İstanbul’dan pasajlar sunmuştu. ‘Kaç Para Kaç’ta da, ‘Korkuyorum Anne’de de... ‘Hayat Var’, kuşkusuz Boğaz sahneleri itibarıyla bildik İstanbul siluetinden kaçamıyor, yine de ‘Yeditepeli şehir’ film boyunca sadece fonda kendini hatırlatıyor. Yani sözün özü İstanbul, bir Reha Erdem filminde yine bambaşka perspektifleriyle karşımıza geliyor. Lakin beni kişisel olarak filmde en çok muhteşem ‘sisli’ sahneler vurdu. Bu noktada bir ‘Mekteb-i Sultani’li olarak Erdem, Tevfik Fikret’in ‘Sis’ine ve “Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!” dizelerine bir gönderme yapmış diye yazsam, yönetmenin bizatihi kendisi, “İşte tipik bir eleştirmen uydurması (!),” der mi acep?
Hayat budur işte Oyunculuklara gelince; Hayat, hayatın ağırlığını kaldırmakta zorlansa da onu canlandıran Elit İşcan, koca bir filmin yükünü, bu gencecik yaşında kaldırmayı başarıyor. Umarım sinemamız ona büyüdükçe, kendisini daha da büyütecek doğru rolleri sunar. Erdal Beşikçioğlu da, kendi kuşağının kaybedeni babada, mükemmele yakın bir performans sunuyor. Levend Yılmaz ise ‘Dede’de gayet iyi ama sanki bazı sahnelerde ‘biraz’ abartmış gibi. Keza Erhan Tekin ‘taşralı çırak’ta, Handan Karaadam da Kamile hanımda, başarılı takım oyununun parçası olmayı başarıyor. Serdar Akar’ın ‘Barda’sındaki tacizciler ‘layık oldukları’ -ve kamuoyu hissiyatına uygun bir- şekilde cezalandırılıyordu. Bu filmin ‘en belirgin tacizcisi’ konumundaki bakkalın ise sadece aynası kırılıyor, yani ucuz kurtuluyor. Hangisi daha gerçekçi, hangisi bizi tatmin ediyor, bilemiyorum. Üstelik gerçek hayat, iki türden örneğini de barındırıyor. Ama ‘Hayat Var’ın sinemamız adına ‘Lolita’ figürüyle en ‘derin’ hesaplaşan film olarak tarihe kalacağı kanısındayım. Sonuç olarak mükemmel kadrajları, rahatsız ediciliğiyle olağanüstüleşen ses tasarımı ve özellikle Boğaz’da, devasa gemiler arasında slalom yapılarak çekildiğini sandığım sahneleriyle ‘Hayat Var’, 2009’un bence yerli sinema cephesindeki en iyi filmi. Yoruma açık finali ve arabeski yeniden hatırlamamızı (Orhan Gencebay ve Mine Koşan’a saygılar..) sağlayan enfes soundtrack’i de cabası...
Hazmı zor şekerleme
Hayat Var’ın baş oyuncusu Elit İşcan, televizyon dizisi ‘Küçük Kadınlar’da en küçük kız kardeşi oynuyor.
31/03/2009
Reha Erdem’in Berlin Film Festivali’nde gösterilen ve Antalya’dan SİYAD Özel Ödüllü son filmi ‘Hayat Var’ gösterimde. ‘Hayat Var’, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik
Ara ara ortaya cep telefonları da çıkmasa, Reha Erdem’in bu hafta gösterime giren, son filmi Hayat Var’ın günümüzde geçtiğini hiç fark etmeyeceğiz. Kostümler, mekânlar belli bir tarihi işaret etmektense dönemler üstü bir İstanbulluluğu yansıtıyor sanki. Tıpkı önceki Erdem filmlerinden A Ay veya Korkuyorum Anne gibi, Hayat Var da, dış etkenlere karşı korunaklı, sınırları keskin hatlarla belirgin bir dünya sunuyor izleyicisine. Erdem’in kostüm seçimleriyle, renk tercihiyle ve seslerle (Hayat Var’ın ses tasarımı da yönetmene ait) sınırlarını belirlediği bir dünya bu. Hayat Var’ın kahramanı Hayat’ın (Elit İşcan) çevresi, ihlal edilesi sınırlarla çevrili. Zamandan soyutlanmış gibi duran bir Boğaz mahallesinde babası (Erdal Beşikçioğlu) ve yatalak dedesiyle (Levend Yılmaz) beraber yaşıyor. Denizcilere kayığıyla kadın pazarlayan babası, yeni kocası ve ondan olma oğluyla ayrı bir yaşam kuran annesi (Banu Fotocan), tacizcilere karşı savunmasızlığı, Hayat’ın içine kapanmasına, sınırları daraltmasına yol açmış. İletişim kurmaktansa sürekli kendi kendine şarkı mırıldanıyor, okula gidiş, eve dönüş güzergâhı eksenli bir yaşamı var. Hayat’ın boş arsalarda, uzun uzun tek başına oynadığı sahneler bu yüzden genel hissiyatta ayrı bir öneme sahip. Çünkü filmin zamanı, Hayat’ın zaman algısıyla eşleşince, önceki filmlerinden tanıdık Reha Erdem atmosferi de Hayat’ın hikâyesiyle iç içe geçiyor. Cıvıl cıvıl renkler ve bir taciz hikâyesi, babadan bir oyuncak hediye almanın heyecanı ve yatalak, küfürbaz bir dedenin kaprisleriyle yaşamanın güçlüğü... Yeşim Tabak’ın, Korkuyorum Anne için yaptığı “travmalardan şekerleme” tanımını akılda tutarak, Hayat Var için de hazmı zor bir şekerleme diyebiliriz.
Hayat budur... Hazım zorluğu ne filmin içine girilememesinden ne de başka bir aksaklıktan kaynaklı. Aksine içine bu kadar kolay girilebilen bir hikâyedeki acımasızlık insanı sarsıyor. Erdem’in parlak desenli kostümlerden, patlayan renklerden kurulu atmosferi bir çıkış noktası sunmadıkça, Hayat’ın çıkışsızlığı da daha bir hissediliyor. Filmde kullanılan kederli arabesk klasiklerinin yabancılaştırıcı olduğu kadar hikâyedeki bu tonu yansıtan bir yönü de var. “Bir kapıdan gireceksin/Neler neler göreceksin/Her çileye göğüs gerip/Hayat budur diyeceksin”. Ama iş, kadere boyun eğmeye gelince filmin çarpıcılığı devreye giriyor. Hayat Var, ne kader kolaycılığına sığınıyor ne de karakterine bir çıkış noktası sunarak izleyicisini rahatlatıyor. Filmin isminde de belirtildiği gibi Hayat Var, ama nerede olduğuna dair biz izleyiciye verilen bir adres yok. Ergenliğini yeni yaşamaya başlamış kahraman, hayatı nerede araması gerektiğini bilemiyor. Tabii dolayısıyla biz de... Çünkü Reha Erdem, kadınlığın eşiğindeki kahramanının travmalarına dışarıdan bakmıyor. O travmaları bir sebep-sonuç ilişkisiyle atlatmaya, böylece bizi ve kahramanını rahatlatmaya çalışmıyor. Ama bunlara bakıp Hayat Var’ı, “ergen karakterin gözünden travmatik bir hikâye” olarak adlandırmak da yetersiz bir nitelendirme olur. Reha Erdem’in hikâyeye baktığı nokta bu tür ayrımları baştan aşıyor. Onunki, kendi dünyasıyla Hayat’ınkini kesiştirmek üzerine kurulu bir yöntem daha çok. Hayat’ın konumunu rehber edinen ve bunu kendine has bir dünyanın sınırlarını çizmek için kullanan Hayat Var, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik. Sanki her Erdem filmi birer cam kar küresi. Bu cam kürelerde, zamanın bir yerlerde donup kaldığı, sınırları Erdem’in estetik anlayışıyla çizilmiş, kendi içlerinde tutarlı birer dünya var. Ama düşüp kırılırlarsa seyirciyi allak bullak edeceklerinin de sinyalini veren küreler bunlar. Bu hissiyata en çok, daha önce görülen hiçbir şeye benzemeyen, afallatıcı, ilk Erdem filmi A Ay sahipti. Hazmı zor bir şekerleme olarak Hayat Var da aynı etkiyi yaratmaya aday.
Sancılı ve aşksız
31/03/2009
Reha Erdem'in son filmi 'Hayat Var' da, herşeyi kendi başına halletmeye çalışan, sevgiden yoksun Hayat, Berlin’deki gösterimin ardından söylendiği gibi, sanıcılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı bir hayvana benziyor
Deniz kıyısındayız, aslında denizin ta içinde... Kahramanımız Hayat (Elit İşcan), Göksu kıyısında derme çatma ama dışarıdan çok güzel (biraz da tekinsiz) görünen bir evde oturuyor. Balık tutan ve deniz üzerinde küçük bir motorlu tekne ile gerçekleştirilebilecek ufak tefek gayrimeşru işlere de (kaçakçılık, pezevenklik) bulaşmış bir babası (Erdal Beşikçioğlu) var. Bir de, nefes tıkanıklığı yüzünden sürekli oksijen tüpüne ihtiyaç duyan dedesi (Levend Yılmaz). Annesi, besbelli babasını bırakıp gitmiş, bir polisle evli, küçük bir oğlu var. Ara sıra onların evine uğruyor, bazen de Hayat annesine gidiyor. Orada sevgi bulduğu söylenemez. Buldumcuk olmuş üvey baba ile kızından pek de hoşnut olmayan annenin (Banu Fotocan) aklı fikri küçük oğullarındadır. Yerinden kalkamayan büyükbaba, kıza “Sen bana benziyorsun” diyerek gönlünü almaya, kızı yumuşatmaya çalışır ama, onun da kendisinden başkasını düşündüğü yoktur. Baba ise, aslında kötü bir baba sayılmaz. ‘My Only Sunshine’ı (Aynı zamanda, filmin İngilizce adı) getirir ona mesela. Kırmızı bebeğin, şarkının sonunda ‘I love you’ demesi ise, filmdeki sevgisizliği büsbütün vurgular. Babası bir gün de anteni ayarlanmadığı için hiçbir şey göstermeyen bir televizyonla çıkagelir. Kıza baskı uygulamadan, özel hayatını uzakta yaşar. ‘Varla yok arası’ bir babadır. 14 yaşında, kadınlığın eşiğindeki Hayat, sevgiden yoksun bir ortamda (Reha Erdem, ‘aşksız’ demeyi tercih ediyor), her şeyi kendi başına halletmeye çalışır. Bu arada, komşuları Kamile’nin tacize varan ilgisinden de zaman zaman şikâyetçi olur. Zaten kadın (Handan Karaadam), kendisi muhtacı himmet bir dede durumundadır. Hayat kapıya gelip babasını soran, perişan haldeki adamdan (Nebil Sayın) bile medet umar. Bir de, babasının onu tekne ile getirip götürdüğü karşı yakada bulunan okulunun civarındaki, yüzü yer yer sarı-laciverte boyalı genç çocuk vardır. Etrafındakilerin çoğu erkek olsa da, ‘Hayat Var’, bir kadın filmi, hayata kahramanının açısından bakan, onun durduğu yerde duran bir film. Bir kurtulma olmasa bile, bir umut söz konusuysa eğer, o umut da Hayat’tan doğacaktır. Öte yandan kız, hayal kırıklıklarının acısını bahçedeki tombul hindiden çıkarır. Erdem, her filminde farklı bir şey anlatıyor ya da farklı şekilde anlatıyor. ‘Hayat Var’, onun bir önceki filmi ‘Beş Vakit’ten çok farklı bir film. Buna karşılık, benzerlikleri de var. Esas ortak noktaları ise, ‘Beş Vakit’te küçük bir kız olan Elit İşcan’ın, burada genç kızlığa adım atmak üzere olan bambaşka bir karaktere can vermesi. İşcan bence sinemanın en umut vaat eden genç oyuncusu. Hatta bu filmle büyüklerin arasına girip onların ödüllerini almayı da hak ediyor. Gene de ‘Beş Vakit’i beğenmiş olan izleyiciler, ‘Hayat Var’ı görünce biraz yadırgayabilir. Ama ona bakarsanız, ‘Korkuyorum Anne’nin arkasından da ‘Beş Vakit’i yadırgamışlardı. ‘Hayat Var’ın bir farkı da, Erdem’in en sert, en ürkütücü filmi olması. Bu ürkütücülük, filmin her şeyi anlatmamayı tercih etmesinden kaynaklanıyor. Pek az şey anlattığı bile söylenebilir. Çoğunu seyircisinin yorumuna, algısına bırakıyor. Hatta, filmdeki en önemli/ürkütücü olaylardan biri de, neredeyse bir oldu mu, olmadı mı düzeyinde kalıyor. Tekrarlar da, yönetmenin istediği etkiyi yaratıyor diye düşünüyorum. ‘Hayat Var’ın hem kurgusunu, hem de ses tasarımını Reha Erdem’in yapmış olması boşuna değil. Her ikisi de, seyircinin beklentileriyle oynuyor çünkü. Gerçi ses tasarımı ‘Beş Vakit’te de hayli önem taşıyordu ama, bu filmin en önemli unsurlarından biri. Umulmadık yerlerde, değişik tonlardaki sesler, Hayat’ın küçük harfli hayatı hakkında ipuçları verirken, izleyicinin dikkatini de büsbütün ayakta tutuyor. Bir de su meselesi var tabii. Reha Erdem’in hem güzel, hem ürkütücü olan, hatta belki de bir ölçüde isimsiz olan İstanbul’u, filmde gerçek bir su şehri. Normalde farkına bu ölçüde varmadığımız su, her şeyi kuşatmış durumda. Kenarındaki evi sanki tehlikeye atıyor, dalgalar heyecan yaratıyor. Daha da önemlisi, şehre sudan bakıyoruz. Hayat’ın babası küçücük teknesiyle Boğaz’dan geçen tankerlerin yanına yanaşınca, onun da aslında ne kadar savunmasız olduğunu anlıyoruz. Boğaz’ın sularını yarıp geçen tankerler, ilkçağ canavarlarını andırıyor. Kızın kendisi de, Berlin’de çok olumlu tepkiler aldığı gösterimin ardından söyledikleri gibi (Altyazı dergisi), ‘yaralı bir hayvan’a benziyor; sancılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı genç bir hayvana... Reha Erdem’in son filmi ‘Hayat Var’, Antalya’da seyirci tarafından beğenilen, ama jüri nezdinde hak ettiğini bulamayan filmlerden biriydi. Hiç ödül almadı. Yarışmalı bölümde olmadığı Berlin’de çok beğenildi. Der Tagesspiegel gazetesinden de okur ödülü aldı. Benim gözümde, yılın en iyi filmlerinden biri. Yönetim, hikâye, oyunculuk bir yana (ki hepsini çok beğeniyorum), beni Erdem’in favori görüntü yönetmeni Florent Herry’nin görüntüleri ile ses tasarımı ve oyunbaz kurgu da çok etkiledi. Bir de, Mehtap Tunay’ın kostüm tasarımı. Orhan Gencebay’ın müziği bu hayatlara cuk oturmuş.
'Kabadayı'yla en iyi erkek oyuncu seçilen Şener Şen, ödülünü Cem Yılmaz ve Nebahat Çehre'den aldı. Şener Şen, gecede en çok alkışlanan isimdi.
Abdullah Oğuz 'Mutluluk' filmiyle Altın Portakal, SİYAD ve Ankara Film Festivali'nde alamadığı en iyi film ödülüne Yeşilçam Ödülleri'nde ulaştı. 'Yaşamın Kıyısında' da Yeşilçam'dan dört ödülle ayrıldı
26/03/2008 (1312 kişi okudu)
İSTANBUL - Ve Abdullah Oğuz, mutlu sona Yeşilçam'da ulaştı. Altın Portakal ve SİYAD ödüllerinde en iyi film ödülünü 'Yumurta'ya kaptıran Oğuz'un son filmi 'Mutluluk', önceki gece Lütfi Kırdar'da sahiplerini bulan Yeşilçam Ödülleri'nde en iyi film ve kadın oyuncu (Özgü Namal) dahil dört ödül alarak gecenin galibi oldu. Abdullah Oğuz, en iyi film ödülünü Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın elinden alırken yaptığı konuşmada daha önce alamadığı ödüllere gönderme yaptı: "Şaka gibi valla. Bu ödülü ekibim adına alıyorum... diyemeyeceğim. Çünkü benim dışımda ödül almayan kalmamıştı. 600 kişinin oy verdiği bu sistemi sevdim, bana iyi geldi. İyi ki varsın Yeşilçam." Oğuz, 150 bin YTL para ödülünün de sahibi oldu.
'Susuz Yaz' Cannes'da Bu yıl ilk kez düzenlenen Türkiye'nin ulusal sinema ödülü niteliğindeki Yeşilçam'a damgasını vuran diğer filmse Oscar'da Almanya'yı temsil eden Fatih Akın'ın filmi 'Yaşamın Kıyısında'ydı. Fatih Akın en iyi yönetmen ve senaryo ödülünün sahibi olurken Tuncel Kurtiz ile Nursel Köse de en iyi erkek ve kadın oyuncu seçildi. Törene katılamayan Tuncel Kurtiz ile Fatih Akın'ın ödüllerini filmin yapımcısı Ali Akdeniz aldı. Fatih Akın'ın Martin Scorsese'nin başkanlığını yaptığı Dünya Sinema Vakfı'yla ilgili çalışmalar için New York'ta olduğunu hatırlatan Akdeniz, "Biz ona buradan Yeşilçam ödülü gönderiyoruz, o da bize bir müjde veriyor: Dünya Sinema Vakfı'nca kopyası yenilenen 'Susuz Yaz'ın bu sene Cannes'da gösterilecek. Fatih'e ödül alırsa iletmek istediği bir mesajı olup olmadığını sordum. Bana Yeşilçam'dan beslendiğini ve sanıldığı gibi bu sinemaya uzak olmadığını söyledi" diye konuştu. Beyoğlu Belediyesi'nin ev sahipliğinde, Turkcell'in ana sponsorluğunda Türsak tarafından düzenlenen Yeşilçam Ödülleri'nde, Altın Portakal ve SİYAD'ın galibi 'Yumurta'ya Ankara Film Festivali'nde olduğu gibi tek ödül çıktı. Filmin başrolündeki Saadet Işıl Aksoy Digitürk Genç Yetenek Ödülü'nü kazandı. Aynı ödülü Altın Portakal'da da kazanan Aksoy'un ödülünü, yönetmen Semih Kaplanoğlu aldı. Kaplanoğlu, "Saadet'le rolleri değiştik bu kez. Daha önce benim ödüllerimi o alıyordu. Şimdi o Paris'te, ben buradayım" dedi. Mahsun Kırmızıgül'ün 'Beyaz Melek'le Turkcell İlk Film Ödülü'nü aldığı gecede en iyi erkek oyuncu ödülünü 'Kabadayı'daki rolüyle Şener Şen aldı. Şen, salondan en çok alkışı alan isimdi. Geceden notlara gelince... Lütfi Kırdar'ın tamamen dolduğu Yeşilçam Ödülleri gecesinin açılışını Behzat Gerçeker yönetimindeki Enbe Orkestrası'nın 'Hababam Sınıfı'nın müziğiyle yaptı. En iyi film ödülü öncesinde Enbe Orkestrası konserinin uzun tutulması dışında törenin akışı sorunsuzdu. Törenin sunucusu Meltem Cumbul da hiç aksamadı.
Cem Yılmaz şakaları Cem Yılmaz, kendisinden beklendiği gibi törene espirileriyle damgasını vurdu. En iyi erkek oyuncu ödülünü açıklamak üzere Nebahat Çehre'yle sahneye çıkan Cem Yılmaz, "Sayın bakanım" der demez salondan kahkaha koptu. "Sayın bakanım size değil bana gülüyorlar" diyen Yılmaz, daha sonra ev sahibi Beyoğlu Belediye Başkanı'na hitaben: "Biz Nebahat hanımla Beşiktaş Belediyesi'ne bağlıyız. Bize de bir şey çıkar mı buradan." Cem Yılmaz ödülü açıklarken de "Şimdi yardımcı erkek oyuncunun yardım ettiği erkek oyuncuyu açıklıyorum" dedi. (Tuncel Kurtiz'in yardımcı erkek oyuncu ödülünü almak üzere sahneye çıktan Ali Akdeniz, Kurtiz'in Ankara Film Festivali'nde sarfettiği "Birilerine yardım ediyorum ama kime bilmiyorum" sözlerini hatırlatmıştı.) Gecenin en talihsiz kişisi ise Özgü Namal'a broş takmak üzere sahneye çıkan Altınbaş'dan Atilla Sezgin'di. Sezgin, heyecandan olsa gerek 'broş' kelimesini telaffuz etmekte zorlanmakla kalmadı, Özgü Namal'a da Nurgül hanım diye seslendi. Bu pot üzerine sinirlenen Namal "Üzgünüm, kendisinin burada olmasını isterdim, ben Özgü" deyiverdi.
1. Yeşilçam Ödülleri En iyi film: Mutluluk (Abdullah Oğuz) Yönetmen: Fatih Akın (Yaşamın Kıyısında) Senaryo: Fatih Akın (Yaşamın Kıyısında) Erkek oyuncu: Şener Şen (Kabadayı) Kadın oyuncu: Özgü Namal (Mutluluk) Yardımcı erkek oyuncu: Tuncel Kurtiz (Yaşamın Kıyısında) Yardımcı kadın oyuncu: Nursel Köse (Yaşamın Kıyısında) Görüntü yönetmeni: Mirsad Heroviç (Mutluluk) Müzik: Zülfü Livaneli (Mutluluk) Turkcell İlk Film Ödülü: Mahsun Kırmızıgül (Beyaz Melek) Digitürk Genç Yetenek Ödülü: Saadet Işıl Aksoy (Yumurta)
(Kültür Sanat)
Yeşilçam ödülleri adayları açıklandı
Beyoğlu Belediyesi ile Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) işbirliğiyle düzenlenen Yeşilçam Ödülleri ikinci kez sahiplerini bulmaya hazırlanıyor.
2009 Yeşilçam Ödülleri’nin 11 kategorideki 5’er adayı, önceki gün Ceyda Düvenci ve Levent Üzümcü’nün sunumuyla Garaj istanbul’daki basın toplantısında açıklandı. Tanıtım toplantısına Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil’in yanı sıra sanat camiasından pek çok ünlü isim katıldı. Ulusal Sinema Platformu üyeleri, sektör temsilcileri, sinema yazarları ve 2009 ödüllerine aday filmlerin yaratıcılarından oluşan 600 kişilik jürinin elemesi ile açığa çıkan adaylar arasında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde sadece ’En İyi Efekt’ ödülü alan "Üç Maymun"un adı açıklanınca salondan büyük alkış aldı.
İŞTE YEŞİLÇAM ADAYLARI
En İyi Film
Üç Maymun
Sonbahar
Issız Adam
Devrim Arabaları
A.R.O.G.
En İyi Erkek Oyuncu
Onur Saylak (Sonbahar)
Yavuz Bingöl (Üç Maymun)
Cem Yılmaz (A.R.O.G.)
Çetin Tekindor (Ulak)
Taner Birsel (Devrim Arabaları)
En İyi Yönetmen
Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
Özcan Alper (Sonbahar)
Çağan Irmak (Issız Adam)
Tolga Örnek (Devrim Arabaları)
Cem Yılmaz/ Ali Taner Baltacı (A.R.O.G.)
En İyi Kadın Oyuncu
Hatice Aslan (Üç Maymun)
Nurgül Yeşilçay (Vicdan)
Demet Akbağ (O Çocukları)
Ayça Damgacı (Gitmek),
Melis Birkan (Issız Adam)
- Garajistanbul'da düzenlenen ''Yeşilçam Ödülleri 2009'' töreninde konuşan BeyoğluBelediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, Türk sinemasının kalbinin yıllardır kesintisiz olarak Beyoğlu'nda attığını belirterek, ''Beyoğlu, Türk sineması için her zaman çok önemli olMuştur. Yeşilçam ve sinemaya destek Beyoğlu'na destek demektir'' dedi.
Mutluluk'a 3 Yeşilçam Ödülü
26.03.2008 - 17:52
Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) ile Beyoğlu Belediyesince düzenlenen Yeşilçam Ödülleri, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilen törenle sahiplerine verildi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda davetlinin katıldığı törende konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, geçmiş ile bugün arasında bağ kurmanın güzelliğini öğreten bir akşam yaşadıklarını dile getirdi. Günay, Türkiye'de ilk kez, sinema alanında bir ödüle "Yeşilçam" adının verildiğine dikkati çekerek, "Yeşilçam zaten Türk sinemasıyla özdeşleşmiş bir isim. Dolayısıyla bu çok doğru bir seçim" dedi.
Yeşilçam'ın bir zamanlar bir kuşağın neredeyse bütün duygusal dünyasını kapladığını dile getiren Günay, "Son yıllarda yapabildiğimiz çok cüzi katkılara rağmen çok ciddi başarılar elde ediyor Türk sineması. Bundan kıvanç duyuyorum. Bundan sonra bu başarıların artarak devam edeceğine inanıyorum" diye konuştu.
Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan da Yeşilçam'daki büyüklerinin kendisine zaman zaman "Beyoğlu'na sahip çıkın" dediklerini, kendisinin de ancak böylesi bir organizasyonla ilçeye sahip çıkılacağını düşündüğünü ifade etti.
Bu konuda deneyimi bulunan TÜRSAK Vakfı'nın da buna destek olduğunu ifade eden Demircan, bu ödülün aynı zamanda Beyoğlu'nu kültür ve sanatla tanıtma vizyonunu da yerine getirmesini umduğunu sözlerine ekledi.
Behzat Gerçeker ve Enbe Orkestrası'nın Türk filmlerinin müziklerinden örnekleri seslendirdiği gecenin sunuculuğunu Meltem Cumbul yaptı.
ÖDÜLLER
Konuşmaların ardından geçilen ödül töreninde, ödüller sahiplerine Kültür ve Turizm Bakanı Günay ile Hale Soygazi, Nebahat Çehre, Göksel Arsoy, Sevda Ferdağ, Tamer Karadağlı ve Mehmet Günsur'un de aralarında bulunduğu sinema oyuncuları tarafından sunuldu.
Gecede, "En İyi Film" dalında ödüle değer bulunan "Mutluluk" filminin yönetmeni Abdullah Oğuz'a ödülünü Bakan Ertuğrul Günay verdi.
"En İyi Yönetmen" dalında "Yaşamın Kıyısında" filmiyle Fatih Akın ödülün sahibi olurken, "En İyi Kadın Oyuncu" dalında "Mutluluk" filmiyle Özgü Namal, "En İyi Erkek Oyuncu" dalında "Kabadayı" filmiyle Şener Şen ödül aldı.
"En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülü "Yaşamın Kıyısında" filmiyle Nursel Köse'ye verilirken, aynı film ile Tuncel Kurtiz "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu", Fatih Akın ise "En İyi Senaryo" ödülünü kazandı.
"En İyi Müzik" ödülüne "Mutluluk" filminin müziğiyle Zülfü Livaneli, "En İyi Görüntü Yönetmeni" ödülüne aynı film ile Mirsad Heroviç değer bulundu.
ÖZEL ÖDÜLLER
Gecede, "Digitürk Genç Yetenek Ödülü"nü "Yumurta" filmindeki rolüyle Saadet Işıl Aksoy, "Turkcell İlk Film Ödülü"nü ise "Beyaz Melek" filminin yönetmeni Mahsun Kırmızıgül aldı.
Ankara
Törende daha sonra 600 kişilik jürinin değerlendirmesi sonucu belirlenen adaylar, Ceyda Düvenci ve Levent Üzümcü'nün sunumuyla açılandı.
Buna göre, ''En iyi film'' ödülüne ''Üç Maymun'', ''Sonbahar'', ''Issız Adam'', ''Devrim Arabaları'' ve ''A.R.O.G'', ''En iyi yönetmen'' ödülüne ''Üç Maymun'' filmiyle Nuri Bilge Ceylan, ''Sonbahar'' filmiyle Özcan Alper, ''Issız Adam''filmiyle Çağan Irmak, ''Devrim Arabaları'' filmiyle Tolga Örnek ve ''A.R.O.G''filmiyle de Cem Yılmazile Ali Taner Baltacı aday gösterildi.
''En iyi erkek oyuncu'' dalında Onur Saylak ''Sonbahar'', Yavuz Bingöl ''Üç Maymun'', Cem Yılmaz ''A.R.O.G'',Çetin Tekindor ''Ulak'' ve Taner Birsel ''Devrim Arabaları'' adlı filmlerdeki oyunculukları, ''En iyi kadın oyuncu'' dalında da Hatice Aslan ''Üç Maymun'', Nurgül Yeşilçay ''Vicdan'', Demet Akbağ ''O... Çocukları'', Ayça Damgacı ''Gitmek'' ve Melis Birkan ''Issız Adam'' adlı filmlerdeki rolleriyle ödül adayları arasında yer aldı.
''En iyi senaryo'' dalında ''Sonbahar'' filmiyle Özcan Alper, ''Issız Adam'' filmiyle Çağan Irmak, ''Üç Maymun'' filmiyle Ebru Ceylan, Ercan Kesal ve Nuri Bilge Ceylan, ''Devrim Arabaları'' filmiyle Tolga Örnek ve Murat Dişli, ''O... Çocukları'' filmiyle Sırrı Süreyya Önder, ''En iyi görüntü yönetmeni'' dalında da ise ''Üç Maymun'' filmiyle Gökhan Tiryaki, ''Sonbahar'' filmiyle Feza Çaldıran, ''A.R.O.G''filmiyle Soykut Turan, ''Devrim Arabaları'' filmiyle Hasan Gergin ve ''Ulak''filmiyle Mirsad Heroviç aday gösterildi.
Ödül sahiplerini 2. jüri belirleyecek
Her kategoride seçilen 5 aday, sektörle birlikte sinema akademisyenleri, iş, kültür, sanat ve medya dünyasının kamuoyu önderleri konumundaki sinemaseverleri de kapsayan 1500 saygın isimden oluşan ikinci bir jüri tarafından değerlendirilecek.
Cinebonus Maçka G-Mall sineması'nda her kategoride aday olan 5 filmi 6-13 Şubat tarihleri arasında ücretsiz izleyecek jüri, daha sonra her kategorideki 5 adayın birincilerini belirleyecek. ''Yeşilçam Ödülleri''nin birincileri, 3 Mart'ta Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda düzenlenecek törenle açıklanacak.
''En iyi film'', ''En iyi yönetmen'', ''En iyi senaryo'', ''En iyi görüntü yönetmeni'', ''En iyi müzik'', ''En iyi kadın oyuncu'', ''En iyi erkek oyuncu'', ''En iyi yardımcı kadın oyuncu'', ''En iyi yardımcı erkek oyuncu'', ''Genç yetenek'' ve ''Turkcell ilk film'' kategorilerinde verilecek Yeşilçam ödül heykelciklerinin yanı sıra ''En iyi film'' ödülünün sahibi 150 bin TL, ''Turkcell ilk film'' ödülünün sahibi ise 30 bin TL'lik para ödülüyle desteklenecek.
''Yeşilçam Ödülleri''nde geçen yıl Abdullah Oğuz'un yönettiği ''Mutluluk'' ''En iyi film'', Fatih Akın ise ''Yaşamın Kıyısında'' adlı filmiyle ''En iyi yönetmen'' seçilmişti. ''Turkcell ilk film ödülü'' ise ''Beyaz Melek'' ile Mahsun Kırmızıgül'ün olMuştu.
Issızlık. Onu tarif edebilir mi insan? Korkaklık belki, cesur olamamak, zamanın adamı olmak. Ama ıssızlık, onu böyle anlatıp geçmeli mi? Bizim bölünmüşlüğümüz, Batı’nın mürekkebini yalarken Doğu’nun tozunu yuta yuta yarılmışlığımız
Hayır ondan söz etmek için değil bu yazı. Çağan Irmak’ın son filminden. Issız adamlar ve kadınlar. Issızlık... Çağın ruhu biraz da. Yalnızlık demek lazım aslında, mevcut duruma daha yakın ve daha doğru bir seçim olur belki. Kimilerine göre Avrupa’dan dalga dalga yayılan bir moda, hastalık, vazgeçilemezlik durumu. Evlensek de ayrılsak da, âşık da olsak, o kavurucu duyguyu hiç tatmasak da, ölmeden bir çekirdek ailemiz olsa da olmasa da, geçmişte kalan şarkıyı mırıldanır gibi söylersek, hep yalnızlık var sonunda. Peki iyi ama ıssızlık. Onu tarif edebilir mi insan? Korkaklık belki, cesur olamamak, zamanın adamı olmak. Ama ıssızlık, onu böyle iki ağlak sahneyle anlatıp geçmeli mi? Bizim bölünmüşlüğümüz, Batı’nın mürekkebini yalarken Doğu’nun tozunu yuta yuta yarılmışlığımız, bizim yaralarımız, kadınların yaraları, erkeklerin, bizim erkeklerimizin yaraları, şiddetle büyüyen, şişen neredeyse evrene sığmayacak ruhlarımız, ruhlarımıza vurulan bıçak yaraları, tarihle aramıza atılan o büyük ve keskin darbe, dilin aldığı yaralar, bizim dilimizin. “Galet” kelimesini örneğin, sözlükler olmadan anlayamayışımız, hicap kelimesinin yanına uğramayan gençler, hicap duymak kelimesinin derinliğinden yoksun bir halk, sözlüğünde eşanlamlı kelimeleri aradığında uzak kaldığı bir tarihin uçurumuna düşüveren. Öğrenmediğimiz tarih, bir türlü bağ kuramadığımız, arşivleri türlü sebeplerle açılmayan, geç açılan, açılsa da okuyamayadığımız. Issız Adam filmi sayesinde ünlenen sahaflardan birindeyim. İstanbul’un unutulmuş sahafları. Benim memleketimin unutulmuş kitapları. Çağan Irmak diye bir yönetmen çıkmasa hatırlanmayacak olan. Memleketimin unutulmuş yazarları. Ama mahkemelerin unutmadığı. Hapisanelerin, ceza paragraflarının unutmadığı. Hangisinden başlamalı, Sinop Cezaevi mi, Sabahattin Ali mi, Yaşar Kemal mi, İsmail Beşikçi mi? Benim memleketimin ıssız yazarları. Balık Pazarı’nın sahaflarından Gürsel beye, ‘işler nasıl’ diye soramıyorum bu kez. Kriz bas bas bağırıyor çünkü. Onca zamandır gelir giderim, dükkanlar daha ıssız, memleketimin işadamlarının suratı daha asık, vatandaş daha asabi son günlerde. Kriz zamanı. Ve kriz zamanında bir film. Issızlıktan dem vuran, aşktan, memleketimin mutfaklarından, o mutfaklarda pişen yemeklerden; güya bizi anlatan bir film. Ben de oturuyorum İstanbul’un güzide sinema salonlarından birinde. Bizi bulmak için. Samimiyetle söylüyorum, bize dair bir şeyler bulmak için. Bizim aşklarımıza, bizim kadınlarımıza dair. Salonlar doluyor, Çağan Irmak adına, Türk sineması adına mutlu oluyorum gerçi. Ama sormadan da edemiyorum. Biz bu muyuz, böyle yüzeysel seven kadınlar ve adamlar, mantarla etin sotelendiği steril mutfaklar. Acaba onların mutfağında en son ne zaman bol kimyonlu cız bız, harcı bol kol böreği, zeytinyağlı pırasa, lahana dolması, karnıyarık, poğaça pişti? Filmin Holywood taklidi sahneleri birbirini takip ederken düşünmeden edemiyorum.
Patates, soğan! Evet poğaça. Ben mi gulyabaniyim, benim sağımda solumda oturanlar mı... Benim sokağımda, -ki tarafsız gözlere göre İstanbul’un en modern sokaklarından biri-, hâlâ poğaça satılıyor sabahları, mısırcı geçiyor sonra yazları, kavruk bedenli, ben Anadoluyum diye bağıran gariban simitçiler sabahları zorla itiyorlar üç tekerlekli simit arabalarını, “Ayşe kadın” diye bağırıyor birisi, “patates soğan!” çatlatıyor sokak satıcıları seslerini. Yoksul bir halkın yoksul çocukları. Geçim derdi kokuyor sokaklar. Böyle söylüyor benim gözlerim, gördüklerim. Karaköy, Karaköy’den telaşla vapura binen kalabalıklar, dişleri eksik, tiridi çıkmış Anadolular böyle söylüyor. Zonguldak’ta kömür yataklarında açılan maden işçisi alımı için sıraya giren üniversiteli işsizler. Babalarımız bu madende ölmüştü, bize öncelik verin, biz nasılsa ölüyoruz, diye yalvar yakar olan işsizler böyle söylüyor. Biz seyrettiklerimiz miyiz, seyrettiklerini taklit eden, öyle olmak isteyen, öyle olmanın özlemiyle yaşayan, ama öyle olamayacağı için gözyaşı döken bir halk mı? Bir kere daha düşünüp dürüstçe söyleyebilir misiniz? Neye ağlıyoruz ulus olarak? Olduğumuz mu yoksa olamadığımız hallerimize mi? Bizim büyük ıssızlığımız. Film aslında ucundan dokunuyor meseleye. Annesi hâlâ çizgili torbayla İstanbul’a gelen ve ondan utanan erkekler. Ya da kadınlar. Aynada görmek istemediğimiz kendimiz. Bizim hakikatimiz. Çimen suyu satan kahvelerde bulamadığımız. Avrupa taklidi yazarlarda, yönetmenlerde bulamayacağımız hakikat. “Bizde yoksul insan, kendi hakikatiyle yüzleşmek istemiyor, onun için okumuyor. Yoksa kimse içkisinden kesmiyor, stadyumlar dolup taşıyor” diyor sahaf Gürsel bey. Tam o sırada oturduğu taburenin yanındaki telefon çalıyor. Özel televizyonların birinden arayan muhabir genç kız, İstanbul’un sahaflarından birinde çekim yapmak istediğini beyan edip belli ki kapısından hiç girmediği sahafın adresini soruyor. “Buyrun. Biz burada çok kişiyiz. Sadece ben değil yan yana bilmem kaç tane dükkan, eski kitaplar satıp sizi bekleriz” diyor, muhatap olduğu kitle adına mahcup ve mahzun sahaf Gürsel bey. Bir yenilmişlik duygusu sarıyor dükkanı. Kendi hakikatimizi sorguluyoruz ayrı ayrı köşelerde. Raflardaki kitaplar üstümüze üstümüze geliyor. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Bunun için mi Çağan Irmak’ın mutfağından mantı çıkmıyor, diyorum. Mantı yiyenler, seyrettikleri aynada kendilerini görmeye dayanamadıkları için mi? “Valla onu bunu bilmem ama bana asosyal diyorlar. Dışarı çıkıp kimle konuşacağım ben?” Böyle söyleyip susuyor, kendi ıssızlığına gömülüyor sahaf Gürsel. Ben mi? Ben havuçlu kek satan dükkanların önünden geçerek evime dönüyorum, kendi ıssız duvarlarıma. Sokağımda havuçlu kek satan Nadya, Issız Adam’dan beri moda olduğunu söylüyor havuçlu keklerin. “O filmden beri çok gidiyor bu kekler” diyor ve ekliyor. “Bu arada onlardan o kadar çok ki, annesinden utanan adamlardan”. Annelerimiz. Babalarımız. Bizim acılarımız, bizim hikâyelerimiz. Biz o gaddar aynaya bakmaya ne zaman cesaret edeceğiz? Çağan Irmak’ın ucundan dokunduğu meseleyi, bizim büyük ıssızlığımızı kim anlatacak?
‘Küçük’ Mustafa içindeki yurt özlemini çınar dallarıyla yaptığı bu minik ‘evcik’te dışarıya vuruyor.
Her şeyin başı kargaları kovalamaktı elbet. Küçüklüğünde tarlasına izinsiz girenlerin peşinden koşan adam, büyüdüğünde de önce ülkesine izinsiz girenleri, ardından da eski rejimi kovalamıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa ve öz hikâyesi, işte buydu. Bize, ta ilkokuldan bu yana hep bu öğretilmişti. Ayrıca da O’nun, (mesela şiirlerde ‘Yeleleri alevden al bir ata bilmiş’ şeklinde tasvir edilen, ‘Mavi gözleri çakmak çakmaktı’ denilen adamın), özel hayatına ilişkin bir kaç anekdot vardı belleğimizde. Annesi Zübeyde, babası Ali Rıza Efendi’ydi. Latife’yle evlenmişti, Ülkü evlatlığıydı, ha bir de rakıyı çok severdi... Türkiye, aynı zamanda bir ‘tabular cumhuriyeti’ olduğu için bugün 85. yaşını kutladığımız Cumhuriyet’in kurucusu hakkında hâlâ birtakım sayfaların boş olduğu, hâlâ Mustafa Kemal Atatürk’e ait birtakım bilgilere ulaşamadığımız zannı hepimizin bilinçaltında var. 1881’de başlayıp 1938’de biten bir hayatın muhasebesi, bugün hâlâ açık veriyor. Bir Fransız Napolyon’un Josephine’le olan ilişkisinden Elbe’deki sürgününe kadar olanlar hakkında her türlü bilgiye sahip, Rusya bile Stalin’le hem geçmiş zaman fiilinde, hem de şimdiki zamanda hesaplaşmış gözüküyor. Nixon ve Kennedy üzerine kaç film çevrildi, sayısı belirsiz. Ama biz ‘Atamız’la bir türlü hesaplaşamadık, hesaplaşamıyoruz. Daha doğrusu ona ve biçtiğimiz role kıyamıyoruz. Kim bilir, bugünden itibaren izleyeceğimiz ‘Mustafa’daki bir tespit yüzünden belki de her şey. “O, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmişti” diyor, filmin anlatıcısı konumundaki Can Dündar. Biz ise bu, ‘yeryüzü nimetleri’ni daha fazla önemseyen adamı hep gökyüzünde tutalım dedik galiba ve bütün tartışmalar da muhtemelen bu yüzden çıkıyor. Dündar’ın ‘Mustafa’sı, yukarıda bütün bu özetlemeye çalıştığımız, “Aman dokunursak bir yeri çizilir, belki kırılır, dökülür, tamir de edemeyiz” portresini yeniden tanımlamasa da, bugüne kadar yapılan okumaları ileriye götürmeye çabalayan bir çalışma. Atatürk’ün 1938’de hasta yatağında başlayan film, geriye dönüşlerle hem Mustafa’nın, hem de onun nezdinde yeni bir ulusun doğum sancılarını anlatıyor. Can Dündar’ın yazıp yönettiği ve de seslendirdiği film, bizi Mustafa’yla Selanik’e bağlı Langaza kasabasında karga kovalarken tanıştırıyor. Minik çocuk, burada içindeki ‘yurt’ özleminin ilk emarelerini gösteriyor; kendine dört çınar dalıyla ayakta duran, çuval ve çalılarla çatısı kurulmuş basit bir ‘evcik’ yapıyor. Manastır’da geçen askeri eğitimin ardından 1899’da ilk kez İstanbul’u gören Mustafa Kemal, daha sonra ‘her Türk genci’nin işlediği varsayılan bir suçtan, ‘gizli örgüt kurmak’tan Şam’a sürülüyor. Burada Trablusgarp cephesinde savaşa katılan ve ilk deneyimlerini kazanan genç subay, peşi sıra ‘askeri ataşe’ olarak atandığı Sofya’da ‘Batılı olmak’ fikrini içinde yeşertmeye başlıyor. Bu noktada kilit bir cümle de kuruyor: “Bu işler bir gecede olur.” Yani ‘devrim’. Sonrası ise Mustafa Kemal’in adım adım yükselişi, Çanakkale’deki başarıları, Sultan Vahdettin’le görüşmesinin ardından Bandırma vapuruyla Samsun’a çıkış, Kurtuluş Savaşı dönemi, Meclis kurma çabaları, ve en nihayetinde Cumhuriyet’in ilanı...
Çok yalnızmışsın be Atam Film, Mustafa Kemal’in peşini bırakmıyor, ölümüne kadar takip ediyor. Evlilikleri, aşkları (Matmazel Corinne’le başlayıp Fikriye ve Latife’yi de kapsayan bir süreçte), eylemleri, kızgınlıkları, arkadaşlarıyla olan ilişkileri, küskünlükleri ve en nihayetinde yalnızlığı... Dündar’ın metni kuşkusuz tam bir ‘tabudeviren’ özelliği taşımıyor. Ama ‘Mustafa’, bugüne kadar yapılanları bir ya da birkaç adım ileriye taşıyor. Ziya Öztan’ın filmlerinde rakı içerken ve Latife’den “Mustafa, gir artık içeriye” şeklinde ‘azar işitirken’ gördüğümüz portreye, eklemeler yapıyor. Cumhuriyet Mahkemeleri’nde bir anlamda ‘verdirttiği’ ölüm kararlarını, muhalefetin susturulma hamlelerini, yabancı basının onun hakkındaki ‘Diktatör’ suçlamasını bu çalışmada bulabiliyoruz. Ayrıca öğrencilik sırasındaki ‘haytalığını’, İstanbul’daki eğlence hayatına olan düşkünlüğünü, aşk konusundaki görüşlerini de: “Sevmek mi? Vakit bulabildik mi?” Keza Fikriye’ye yaptığı haksızlığı, ‘İstikbâlin Türk kadını’ olarak gördüğü Latife’yle ancak üç yıl evli kalabilmesini ve sonuçta bu ilişkiyi “Ordular idare ettim ama bir kadını idare edemedim” şeklinde özetleyişini de... Film, Mustafa Kemal’in ‘pragmatist’ yanına da vurgu yapıyor. Kendisine yönelik ‘Dinsiz Mustafa’ söylemlerini boşa çıkarmak için Meclis’in açılışını 23 Nisan Cuma’ya getiriyor ve biz de bu yüzden her 23 Nisan’ı, ‘Neşe doluyor insan’ tadında kutlamış oluyoruz. Keza Batı’ya karşı Bolşevik kartını da kullanıyor ve işin içine Lenin’i de katıyor (Yoksa gerçekten ‘Marksist Leninist’ bir örgüt üyesi miymiş?) Ayrıca askeri açıdan Kartacalı Hannibal’in Roma ordularını darmadağan ederken kullandığı taktiği de uyguluyor: ‘Düşmana en güçlü olduğu yerden saldırmak...” Devrimleri sayesinde de eski dilde yüzde 10 olan okuma oranını, Latin alfabesiyle çok kısa bir sürede yüzde 25’e çıkarıyor. Böylece ‘Bu işler için en az beş yıl lazım’ diyenlere de, kendi çapında bir ders veriyor. Sol gözünde bir harp anısı, yüreğinde ‘Elveda Rumeli’ projesinin bir parçası olarak kaybedilen Selanik ve içinde hiç dinmeyen bir yalnızlık... Can Dündar’ın filmi ‘Mustafa’, bence amacına ulaşıyor (Sadece küçük bir hatırlatma: ‘Resmi tarih’ten bize bir hoş anı olarak düşülen “Senin de adın Mustafa, benim de. Bundan böyle...” faslı filmde yok.) Proje, Atatürk’ü genel olarak zaaflarıyla da perdeye taşımak istemiş. İtalyan heykeltıraş Canonica’nın “Az konuşuyor, çok düşünüyor” olarak tanımladığı bu adam, filmde ‘Büyük bir yalnızlık’ın en önemli unsuru olarak sunuluyor. Etrafından arkadaşları, sevdalıları birer birer eksiliyor. Ama ya halkı? Film, Ata’nın aslında geniş kitlelere de pek ‘güvenemediğini’ bir cümle olarak not düşüyor: 1927 yazında İstanbul’a girişinde halkın coşkulu alkışları karşısında heyecan duyup duymadığını merak eden Hamdullah Suphi Tanrıöver’e “Hayır, bu gördüğün kalabalık gün gelir seni linç eder” diyor. Cumhurbaşkanlığı döneminde, kaleme sarılıp Kurun gazetesinde Asım Us takma adıyla kendi fikirlerini manşete taşıması da ilginç elbet...
Genç subaylar ‘hep’ rahatsız Film, görsel açıdan elindeki olanakları son derece başarılı kullanmış. Canlandırmalarda, elde edilen yeni belge ve fotoğrafların kullanımında hiçbir sorun yok. Ayrıca diyaloglar da iyi yazılmış. Ama benim bu filmden çıkardığım ‘kıssadan hisse’ yalnız bir adam portresinden çok, Türkiye’nin 20. yüzyıl serüveninde başımıza gelen şeylerin kaynağını daha iyi görebilmek. Bir asker olarak Atatürk, yapacağı işleri hep kafasında kurmuş ve aynı zamanda ‘sosyal bir darbeci’ olarak her şeyin bir gecede olabileceğine inanmış. Keza bu inancını uygulama fırsatı da bulmuş. Hal böyle olunca, ‘Devrim Arabaları’nda da gördüğümüz üzre, bu ülkede subaylar ‘hep’ rahatsız oluyor. Yeni bir Atatürk olma özlemiyle de, meselelerin sivillere bırakılmayacak kadar önemli olduğunu düşünüyorlar sanırım. Bu yüzden de 2000’lerde bile ‘darbe’ ciddi bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor. Sonuç olarak bu filmin modern eğitim sistemi içinde, eski tabiriyle ‘Milli Eğitim Bakanlığı’nın tavsiyesiyle’ ibaresi eşliğinde orta dereceli okullar için kaynak bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Goran Bregoviç’in müziği de elbetteki vurgulanması gereken bir başka unsur. Daha önce Nâzım’ı canlandıran Yetkin Dikinciler’in bu kez Atatürk’ün sesi olarak karşımıza çıkması ise değişik bir tat olmuş. “O iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmişti” ifadesi de laiklerle diğerlerini yeniden karşı karşıya getirecek ve filmin üzerine yapılacak tartışmalar daha da şiddetlendirecek galiba.
Seke seke koşarak kendini hıçkırıklar içinde yatağa atan gözü yaşlı genç kızlar, fakir ama onurlu delikanlılar, kederden ince hastalığa tutulan âşıklar, sevenleri ayırmayı marifet bilen kötü adamlar, evli erkekleri rahat bırakmayan vamp kadınlar, büyümüş de küçülmüş çocuklar, cefakâr anneler, vefakâr arkadaşlar, neşeli komşular, tombik aşçılar, dadı kalfalar ve daha neler neler... Bütün bu saydıklarımız size ne ifade ediyor, gözünüzün önünde neler canlanıyor? Bakalım kimilerinin komik bulup dalgasını geçtiği, kimilerinin müptelası olduğu Yeşilçam sinemasına ne kadar aşinasınız?
1. Sinemanın altın çocuğu olarak nam salmış, “Şafak Bekçileri”nin yakışıklı pilotu kimdir? a - Suavi Tedu b - Göksel Arsoy c - İlker İnanoğlu - İzzet Günay
2. Adile Naşit ile Münir Özkul’un “turşu sirkeyle mi yoksa limonla mı yapılır” tartışmasından dolayı boşandıkları film hangisiydi? a - Neşeli Günler b - Bizim Aile c - Turşucular Kralı- Biz Ayrılamayız
3. Aynı filmde Palavracı Ziya’nın (Şener Şen) İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele, Beckenbauer, kaleci Maier, Nadya Komanachi, Brigitte Bardot ve Fenerhahçeli Cemil’in de kullandığını söyleyerek sattığı ürün nedir? a - Parfüm b - Jilet c - Sabun - Terlik
4. Başrollerini Tarık Akan ve Necla Nazır’ın paylaştığı, iki dolandırıcının aşkını konu alan filmin adını hatırlayabildiniz mi? a - Atlı Karınca b - Elma Kurdu c - Ateş Böceği - İki Kafadar
5. “The Exorcist”in yerli çevrimi olan ve zemzem suyuyla şeytan çıkarılan “Şeytan” filminin ünlü yönetmeni kimdir? a - Orhan Elmas b - Metin Erksan c - Osman Seden - Türker İnanoğlu
6. Bestekar Fikret’i canlandıran Kartal Tibet’in, Hülya Koçyiğit’in de aralarında bulunduğu gazino müşterilerine dönerek “Sevgiyi kirletenlere, sevmesini bilmeyenlere şarkımı dinletmemek için tanrı adına yemin ettim. Şimdi aramızda böyle biri var, çıkıp gitsin!” dediği Kerime Nadir romanından uyarlanan film hangisidir? a - Artık Sevmeyeceğim b - Seven Ne yapmaz c - At Kadehi Elinden - En Güzel Bestem
7. Aşağıdakilerden hangisi Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı karakterlerden biri değildir? a - Komiser Cemil b - Malkoçoğlu c - Kara Murat - Cingöz Recai
8. Hangisi Türk filmlerinin “katıksız” kötü adamlarından biri değildir? a - Erol Taş b - Turgut Özatay c - Hüseyin Baradan - Danyal Topatan
9. Sırma saçları Aliye Rona tarafından kırpıldıktan sonra kuşa dönen sessiz sedasız, dilsiz ve de bahtsız Hülya Koçyiğit’e Engin Çağlar’ın “asker arkadaşım” diye seslendiği filmi hatırlıyor musunuz? a - Kınalı Yapıncak b - Bez Bebek c - Sırma Saçlı Yarim - Kel Ölünce
10. Belgin Doruk’un kraliçe rolüyle beğeni topladığı “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” filminin prensesi kimdi? a - Neriman Köksal b - Hülya Koçyiğit c - Zeynep Değirmencioğlu - Suzan Avcı
11. Senaryosunu Nâzım Hikmet’in yazdığı “Aysel, Bataklı Damın Kızı” filmi ile üne kavuşan aktris kimdir? a - Cahide Sonku b - Mürüvvet Sim c - Çolpan İlhan - Sezer Sezin
12. Önemli ekürilerden Kadir İnanır ve Türkan Şoray hangi filmde birlikte oynamadı? a - Selvi boylum Al Yazmalım b - Sultan c - Gönderilmemiş Mektuplar- Dila Hanım
13. Kerime Nadir’in aynı adlı romanından uyarlanan, yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın üstlendiği 1955 yapımı “Hıçkırık”ın başrolünde Muzaffer Tema’ya kim eşlik ediyordu? a - Nedret Güvenç b - Gülistan Güzey c - Selda Alkor - Çolpan İlhan
14. Hacı ağa rolüne büründüğü filmlerde “Bediaaa!” diye bağırmasıyla ünlü aktörümüz kimdir? a - Vahi Öz b - Hulusi Kentmen c - Kurtuluş Kayalı - Kadir Savun
15. Yeşilçam’ın ilk Drakula filmi 1953 yılında Ali Rıza Seyfi’nin “Kazıklı Voyvoda” adlı romanından uyarlanarak Mehmet Muhtar tarafından çekilmiştir. İlk Drakulamız kimdir? a - Orhan Günşiray b - Hayati Hamzaoğlu c - Yıldırım Önal Atıf Kaptan
12 15 doğru Yeşilçam Tutkunusunuz Çünkü: Yeşilçam filmlerine karakterleri adıyla sanıyla hatırlayacak, repliklerini onlarla beraber tekrar edecek kadar hakimsiniz. O filmlerle gülmeyi, o filmlerle ağlamayı, eski güzel günleri yâd etmeyi çok seviyorsunuz. Tebrikler.
8 - 11 doğru Yeşilçam Seversiniz Çünkü: Yeşilçam filmlerine yan gözle bakıp dudak kıvıranlardan değilsiniz. O dönemin filmlerini gerçekten seviyorsunuz. Üstelik öyle gözünüzün kıyısıyla da izlememiş olmalısınız ki haklarında epeyce ayrıntı hatırlıyorsunuz.
4 - 7 doğru Yeşilçam Unutkanısınız Çünkü: Filmleri izleyip detaylara dikkat etmeyenlerdensiniz. Size hepsi tek bir filmin parçası gibi geliyor olmalı. Arada bir Türk filmi izleyip eğlenmekten, hatta zaman zaman dalganızı geçmekten keyif alıyor gibisiniz.
0- 4 doğru İlgisizsiniz Öncelikle sizi tebrik ediyoruz. Bu ülkenin sınırları içinde yaşayıp da Yeşilçam filmlerinden bu kadar uzak kalabilmiş olmanız gerçekten takdire şayan. Hayır; sevmeseniz, beğenmeseniz bile bu filmler gelir bir yerde sizi bulur, bir biçimde zihninize işler. O bakımdan tebrik ettik yani. Belki de babanız büyükelçi filandı. Di mi?
Test meraklıları! Bu test ve daha fazlası için www.gayet.net
Her yıl ortalama 19 milyon kişinin sinemaya gittiği Türkiye’de, geçmişte 2-2,5 milyon seyirci bulan Türk filmleri, artık 6-10 milyon kişiyi salonlara çekiyor.
Toplamda yabancı filmlerin izlenme sayıları fazla olsa da gösterilen film adedi açısından yerli film başına düşen izleyici sayısı yabancı yapımları aşmaya başlıyor.
Dünyadaki ekonomik krizin sinemayı gelecek yıl nasıl etkileyeceği tartışılırken, Türkiye’deki sinemaların durumu, seyircilerin yıllar içindeki talepleri ve çekilen film sayılarına dair istatistiklerle kendini gösteriyor.
Derlenen bilgiler, Türkiye’de "belirli bir sinema seyircisi kitlesi" ile yerli filmlerle yabancılar arasında rekabetin oluşmaya başladığını gösteriyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) çıkardığı "Kültür İstatistikleri 2007" verilerine göre, sinema salonları, geçen yıl 20 milyon 659 bin 569, 2006’da 23 milyon 512 bin 599, 2005’te 18 milyon izleyici çekti. Bu rakam, 2004’te 18 milyon 670 bin, 2003’te 14 milyon 500 bin, 2002’de 15 milyon 400 bin, 2001’de 16 milyon 905 bin, 2000’de 17 milyon 86 bin, 1997’de de 11 milyon 344 bin civarında oldu.
TÜİK’in 1997-2007 verileri, sinemaya her yıl ortalama 19 milyon, yabancı filmlere 12-13 milyon arasında seyirci gittiğini ortaya koyuyor. Özellikle son iki yılda sinema seyircisi sayısının 20 milyonu aştığı görülüyor. Aynı verilere göre, yerli film izleme sayısı, Türk filmlerinin artmasına paralel son yıllarda artışa geçti. Yerli yapımlara 1997-2003 arasında her yıl ortalama 2-2,5 milyon kişi talep gösterirken, bu rakam 2004 ve 2005’te 6’şar milyona, 2006’da 10 milyona, 2007’de 7 milyona yükseldi.
-TÜRK FİLMLERİ HOLLYWOOD’U SOLLUYOR MU?-
Türkiye’de geçen yıl, toplam 210 film gösterime girdi. Sinema salonlarında 28 bin 733 defa gösterilen bu filmler, 20 milyon 659 bin 569 izleyici çekti. İzleyicilerin 4’te 1’ini İstanbullular oluşturdu. Yaklaşık 13 milyon kişinin yaşadığı İstanbul’da sinema salonlarına geçen yıl 5 milyon 758 bin 346, Ankara’da 2 milyon 845 bin, İzmir’de 2 milyon 219 bin 436, Bursa’da 1 milyon 588 bin 443 seyirci gitti.
Bunun yanında, "300 Spartalı", "Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı", "Elizabet: Altın Çağ", "Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu" gibi aralarında büyük bütçeli Hollywood yapımlarının yer aldığı 167 yapımla yarışan 43 Türk filmi, 2007 yılında sinema salonlarında toplamda 8 bin 340 defa görücüye çıktı ve 7 milyon 712 bin 626 seyirci topladı. Yabancı yapımları izleyenlerin sayısı ise 12 milyon 946 bin 943 oldu.
Seyirci sayıları her ne kadar yabancı filmlere ilginin fazla olduğunu gösterse de film sayısına göre oranlama yapıldığında, Türk filmlerinin izleyici sayısı daha yükseklere tekabül ediyor.
-2 MİLYON İSTANBULLU YERLİ YAPIMLARI SEYRETTİ-
Geçen yılın yerli yapımları arasında, 60. Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü kazanan Fatih Akın’ın yönettiği "Yaşamın Kıyısında", Abdullah Oğuz’un uzun süre konuşulacak filmi "Mutluluk", Yavuz Turgul’un yönettiği, Türk sinemasının duayenlerinden Şener Şen’i tekrar beyazperdeyle buluşturan "Kabadayı", Mahsun Kırmızıgül’ün ilk kez yönetmenliğe soyunduğu ve sinema salonlarında gişe rekorları kıran "Beyaz Melek", Semih Kaplanoğlu’nun ödüllere doymayan "Yumurta"filmi ile "Zeynep’in Sekiz Günü" gibi festivallerde Türkiye’nin yüzünü güldüren filmler de yer aldı.
Öte yandan, veriler, yerli yapımların yaklaşık 3’te 1’ini İstanbulluların izlediğini ortaya çıkarıyor. İstanbul’da yerli yapımları 2 milyon 14 bin 797 kişi, Ankara’da 934 bin 571 kişi, İzmir’de 784 bin 990 kişi sinema salonlarında izledi.
Veriler, 2006 yılında vizyona giren yaklaşık 237 filmi de toplam 23 milyon 512 bin 599 kişinin izlediğini gösteriyor. Bunlar arasında, 34 yerli yapım 10 milyon 838 bin 617, yabancı filmler 12 milyon 673 bin 982 seyirci çekti. Benzer şekilde 2005 yılında vizyona giren 221 filmin seyirci sayısı 18 milyon bin 466 olurken, 27 yerli yapımı 6 milyon 795 bin 791 seyirci tercih etti.
-TÜRK SİNEMASININ YÜKSELİŞ TARİHİ-
Veriler, on yıllık dönemde, Türk filmlerinin sayısı ve izlenirliğinin de ciddi biçimde arttığını kanıtlıyor. "Büyük çöküşü" 1980’lerde yaşayan Türk sineması, 1996’da silkinmeye başlamış, bu yıl vizyona giren "Eşkiya", 2,5 milyon kişilik hasılata ulaşarak, o dönem için büyük bir rekor kırmıştı. Ardından seyirciler, 1997’de "Ağır Roman", "Masumiyet" ve "Hamam", 1998’de "Gemide", "Akrebin Yolculuğu" ve "Hoşçakal Yarın", 1999’da "Propaganda", "Herşey Çok Güzel Olacak", "Gülün Bittiği Yer", "Salkım Hanımın Taneleri", "Harem Suare" ve "Mayıs Sıkıntısı" gibi peş peşe birçok popüler ve sanat filmini görme fırsatı buldu.
Yerli yapımlar, Amerikan filmlerinin neredeyse yüzde yüzlük olan pazar payını ise 2000’li yıllardan itibaren düşürmeye başladı. 2000 yılında vizyona giren 15 yerli film arasından "Kahpe Bizans" 2 milyon civarında seyirciye ulaştı. "Vizontele", 2001’de 3 milyonu geçen izlenirlikle "Eşkıya"yı geride bıraktı. Derviş Zaim "Filler ve Çimen", Serdar Akar "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" adlı filmlerine bu yıl imza attı.
Bu tırmanış, ilk yıllarda seyirci sayısına çok fazla yansımadı. TUİK’in verilerine göre, 2001 yılı hariç, 1997’den 2003 yılına kadar yerli yapımlara 2,5 milyon civarında seyirci ilgi gösterdi.
-2 MİLYONDAN 10 MİLYONA-
Türk filmleri için asıl dönüm noktası 2004 yılı oldu. "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak", "Bekleme Odası", "Hababam Sınıfı Merhaba", "Neredesin Firuze", "Mustafa Hakkında Herşey" gibi filmlerin sinema salonlarına geldiği 2004 yılında, "G.O.R.A" ve "Vizontele Tuuba" ciddi rakamlarda seyirci topladı. Aynı yıl yerli filmleri izleyen toplam seyirci sayısı 6 milyon 657 bine çıktı.
2005’te vizyona giren 27 yerli yapımı toplam 6 milyon 795 bin kişi izlerken, Türk sineması 2006’da rekor yılını yaşadı. Gösterilen 33 yerli filme 10 milyon 838 bin kişi talep gösterdi.
Bunun yanında, o yıllarda "Kurtlar Vadisi-Irak" toplamda 4 milyon, "Babam ve Oğlum" 3 milyon, "Organize İşler" 2 milyon, "Hababam Sınıfı Askerde" 2 milyon, "Hababam Sınıfı Üçbuçuk" 2 milyon seyirci sayısıyla dikkati çekti.
Aynı yıllarda seyirci karşısına çıkan yerli filmler, izleyici kadar ödüllerle de dikkat topladı. Bu dönem, izleyici çeken veya ödül alan yapımlarından bazıları şöyle: "Beynelminel", "Dondurmam Gaymak", ’Takva", "Babam ve Oğlum", "Eve Dönüş", "Anlat İstanbul", "İki Genç Kız", "İklimler", "Beş Vakit", "Bulutları Beklerken", "Gönül Yarası", "Eğreti Gelin", "Son Osmanlı Yandım Ali", "Cenneti Beklerken", "Beş Vakit", "Kader", "İklimler", "Küçük Kıyamet", "Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü".
Ayrıca, bu filmler, o dönem "Da Vinci Şifresi", "Görevimiz Tehlike 3" ve "X-Men 3" gibi Hollywood’un gözde birçok yapımıyla yarıştı. Bu yılın sonunda da vizyona giren toplam film sayısının 250’yi geçmesi, bunlar arasında Türk filmlerinin sayısının da 50’ye yaklaşması bekleniyor.
Bu yıl gösterime girenler arasında, Cannes film festivalinde Nuri Bilge Ceylan’a "En İyi Yönetmen" ödülünü getiren "Üç Maymun", İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde altın Lale ödülü alan "Yumurta", Ankara Film Festivali’nde "En İyi Film" seçilen "Rıza" ile "120", "Vicdan", "O.. Çocukları", "Recep İvedik", "Devrim Arabaları", önümüzdeki günlerde vizyona girecek "A.R.O.G", "Osmanlı Cumhuriyeti" var.