İstanbul- Türk sinema tarihine ''yakılan film'' olarak geçen ''Yorgun Savaşçı'' filminin ünlü yönetmeni Halit Refiğ, İstanbul'da bir süredir tedavi gördüğü hastanede öldü. Alınan bilgiye göre, Memorial Hastanesi'nde ''safra kanalında tümör'' teşhisiyle 28 Ağustos'ta tedavi altına alınan Halit Refiğ, dün yoğun bakıma alındı. Halit Refiğ, doktorların bütün müdahalelerine rağmen, saat 08.20 sıralarında hayatını kaybetti.
Refiğ'in, salı günü toprağa verileceği belirtildi. Halit Refiğ için, Salı günü Mimar Sinan Üniversitesi Osman Hamdi Salonu'nda anma töreni düzenleneceği bildirildi. Ataklı, ünlü yönetmenin daha sonra, Teşvikiye Camisi'nde kılınacak öğle namazının ardından, Zincirlikuyu mezarlığında toprağa verileceğini söyledi.
Bir süre önce kendisi için organize edilen ''Ustalara Saygı'' gecesinde yaptığı konuşmada, 1960'lı yıllardan bu yana emek verdiği Türk sinemasının hayatında çok önemli bir yere sahip olduğunu belirten Refiğ, hayatındaki her şeyi sinemaya borçlu olduğunu anlatarak, Türk sineması adına daha yapılacak çok şey olduğunu dile getirmişti.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, yönetmen Halit Refiğ'in vefat ettiği hastaneye geldi. Memorial Hastanesi'ne gelişinde açıklama yapan Günay, millete, sinema dünyasına ve sinemaseverlere baş sağlığı diledi. Refiğ'in Türk sinemasının çok büyük yönetmenlerinden olduğunu söyleyen Günay, ''Önemli, unutulmaz filmlere imza atmıştı. Tarih bilinci olan, geçmişle bugün arasında sağlıklı bağlar kurmaya çalışan, aynı zamanda bir düşünce insanıydı. Ulusal sinemaya çok eski yıllardan bu yana fikir üretmiş, kafa yormuş bir yazardı'' dedi. Günay, Refiğ'in ulusal sinema konusunda kavgasının 1960-1970'li yıllara kadar uzandığını belirtti.
Ertuğrul Günay, kendisiyle aynı serüveni, aynı sancıları paylaşan, tarih bilinci gelişmiş ve sinemaya emek vermiş bir diğer yönetmen Yücel Çakmaklı ile aynı dönemde yaşamını yitiren Refiğ ile dostlukları bulunduğunu, son olarak Sapanca'da adına düzenlenmiş bir törende buluştuklarını anımsattı. Günay, ''İyi ki bulunmuşum diye düşünüyorum, son sağlıklı biçimde görüşmemiz oydu. Çok üzgünüm, rahmet diliyorum'' dedi.
Halit Refiğ kimdir?
1934’te İzmir’de dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Şişli Terakki Lisesi'nde tamamladı. Robert Kolej Mühendislik Bölümü'nde okudu. Okul bittikten sonra askerliğini yedek subay olarak Kore'de yaptı. Bu sırada amatörce 8mm filmler çekti.
1956'da, Nijat Özön ile birlikte yayınladıkları "Sinema", "Kim" isimli dergilerde, "Yeni Sabah" ve "Akşam" gazetelerinde sinema eleştirileri yazdı. Atıf Yılmaz’ın "Yaşamak Hakkımdır" isimli filmin asistanlığını yaparak sinema alanındaki ilk çalışmasını gerçekleştirdi.
1960’ta ilk film olan “Yasak Aşk”ı çekti. 1963’te Şehirdeki Yabancı, 1964’te Gurbet Kuşları, Haremde Dört Kadın, Bir Türk'e Gönül Verdim filmlerini çekti ve bu filmlerle Moskova, Yeni Delhi ve Sorrento Film Festivallerinde çeşitli ödüller kazandı. 1964 yılında Gurbet Kuşları ile Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü'nü aldı.
70’li yıllarda Türk sinemasının bunalıma girmesiyle Televizyon filmlerine yöneldi. 1974'de Türkiye'de ilk defa İDGSA Film Arşivi tarafından başlatılan eğitim çalışmalarına katıldı ve Sinema Kursları'nda öğretmen olarak görev aldı. 1975'den itibaren İDGSA Sinema-TV Enstitüsü'nde Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı.
1975’te TRT Kurumu adına çektiği "Aşk-ı Memnu" ile TV dizilerine öncü oldu ve dikkatleri üzerine çekti. TRT'de danışman kurulunda görev aldı. TRT Kurumu adına 1981 yılında gerçekleştirdiği Kemal Tahir'in aynı adlı romanından uyarladığı "Yorgun Savaşçı" adlı filmin yakıldığı ilan edildi. Bu film, 1993'te televizyonlarda gösterildi.
1976 ‘da ABD'de Wisconsin Üniversitesi'nde, 1984 yılında Ohio Denison Üniversitesi'nde eğitim çalışmalarına katıldı. Öğrencileri ile birlikte "The Intercessors", "In the Wilderness" adlı filmleri gerçekleştirdi. Olgunluk döneminde daha çok düşünsel yanı ağır basan ürünler verdi. "Teyzem", "Hanım", Karılar Koğuşu, "İki Yabancı", "Köpekler Adası" gibi filmleriyle yurt içinde ve dışında birçok ödül kazandı. Yurt dışındaki festivallerde filmleri için özel bölümler ayrıldı, çeşitli konferans, seminer v.b. toplantılara konuşmacı olarak katıldı. Yaşamı ve filmleri üzerine detaylı söyleşilerin yer aldığı "Düşlerden Düşüncelere adlı bir kitap vardır (İbrahim Türk, Kabalcı yayınları, 2001).
Aldığı ödüller
1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Film Ödülü, Gurbet Kuşları 1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yönetmen Ödülü, Gurbet Kuşları
Filmleri - Yönetmen
* Seviştiğimiz Günler 1961 * Yasak Aşk 1961 * Şehirdeki Yabancı 1962 * Gençlik Hülyaları 1962 * Şafak Bekçileri 1963 * Gurbet Kuşları 1964 * Şehrazat 1964 * Evcilik Oyunu 1964 * İstanbul'un Kızları 1964 * Canım Sana Feda 1965 * Güneşe Giden Yol 1965 * Haremde Dört Kadın (Film) 1965 * Kırık Hayatlar 1965 * Aslan Pençesi 1966 * Erkek Ve Dişi 1966 * Üç Korkusuz Arkadaş 1966 * Karakolda Ayna Var 1966 * Can Yoldaşları 1966 * Kız Kolunda Damga Var 1967 * Bir Türk'e Gönül Verdim 1969 * Yaşamak Ne Güzel Şey 1969 * Atsız Cengaver 1970 * Sevmek Ve Ölmek Zamanı 1971 * Ali Cengiz Oyunu 1971 * Çöl Kartalı 1972 * Acı Zafer 1972 * Aşk Fırtınası 1972 * Fatma Bacı 1972 * Kızın Varsa Derdin Var 1973 * Cennetin Kapısı 1973 * Sultan Gelin 1973 * Vurun Kahpeye 1973 * Yedi Evlat İki Damat 1973 * Aşk-ı Memnu 1975 * Arabulucular / The Intercessors 1977 * Yaşam Kavgası 1978 * Yorgun Savaşçı 1979 * Leyla İle Mecnun 1982 * O Kadın 1982 * Beyaz Ölüm 1983 * İhtiras Fırtınası 1983 * Alev Alev 1984 * Ölüm Yolu 1985 * Paramparça 1985 * Son Darbe (2) 1985 * Kıskıvrak 1986 * Teyzem 1986 * Yarın Ağlayacağım 1986 * Kızımın Kanı 1987 * Kurtar Beni 1987 * Kızım Ve Ben 1988 * Hanım 1988 * Karılar Koğuşu 1989 * İki Yabancı 1990 * Zirvedekiler 1993 * Köpekler Adası 1996 * Affet Bizi Hocam 1998 * Kerem 1999 * Affet Beni Hocam 2000 * Zeynep Öğretmen 2000 * Gelinlik Kız 2000 * Sara ile Musa 2000 * Midasın Düşü 2000 * Gençlik 2000
Filmleri - Yapımcı (4)
* Yaşamak Hakkımdır 1958 * İstanbul'un Kızları 1964 * Canım Sana Feda 1965 * İki Yabancı 1990
Filmleri - Senaryo (49)
* Yaşamak Hakkımdır 1958 * Ala Geyik 1959 * Karacaoğlan'ın Kara Sevdası 1959 * Suçlu 1960 * Mahallenin Sevgilisi 1960 * Ölüm Peşimizde 1960 * Kırık Çanaklar 1960 * Avare Mustafa 1961 * Seviştiğimiz Günler 1961 * Yasak Aşk 1961 * Güneş Doğmasın 1961 * Şafak Bekçileri 1963 * Yavaş Gel Güzelim 1963 * İstanbul'un Kızları 1964 * Şehrazat 1964 * Gurbet Kuşları 1964 * Güneşe Giden Yol 1965 * Kırık Hayatlar 1965 * Haremde Dört Kadın 1965 * Yasak Sokaklar 1965 * Karakolda Ayna Var 1966 * Aslan Pençesi 1966 * Can Yoldaşları 1966 * Üç Korkusuz Arkadaş 1966 * Erkek Ve Dişi 1966 * Kanlı Hayat 1967 * Kız Kolunda Damga Var 1967 * Aslan Yürekli Kabadayı 1967 * Yaprak Dökümü 1967 * Son Gece 1967 * Bir Türk'e Gönül Verdim 1969 * Yaşamak Ne Güzel Şey 1969 * Atsız Cengaver 1970 * Ali Cengiz Oyunu 1971 * Acı Zafer 1972 * Aşk Fırtınası 1972 * Çöl Kartalı 1972 * Sultan Gelin 1973 * Aşk-ı Memnu 1975 * Yaşam Kavgası 1978 * Son Darbe (2) 1985 * Kurtar Beni 1987 * Arkadaşım Şeytan 1988 * Hanım 1988 * Karılar Koğuşu 1989 * İki Yabancı 1990 * Köpekler Adası 1996 * Kerem 1999 * Cumbadan Rumbaya 2005
Türk Sinemasında Cinsellik ve Seks Furyası Filmleri
Türk toplumu, yüzyıllardır batıya dönük yaşamakla birlikte İslam topluluğu olmasının getirdiği ahlakçı ve tutucu yapısı sebebiyle ‘cinsellik’ mefhumuna mesafeli yaklaşmıştır. Cinselliğin imasını yapmakta bir sakınca görmemiş ama bunun açıkça gösterilmesinden rahatsızlık duymuştur. Öyle ki ‘namus’ kavramı bile en çok cinsellik üzerinden tanımlanır hale gelmiştir.
Bu kadar hassas ve kapalı bir konu olmasına rağmen Türk sinemasının cinsellik olgusunu ilk ele alışı ise oldukça tuhaf bir şekilde sinemamızda çekilen ilk konulu film unvanını taşıyan Sedat Simavi’nin yaptığı ‘Pençe’ adlı filmle başlar. Yine ilk uzun metrajlı yapımlardan Ahmet Fehim’in, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yine aynı adlı romanından uyarlayarak yönettiği ‘Mürebbiye’ filmi ise sinemamızda cinselliğin tamamen hâkim olduğu ilk filmdir.
Türk sineması ilk sansür uygulaması ile yine ‘Mürebbiye‘ filmi ile tanıştı. Ahlaki olduğu kadar siyasi bir niteliğe de bulunan bu ilk sansür, İstanbul’daki Fransız işgal kuvvetlerinin komutanı Franchet d’Esperey tarafından, filmin aşüfte mürebbiyesi Anjel’in bir Fransız olması gerekçe gösterilerek uygulandı. Gerçekten de ahlaksız mürebbiye rolünde mükemmel bir performans sergileyerek rolünü adeta yaşayan Madam Kalitea, bir Türk ailesinin yanına girdikten hemen sonra bütün bir ev ahalisini ayartmayı başarıyordu. Bu durumdan gocunan’ d’Esperey filmin gösterilmesini ve Anadolu’ya gönderilmesini yasakladı.
1950’lerden itibaren filmlerde üstü kapalı cinsel göndermelerin ya da göstermelerin sayısı artmakta ama filmlere seksüel bir anlam yüklenmemektedir. Bu filmlerde görülebilen tüm cinsel anlatımlar ise kaba ve hırçın tecavüz sahnelerinden oluşmaktadır. Seksin zevk almak için yapılan bir eylem olduğu tamamen reddedilmekte ve cinsellik bir ceza ve şiddet gösterisine çevrilerek aktarılmakta idi… Seks, ancak kadına dayatılan bir zor olarak izlenebildi. İsteyen kadın, zaten ‘kirlenmiş’ bir orospuydu. Bu yüzden seks hep şiddetle yan yana yürüdü, bu yüzden tecavüz, erotik Türk sinemasının en gözde teması olageldi, bu yüzden belki de, yalnızca ülkemiz sinemasında üçyüz’ü aşkın tecavüz sahnesinde oynayan ‘tecavüzcü’ aktörler olabildi.
70’ler, Avrupalı sinemacılar için özgürlük rüzgârlarının en sert estiği zamanlardı. Jess Franco, Jean Rollin gibi sinemacılar istismar sinemasının en aşırı örneklerini bu yıllarda verdiler. Memleketimizin bu rüzgârdan nasiplenmesi ise kaba saba İtalyan seks komedileri ile oldu ve ne yazık ki Yeşilçam’ın cinselliği bu dar alanda sıkışıp kaldı. 1961 anayasasının verdiği ve artık iyiden iyiye hissedilen bireyselleşme ve sosyalleşme cesareti ile Yeşilçam nitelikli sosyal sorunları irdeleyen filmler üretirken bir yandan da özgürlük adı altında cinsellik temasını sömürüyordu. Bu biraz da Televizyon denen yeniliğe karşı verilen mücadeleden kaynaklanan bir ticari sinema refleksi olsa da zaman içinde kontrolden çıkması kesin görünüyordu ve öyle de oldu. Önceleri afişlerde ve lobi kartlarında başlayan ve orada kalan cüretkâr pozlar ve sahneler yavaş yavaş filmlere giriyor, bu yeni tür başlangıçta bazı iyi oyuncuları kullansa da zaman içinde Zerrin Egeliler, Zerrin Doğan vb. gibi kendi yıldızlarını yaratıyor ve seks komedi gibi bir alt türün doğmasına yol açıyordu. Bu tür filmlerde oynaması asla düşünülemeyecek Pekcan Koşar, Gazanfer Özcan, Rüştü Asyalı gibi bazı güçlü karakter oyuncularını dahi; gerçi çoğunlukla buna bu oyuncuların ekonomik güçlükleri sebep olmuştur, kullanıyordu. Sermet Serdengeçti’nin başrolünde oynadığı 1974 yılı yapımı ‘Şehvet Kurbanı Şevket’ yeni furyayı başlatan filmdir. Daha önce gösterilip oldukça iş yapmış bazı İtalyan erotik komedilerinde ki kaba şablona uyan film, kelimenin tam anlamıyla gişede patladı. Şiddetlenen terör ortamı ve Televizyonun yükselişi sebebiyle can çekişmekte olan sinema sektörü için yeni ve zavallı bir reçetenin yol göstericisi oldu.
Hızlı bir şekilde kurulan alt sektör, 5 yıl boyunca seri halde filmler çekti ve her yıl bir öncekinden zavallı ve ucuz işlere imza attı. Filmlerin çoğu 35mm bile değildi ve Anadolu’yu gezerken işbilir makinistlerin yeniden kurgulamasıyla! Artan bir üretim söz konusuydu. Kantarın topuzunun iyice kaçtığı ve ilk sert seks filmi sayılan Naki Yurter yapımı ‘Öyle bir Kadın kin’in çevrildiği 1979 yılı ise artık türün doymak bilmeyen bir açgözlülükle kendini tükettiği yıldır.
Başlarda bazı artistik kaygılarla çekilmiş filmler olsa da alıcı kitlenin talepleri ve ‘ucuza çıkarma’ merakı yüzünde 1975–1980 arası çevrilmiş yüzlerce seks filminin sinema anlamında elle tutulacak bir yanı yoktur. Her geçen yıl kalitenin giderek düştüğü yönetmenlerin sete gelmeden asistanlarına çektirdiği, ciddi oyuncuların yerini giderek barlardan pavyonlardan toplanan kadınların aldığı, Cüneyt Arkın filmlerinde figürasyon yapan Tarzan Çetin gibi oyuncuların Başrole çıktıkları, kadın oyunculara rahatlasın diye içirilen esrarlı sigaranın dumanından tüm set çalışanlarının kafayı bulduğu, Güneş sineması gibi sırf bu filmleri oynatan sinemaların talebine yetişememekten montaj masasında eski filmlerin kurgulanarak yeni filmler yaratıldığı asla birlikte film çevirmemiş Arzu Okay, Zerrin Egeliler, Meltem Işık gibi isimlerin bu yüzden birlikte çevirdiği sanılan onlarca film olduğu tuhaf bir dönem yaşanmıştır.
Bu filmlerde oynayan çoğu isim ise ya bu filmlerde oynadığını inkâr etmekte ya da parasızlık yüzünden mecbur kaldığı için yaptığına dair onay bekleyen açıklamalar yapmaktadır. Yapılan işin pek de sinema olmadığı ortaya çıktığında ise sığınılan gerekçe bu filmlerle Anadolu’ya ‘seks eğitimi’ verildiğidir. Gerçekten de kulaktan dolma bilgilerle ve hurafelerle dolan dönem gençliği için tecavüz sahneleriyle dolu bu filmler pek bir eğitici olmuştur!
1980 darbesiyle ani ve kesin bir şekilde sona eren ‘seks furyası’nın faturasının dönemin kadın oyuncularına çıkarıldığını ve sonraki dönemlerde iş hayatına atılan Arzu Okay, Zerrin Doğan ya da evlenip sektörden elini eteğini çeken Zerrin Egeliler gibi bir kaç şanslı isim dışında ‘Yeşilçam’ın Çıplakları’nın iş bulması hepten zorlaşmıştır. Bu kadın oyuncuların bir kısmının yaşamı toplumun “layığını buldu!” dediği şekilde son bulmuş; Feri Cansel sevgilisi tarafından katledilmiş, Mine mutlu kansere yakalanarak aramızdan ayrılmış, Şeher Seniz ise intihar etmişti.
Türk halkının ‘seks’ sinemasından utanması belki haklı görülebilir. Gerçekten de çok övünülecek bir dönem değildir. Yerli seks komedisinde ne ince bir seks sahnesi ne de yaratıcı bir komedi anı bulmak mümkün değildir ama… Acı olan bunun faturasının yönetmen ya da erkek oyunculara değil -ki bu türü asıl ittiren ve yozlaştıran paragöz yapımcı, yönetmen tayfası olmuştur.- kadınlara çıkmış olmasıdır.
80’lerde entelektüel sinemacılar sıkıyönetimin verdiği acizlikle politika yapamayınca kadını ve kadın cinselliğin tanımlamaya girişmişlerse de bunlar, Avrupa sinemasına, şehirli ve kibirli bir yaşam tarzına öykünen sahte öyküler olmaktan öte gidememiş bu filmlerde asla bir ‘Türk’ cinselliği anlatılamamıştır. Artistik açıdan bakıldığında ise 70’lerin kaba seks komedilerine oranla daha başarılı oldukları farz edilebilir. Bu anlamda bu filmler 70’ler boyunca seyircinin seks ile sömürülmesinin bir özür dileyişi olarak görülebilir.
Rahmetli karikatürist-yazar Metin Demirhan ‘Erotik Türk Sineması’ adlı kitabında dönemin kısa ve doğru bir anlamını çıkarmıştır: “1970lerde Türk sinemasında çok konuşulan bir “seks” furyası kopuyor ve Yeşilçam’ın kurallarını derinlemesine sarsıyor, kadına uygulanan klasik ayrım (saf genç kız, kötü kadın) tarihe karışmış gibi oluyor. Herkes, tiplemelerin kalın çizgileri içinde hareket etmeksizin, kendi cinselliğini yaşıyor. Hatlar kabaysa da espriler belden aşağıysa da ortada bir gerçek var: Batı sinemasının örneklerini izleyerek bir kısım Türk sineması (özellikle “B” sineması), kendi işine yaradığı için köklü tabuları yıkıyor ve seyircinin karşısına sevişmeye, yatağa girmeye, soyunmaya hayır demeyen, saf olmayan kızlar getiriyor. Bunlar ne iyidir, ne de kötüdür, bunlar doğallığını yaşayan kadınlardır. Bu noktaya kadar her şey mantıklı görünüyor, ancak bu tür bir doğru mantık tutunca (tutunmaması için hiçbir neden yoktur) durum elden kaçıyor. İş furyaya dönüşünce tüm olumsuzluğunu, sömürücülüğünü, aşırılığını ortaya koyuyor. Yeşilçam’da kopan “seks” furyası, bazı açılardan, Türk sinemasının temelleri pek derin olmayan yapısını sarsıyor ve başka nedenlerle birleşerek bir çöküşe doğru itiyor. Yeşilçam’ın küllerinden 80′li ve 901ı yıllarda bir “başka” sinema anlayışı doğuyor, daha çağdaş ve sorunsal gibi görünen ve eskinin kurallarını, genelde, hiçe sayan. Bu sinemayı yapanlar hep yeniler değil, aralarında “eski” diyebileceğimiz kişiler, yönetmenler de vardı.“
Yazıyı bitirirken anlatmak istediklerimi toparlamam gerekirse; Beyazperdede cinsellik iması Türk sinemasının başlangıcından beri bulunmakta idi ama asıl gösteri 1975–1980 yılları arası ‘Seks Furyası’ olarak adlandırılan dönemde yapıldı. Fakat bu filmler seks filmi olarak tanımlansalar dahi cinselliği bilinçli ve ince kullanan suçluluk duygusundan arınmış filmler değillerdi. Taşralı, cahil bir kitle için üretilmiş tamamen ticari bir açgözlülükle desteklenen ucube ve zavallı işler olarak akıllarda yer ettiler. Sermet Serdengeçti, Aydemir Akbaş gibi çirkin komiklerin bu filmlerde yıldızlaşması, asla bir kadına dokunacak cesareti olmayan dönemin cinsellik cahili seyircisinin perdede kendi suretini görüp alkışlaması ile olmuştur. Furya sona erdiğinde erkekler yollarına devam etmiş kadın çıplaklar ise yaftalanarak kenara itilmişlerdir. Son hesapta, cinselliği sömürmeyen ve anlattığı şeyden utanmayan bir yerli üretim filmi izlemek henüz bu satırların yazarına nasip olmamıştır ve memleketin hızla değişen sosyal profili nedeniyle bundan umudu da kalmamıştır.
Bu yıl 46'ncısı düzenlenen Uluslararası AntalyaAltın Portakal Film Festivali Onur Ödülleri, Cam Piramit Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen gecede sahiplerine verildi.
Onur Ödülü’nü alan yazar 90 yaşındaki Vedat Türkali, 45 yıl önce ‘Karanlıkta Uyuyanlar’ filmiyle katıldığı festivalde gördüğü siyasi baskıları anlattı, “Bu filme üçüncülük verdiler. O yüzden ‘Emaneti almak için gitmemiz lazım’ dedim ve tam 45 sene sonra almaya geldik” dedi. Onur Ödülü alan Amerikalı Yönetmen Bob Rafelson ise ödül olarak verilen bir göğsü çıplak Venüs heykelciğini erotik buldu, “Aldığım en erotik heykel, Türkiye’yi tebrik ediyorum” dedi.
Sunuculuğunu Aşk-ı Memnu dizisinin başrol oyuncuları Selçuk Yöntem ve Beren Saat’in yaptığı gecede bu yıl 14’üncüsü verilen onur ödüllerine, senaryo yazarı, yönetmen, şair ve romancı Vedat Türkali, sinemada 50’nci yılını dolduran yönetmen Ülkü Erakalın, Amerikalı Yönetmen Bob Rafelson ve Danimarkalı Yönetmen Bille August, bestekar Yalçın Tura ve sinema sanatçısı Sevda Ferdağ layık görüldü. ‘Yıldırım Önal Anı Ödülü’ Erol Günaydın’a verilirken, Uluslararası AntalyaAltın Portakal Film Festivali'nde 2006'dan itibaren verilen ‘Sinema Emek Ödülü’ de bu yıl set işçisi Halil Dede’nin oldu.
HAYATINI KAYBEDENLER ANILDI
Zülfü Livaneli ve East and West Ensemble’nin dünya film müziklerinden oluşan bir repertuarla sahne aldığı gecede, bu yıl içinde hayatını kaybeden sinema emektarları oyuncu Aykut Oray, ‘Mazi Yarası’ adlı son filmiyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne de başvuran Yönetmen Ersin Perten, 255 filmde görüntü yönetmenliği yapan Salih Dikişçi, Yönetmen Yücel Çakmaklı ve önceki gün toprağa verilen Yönetmen Halit Refiğ fotoğrafları eşliğinde isimleri tek tek sayılarak anıldı.
EMEK ÖDÜLÜ HALİL DEDE’NİN
Sinema Emekçileri Sendikası (SİNESEN) tarafından belirlenen ‘Sinema Emek Ödülü’nü, Hababam Sınıfı, Tarkan, Karaoğlan gibi filmlerin set işçisi, Yavuz Özkan’ın Maden filmiyle 15'inci Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Set İşçisi’ seçilen Halil Dede’ye verildi. Ödülü vermek için sahneye davet edilen Yönetmen Neslihan Siligür, “Emeğe ve emeğimize sahip çıkalım. Emeğe hak ettiği değerin verilmesi adına her şeyden önce insan olarak, insani koşullarda çalışmak hakkımızdır. Bu ödülü çalıştıkları dizi seti dönüşünde, aşırı çalışmaya bağlı geçirdikleri trafik kazasında hayatını kaybeden set emekçileri 24 yaşındaki Zehra Sezgin ve 20 yaşındaki Tülay Ergeldi anısına vermek istiyorum” diye konuştu. Ödülü kabul eden Halil Dede, “Bu ödülü Türk sinemasında kamera arkasında çalışan emekçi arkadaşlarımıza armağan ediyorum” dedi.
ŞAPKASI YİNE BAŞINDAYDI
Yıldırım Önal Anı Ödülü’nün sahibi 4'üncü Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘Güzel Bir Gün’ adlı filmle En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü sahibi, sahnelerin emektarı Erol Günaydın sahneye çağırıldı. Günaydın’a ödülünü vermek üzere Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği (ÇASOD) Yönetim Kurulu Üyesi Suavi Eren sahneye gelirken, şapkasını yanından eksik etmeyen Günaydın, “Şapkam başımda saygısızlık sanmayın, ben beni böyle tamamlıyorum” dedi. Günaydın aynı zamanda arkadaşı olan Yıldırım Önal adına verilen ödülü almaktan çok gurur duyduğunu ve sevindiğini belirtirken, “Kalbimin bir tarafı kırık, hüzün dolu. Yıldırım’ın sesini duyar gibiyim. ‘Sevgili Erolcuğum, bana ödül verdiler, ama paramı vermediler. Ben de bu ödülü paraya tahvil ettim. Umarım senin başına böyle bir şey gelmez.’ Gelmez Yıldırımcığım gelmez. Türk sineması pırıl pırıl başarılarla dolu genç eller üzerinde geleceğe koşuyor” diye konuştu.
RAFELSON, HEYKELCİĞİ EROTİK BULDU
Antalya Altın Portakal Film Festivali Onur Ödülü’nü Festival Genel Sanat Yönetmeni Vecdi Sayar’ın elinden alan Amerikalı Yönetmen Bob Rafelson “Aldığım en erotik heykel, Türkiye’yi tebrik ediyorum. Bugün Antalya’da müzeleri gezdim. 500’e yakın çıplak heykel gördüm. Bu akşam çıplak bir heykeli yanıma alıyorum. 20 dakika önce bu ödül törenine geleceğimi öğrendim. Ben, Türkiye- Ermenistan futbol maçını seyretmeye niyetlenmiştim. Burada olduğunuza şaşırdım. Sinema için futboldan vazgeçtiğinize çok memnunum” diye konuştu.
BU ÜLKEYİ FİLMLERİNDEN TANIDIM
Danimarkalı Yönetmen Billie August ise Festival Onur Ödülü’nü Yılmaz Güney’in ‘Yol’ filmiyle Cannes Film Festivali’nde Atın Palmiye Ödülü alan Yönetmen Şerif Gören’den aldı. Goodbye Bafana, Genç Indina Jones’un Maceraları gibi filmlerin yönetmeni August, “Politikacılar, tarihçiler hep istatistiklerden bahsediyor, ama filmler insanların gündelik yaşamını anlatıyor. Bu ülkenin insanları hakkında ne biliyorsam bu ülkenin filmlerinden biliyorum” dedi.
‘HAYATIM BİR RASTLANTIYDI, BU ÖDÜL HARİÇ’ Yönetmen Ülkü Erakalın’a onur ödülünü sunan oyuncu Selda Alkor, “Bu geç kalmış ödülü sevgili Ülkü’ye vermiş olmaktan gurur ve onur duyuyorum” derken, yönetmen Ülkü Erakalın ise bütün hayatının bir rastlantı olduğunu söyledi. Erakalın, “Selanik’ten Direkler Arası'na gelen annem ve Malatya’dan müzik öğrenmek için gelen babam. Bu rastlantıdan ben oldum. İlkokul öğretmenim benim konservatuara girmeme neden oldu. Çok değerli hocalarla çalıştım bu da rastlantıydı” dedi. “Hani çok heyecanlıyım derler ya, gerçekten çok heyecanlıyım” diyerek konuşmasına bir süre ara veren Erakalın, “Konservatuarda flüt hocam Muzaffer Tema’yı yazdım, Muhterem Nur’la röportaj yaptım. Memduh Ün’le yüz yüze geldiğimiz an ‘Benim asistanlığımı yapar mısın’ dedi. Konservatuarı kenara koydum. Hayatım hep bir rastlantıydı, ama bu ödül rastlantı değil” diye konuştu.
FERDAĞ ÖDÜLÜNÜ HALİT REFİĞ’E ADADI
Antalya Altın Portakal Film Festivali Onur Ödülü’nü Ekrem Bora’nın elinden alan ve sahneye siyahlar içinde çıkan Sevda Ferdağ, ödülü Yönetmen Halit Refiğ adına aldığını söyledi. Bestekar Yalçın Tura, Onur Ödülü’nü yönetmen Necip Sarıcı’dan alırken “Ne kadar zor şartlarla çalışırsak çalışalım, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Bir ferdi olmaktan gurur duyduğum Türk milleti, her şeyin en iyisine, en güzeline layıktır” dedi. Gece Zülfü Livaneli ve East and West Ensemble’nin Yalçın Tura’nın film müziklerinden örnekler sunmasıyla devam ederken, Antalya Altın Portakal Film Festivali Onur Ödülü’nü almak üzere sahneye son olarak Yazar Vedat Türkali çağrıldı.
45 YIL SONRA EMANETİNİ ALMAYA GELDİ
Yönetmen Ertem Göreç, ödülü vermek için sahneye çağırılırken, Türkali’nin elinden tutarak sahneye çıkmasına yardımcı oldu. 90 yaşındaki Türkali, konuşmasını kendisi için getirilen sandalyeye oturmak yerine ayakta yaptı. Türkali, şunları söyledi: “Ödülü Ertem’in vereceğini söyledikleri zaman mutlu oldum. Beraber bıraktığımız emaneti almaya geldik diye düşündüm. Ben uzun bir siyasi mahpusluktan sonra sinemaya girdim. Çok baskı var. İlk defa karşıma gerçek dost olarak bu adam çıktı. Birlikte ‘Karanlıkta Uyuyanlar’ filmini yaptık. Bütün sendikalar destek verdi. Ertem o zaman sendika kurucusu, kavganın başında. Film buraya geldi. Türkiye’de aydınlık başlayınca karanlıkta kavga yürütülür. Bu filme üçüncülük verdiler. Ertem’e hiçbir şey vermediler. Ne yaptılar, senaryo verdiler. Ben de almadım. Konyaaltı’nda bir protesto metni yazdık ve herkes altını imzaladı. Hiçbirimiz ödülleri almadık. O yüzden ‘Emaneti almak için gitmemiz lazım’ dedim ve tam 45 sene sonra almaya geldik.”Türkali’nin konuşması uzun süre ayakta alkışlandı.
KAPANIŞ LİVANELİ’DEN
Gece Zülfü Livaneli ve East and West Ensemble’nin konseriyle devam ederken, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı CHP'li Mustafa Akaydın, Livaneli’ye, üzerine sanatçının fotoğrafı işlenmiş siyah bir mermer hediye etti. Akaydın, “Size takdim edilememiş, önceden hazırlanmış bir hediye” dedi. Livaneli gecenin kapanışını, kendi film müziklerinden oluşan şarkılarla yaptı.
Hadise Crazy for You (Düm tek tek) Türkçesi (version 1.2)
Bebeğim, sen benim için mükemmelsin Cennetten hediyemsin Bu tüm zamanların en iyi hikayesi Filmlerdeki gibi buluştuk Sonsuza kadar süreceğini düşündüm http://www.myvideomusicmp3.com ve bana yaptığın şey Çok iyi hissettiriyor
Meleğim kalkarım ve rüyalarımı yaşarım sonsuza dek çılgınım senin için
Kalbimdeki ritmi hissedebiliyor musun Vuruşlar düm tek tek devam ediyor Hep dakika yokmuş gibi çıkıyor Geri dönüş yokmuş gibi hissettiriyor
Kalbimdeki ritmi hissedebiliyor musun Vuruşlar düm tek tek atıyor Her zaman dakika yokmuş gibi çıkıyor Geri dönüş yokmuş gibi hissettiriyor
Bebeğim egzotik hareketlerindeki Bütün cevapları okudum Sen tüm zamanların en iyi dansçısısın http://www.myvideomusicmp3.com Kimse beni senin öptüğün gibi öpemez O senin sanatın Çok iyi hissettiriyor
Meleğim kalkarım ve rüyalarımı yaşarım Sonsuza dek Senin için deli oluyorum.
Hadise Düm Tek Tek şarkı sözleri
Baby you are perfect for me You are my gift from heaven This is the greatest story of all times
We met in like in a movie So meant to last forever And what you’re doing to me Feels so fine
Angel I wake up and live my dreams endlessly Crazy for you
Can you feel the rhythm in my heart The beats going düm tek tek Always out it like there no minute Feels like there’s no way back Can you feel the rhythm in my heart Http://www.myvideomusicmp3.com The beats going düm tek tek Always out it like there’s no minute Feels like there’s no way back
Baby I read all answers in your exotic movements You are the greatest dancer of all times You make me feel so special No one can kiss like you do as it is your profession Feel so fine
Angel I wake up and live my dreams Endlessly Crazy for you
Can you feel the rhythm in my heart The beats going düm tek tek Always out it like there no minute Feels like there’s no way back Can you feel the rhythm in my heart The beats going dum tek tek Http://www.myvideomusicmp3.com/tag/hadise dum tek tek Always out it like there’s no minute Feels like there’s no way back
Can you feel the rhythm in my heart The beats going düm tek tek Always out it like there no minute Feels like there’s no way back Can you feel the rhythm in my heart The beats going düm tek tek Always out it like there’s no minute Feels like there’s no way back
Can you feel the rhythm in my heart
Always out it like it no minute Feels like there’s no way back Always out it like there’s no minute Feels like düm tek tek.
Alman ZDF kanalının muhabiri, ‘Hayat Var’ın kahramanını ‘yaralı bir hayvana’ benzetmiş.
27/03/2009
‘Hayat Var’, 13 yaşında bir kızın üzerine üzerine gelen hayatın öyküsünü anlatıyor. Reha Erdem imzalı yapım, güzel kadrajları, rahatsız edici anları ve gerçekçi tavrıyla sezonun en iyi Türk filmi. ‘Hayat Var’ın başrolünde Elit İşcan var
Kartvizitinin bir yanına (ki en önemli yandır o) ‘auteur’ (yaratıcı) sıfatını yerleştirdiğimiz yönetmenlerin, dertlerinin ne olduğunu kavramaya çalışırken, çoğu kez önceki filmlerinden geride kalan ayak izlerini takip ederiz. Kuşkusuz bir eleştirmen de, her yeni sınavda bahsi olunan yönetmenin filmlerine ilişkin, kendi yazdıklarına göz atar. Dolayısıyla Reha Erdem ve son çalışması ‘Hayat Var’ özelinde, hem yönetmenin, hem de kendi karaladıklarımın izini takip etmek istiyorum, izninizle. Üstadın (orta kuşak mensubudur ama yine de kaanatimce ‘üstat’ unvanını çoktan hak etmiştir kendileri) iki önceki çalışması ‘Korkuyorum Anne’nin minik karakteri Çetin, film boyunca sünnetçi amcalardan uzak durmaya çalışıyordu. Bu, bana kalırsa bir erkeklik travmasından öte, aslında büyümemekle ilgili bir karardı. Sünnet olmayacak, erkekliğe adım atmayacak ve hep çocuk kalmanın yollarını arayacaktı. Sonraki adım olan ‘Beş Vakit’in iki küçük erkek kahramanı Ömer ve Yakup ise, Çetin’in aksine bir an önce büyümeye çalışıyordu. Ama onlar için de büyüme yolundaki en büyük engel babalarıydı. İkili, film boyunca bu engeli yıkmak için fırsat kolluyordu. ‘Hayat Var’ın kahramanı olan 13 yaşındaki Hayat’ın (dolayısıyla filme ismini de vermiş oluyor) ise önceki Erdem karakterlerinin yanında tuhaf bir konumu var. Büyümek istiyor, çünkü hayat sahnesinde bir an önce rol kapmanın ve kendi sesini duyurmanın peşinde; büyümek istemiyor, çünkü, hayat çok zor ve tıpkı, önce salıncaktaki yerini, sonra da emziğini aldığı kardeşi kadar tasasız olmayı ve ilgi görmeyi düşlüyor. Öte yandan etrafı, onu büyütenler ve küçültenlerle çevrili... Peki ya şimdiki zaman ve şimdiki hali?.. İşte onu, ‘o an’ın parçası olarak kabul eden tek kişi de taşralı bir çırak oluyor. Reha Erdem, bir genç kızın büyüme hallerine, aslında ilk filmi ‘A Ay’da da değinmişti. Yıllar sonra benzer bir meseleye tekrar göz atar gibi yaparken, bu kez baştan sona bir şiirselliğin peşinde koşan (ki metinleri bile kimi şairlerden ‘borç’ alınmıştı ‘A Ay’ın) bir film yerine, yine yer yer şiirsellikler yakalayan ama asıl olarak vahşi bir orman gibi algılanabilecek bir düzen içinde, masumiyetini kaybeden, daha doğrusu kaybettirilen Hayat’ın öyküsünden pasajlar sunuyor.
Sesi güzel Fener taraftarı Etrafındaki herkesin kaybetme aşamasına geldiği ya da bu aşamayı çoktan geçtiği bir noktada Hayat, olup bitenleri anlamaya ve kendine de bu düzen içinde bir rol seçmeye çabalıyor. Ayrılmış bir aile yapısı içinde baba, kendini ‘balıkçı’ olarak tanımlıyor ama asıl geçimini kayığıyla Boğaz’dan geçen yüksek tonajlı gemilerin personeline fahişe ayarlayarak sağlıyor. Yatalak dede ise son derece aksi bir karakter ve etrafa kan kusturuyor. Anne ise, baba askerdeyken kararını bir başka ‘devlet kurumu’ndan yana kullanmış, bir polise gönül vermiş ve nihayetinde yeniden evlenip ikinci bir çocuk doğurmuştur. Yakın çevrede oturan tuhaf bir teyzenin (ki ismi Kamile) zaman zaman kol kanat gerdiği Hayat, okulda da çıkışsızdır. Uyumsuzluğu, arkadaşlarının ‘eşek şakaları’, kopya çekmeler derken öğretmeni ve müdürü de onu dışlayanlar arasına katılmış durumdadır. Bu noktada ona ilginç bir yardım eli uzanıyor: ‘Sesi güzel’ bir ‘Fenerbahçe taraftarı’... Okul yolunun üzerindeki bir atölyede çalışır, bağrıyanık türküler söyler ve en önemlisi ‘İstanbullu’ değildir. Belki de Hayat biraz da bu özelliğiyle ona güvenir, çünkü dedesi, yattığı yerden verdiği ‘hayat dersleri’nin birinde, bu şehirde hep dışardan gelenlerin zengin olduğunu, kendileri gibi bilmemkaç kuşak İstanbulluların ise süründüğünden bahsetmiştir.
Fikret’in ‘Sis’ini hatırlarken ‘Hayat Var’, enfes iskele görüntüleriyle açılıyor ama güzellik sadece o noktada kalmıyor, son derece estetik kadrajlar, bütün bir film boyunca sürüyor. Lakin bunca ‘görüntüsel’ güzelliğe inat, film çok da ‘güzel’ şeyler anlatmıyor. Karamsar, acımasız, gerçekçi ve sert bir dünyanın tasvirine soyunuyor. Bu noktada insan şunu da düşünüyor elbet, ‘A Ay’ın çekildiği zamanla, ‘Hayat Var’ın çekildiği zaman arasında, dünyanın daha da kötüye gittiği muhakkak. Bu filmleri çeken yönetmenin de, bu gidişata yönelik öfkesi, hikâyesine yansımış. Reha Erdem, filmde reji ve senaryonun yanında ‘ses tasarımı’nı da üstlenmiş. Bu da sanki, ruh ve vicdanındaki öfkenin, seslere de yansımasına, Hayat’ın üzerine üzerine gelen ‘hayat’ın acımasızlığının ve ‘puşt’luğunun, bir anlamda somuta dönüşmesine vesile olmuş. Hindinin ‘glu glu’su, uçakların gürültüsü, babanın hediye olarak getirdiği oyuncağın kâbus ötesi ‘cıngılı’, yüksek tonajlı gemilerin düdük sesleri, sirenler vs., aslında çoğu kez bir su kenarı yerleşmesinde geçen öykünün, huzur veren görüntülerini bozan başlıca unsurlar. Öte yandan Hayat’ın, zaman zaman ‘hırıltılarına’ başvurarak bir dil geliştirmesi ve etrafıyla böylesi bir yöntemle iletişim kurmaya çalışması da, bence senaryonun en zekice buluşlarından biri olmuş (Yönetmenin Altyazı dergisindeki söyleşisinden öğreniyoruz ki, Alman ZDF kanalında kendisiyle konuşan bir muhabir, Hayat’ı yaralı bir hayvana benzetmiş. Bu tasvire biraz da bu hırıltıların neden olduğu kanısındayım). Reha Erdem, geçmişinde bize hep başka bir İstanbul’dan pasajlar sunmuştu. ‘Kaç Para Kaç’ta da, ‘Korkuyorum Anne’de de... ‘Hayat Var’, kuşkusuz Boğaz sahneleri itibarıyla bildik İstanbul siluetinden kaçamıyor, yine de ‘Yeditepeli şehir’ film boyunca sadece fonda kendini hatırlatıyor. Yani sözün özü İstanbul, bir Reha Erdem filminde yine bambaşka perspektifleriyle karşımıza geliyor. Lakin beni kişisel olarak filmde en çok muhteşem ‘sisli’ sahneler vurdu. Bu noktada bir ‘Mekteb-i Sultani’li olarak Erdem, Tevfik Fikret’in ‘Sis’ine ve “Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!” dizelerine bir gönderme yapmış diye yazsam, yönetmenin bizatihi kendisi, “İşte tipik bir eleştirmen uydurması (!),” der mi acep?
Hayat budur işte Oyunculuklara gelince; Hayat, hayatın ağırlığını kaldırmakta zorlansa da onu canlandıran Elit İşcan, koca bir filmin yükünü, bu gencecik yaşında kaldırmayı başarıyor. Umarım sinemamız ona büyüdükçe, kendisini daha da büyütecek doğru rolleri sunar. Erdal Beşikçioğlu da, kendi kuşağının kaybedeni babada, mükemmele yakın bir performans sunuyor. Levend Yılmaz ise ‘Dede’de gayet iyi ama sanki bazı sahnelerde ‘biraz’ abartmış gibi. Keza Erhan Tekin ‘taşralı çırak’ta, Handan Karaadam da Kamile hanımda, başarılı takım oyununun parçası olmayı başarıyor. Serdar Akar’ın ‘Barda’sındaki tacizciler ‘layık oldukları’ -ve kamuoyu hissiyatına uygun bir- şekilde cezalandırılıyordu. Bu filmin ‘en belirgin tacizcisi’ konumundaki bakkalın ise sadece aynası kırılıyor, yani ucuz kurtuluyor. Hangisi daha gerçekçi, hangisi bizi tatmin ediyor, bilemiyorum. Üstelik gerçek hayat, iki türden örneğini de barındırıyor. Ama ‘Hayat Var’ın sinemamız adına ‘Lolita’ figürüyle en ‘derin’ hesaplaşan film olarak tarihe kalacağı kanısındayım. Sonuç olarak mükemmel kadrajları, rahatsız ediciliğiyle olağanüstüleşen ses tasarımı ve özellikle Boğaz’da, devasa gemiler arasında slalom yapılarak çekildiğini sandığım sahneleriyle ‘Hayat Var’, 2009’un bence yerli sinema cephesindeki en iyi filmi. Yoruma açık finali ve arabeski yeniden hatırlamamızı (Orhan Gencebay ve Mine Koşan’a saygılar..) sağlayan enfes soundtrack’i de cabası...
Hazmı zor şekerleme
Hayat Var’ın baş oyuncusu Elit İşcan, televizyon dizisi ‘Küçük Kadınlar’da en küçük kız kardeşi oynuyor.
31/03/2009
Reha Erdem’in Berlin Film Festivali’nde gösterilen ve Antalya’dan SİYAD Özel Ödüllü son filmi ‘Hayat Var’ gösterimde. ‘Hayat Var’, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik
Ara ara ortaya cep telefonları da çıkmasa, Reha Erdem’in bu hafta gösterime giren, son filmi Hayat Var’ın günümüzde geçtiğini hiç fark etmeyeceğiz. Kostümler, mekânlar belli bir tarihi işaret etmektense dönemler üstü bir İstanbulluluğu yansıtıyor sanki. Tıpkı önceki Erdem filmlerinden A Ay veya Korkuyorum Anne gibi, Hayat Var da, dış etkenlere karşı korunaklı, sınırları keskin hatlarla belirgin bir dünya sunuyor izleyicisine. Erdem’in kostüm seçimleriyle, renk tercihiyle ve seslerle (Hayat Var’ın ses tasarımı da yönetmene ait) sınırlarını belirlediği bir dünya bu. Hayat Var’ın kahramanı Hayat’ın (Elit İşcan) çevresi, ihlal edilesi sınırlarla çevrili. Zamandan soyutlanmış gibi duran bir Boğaz mahallesinde babası (Erdal Beşikçioğlu) ve yatalak dedesiyle (Levend Yılmaz) beraber yaşıyor. Denizcilere kayığıyla kadın pazarlayan babası, yeni kocası ve ondan olma oğluyla ayrı bir yaşam kuran annesi (Banu Fotocan), tacizcilere karşı savunmasızlığı, Hayat’ın içine kapanmasına, sınırları daraltmasına yol açmış. İletişim kurmaktansa sürekli kendi kendine şarkı mırıldanıyor, okula gidiş, eve dönüş güzergâhı eksenli bir yaşamı var. Hayat’ın boş arsalarda, uzun uzun tek başına oynadığı sahneler bu yüzden genel hissiyatta ayrı bir öneme sahip. Çünkü filmin zamanı, Hayat’ın zaman algısıyla eşleşince, önceki filmlerinden tanıdık Reha Erdem atmosferi de Hayat’ın hikâyesiyle iç içe geçiyor. Cıvıl cıvıl renkler ve bir taciz hikâyesi, babadan bir oyuncak hediye almanın heyecanı ve yatalak, küfürbaz bir dedenin kaprisleriyle yaşamanın güçlüğü... Yeşim Tabak’ın, Korkuyorum Anne için yaptığı “travmalardan şekerleme” tanımını akılda tutarak, Hayat Var için de hazmı zor bir şekerleme diyebiliriz.
Hayat budur... Hazım zorluğu ne filmin içine girilememesinden ne de başka bir aksaklıktan kaynaklı. Aksine içine bu kadar kolay girilebilen bir hikâyedeki acımasızlık insanı sarsıyor. Erdem’in parlak desenli kostümlerden, patlayan renklerden kurulu atmosferi bir çıkış noktası sunmadıkça, Hayat’ın çıkışsızlığı da daha bir hissediliyor. Filmde kullanılan kederli arabesk klasiklerinin yabancılaştırıcı olduğu kadar hikâyedeki bu tonu yansıtan bir yönü de var. “Bir kapıdan gireceksin/Neler neler göreceksin/Her çileye göğüs gerip/Hayat budur diyeceksin”. Ama iş, kadere boyun eğmeye gelince filmin çarpıcılığı devreye giriyor. Hayat Var, ne kader kolaycılığına sığınıyor ne de karakterine bir çıkış noktası sunarak izleyicisini rahatlatıyor. Filmin isminde de belirtildiği gibi Hayat Var, ama nerede olduğuna dair biz izleyiciye verilen bir adres yok. Ergenliğini yeni yaşamaya başlamış kahraman, hayatı nerede araması gerektiğini bilemiyor. Tabii dolayısıyla biz de... Çünkü Reha Erdem, kadınlığın eşiğindeki kahramanının travmalarına dışarıdan bakmıyor. O travmaları bir sebep-sonuç ilişkisiyle atlatmaya, böylece bizi ve kahramanını rahatlatmaya çalışmıyor. Ama bunlara bakıp Hayat Var’ı, “ergen karakterin gözünden travmatik bir hikâye” olarak adlandırmak da yetersiz bir nitelendirme olur. Reha Erdem’in hikâyeye baktığı nokta bu tür ayrımları baştan aşıyor. Onunki, kendi dünyasıyla Hayat’ınkini kesiştirmek üzerine kurulu bir yöntem daha çok. Hayat’ın konumunu rehber edinen ve bunu kendine has bir dünyanın sınırlarını çizmek için kullanan Hayat Var, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik. Sanki her Erdem filmi birer cam kar küresi. Bu cam kürelerde, zamanın bir yerlerde donup kaldığı, sınırları Erdem’in estetik anlayışıyla çizilmiş, kendi içlerinde tutarlı birer dünya var. Ama düşüp kırılırlarsa seyirciyi allak bullak edeceklerinin de sinyalini veren küreler bunlar. Bu hissiyata en çok, daha önce görülen hiçbir şeye benzemeyen, afallatıcı, ilk Erdem filmi A Ay sahipti. Hazmı zor bir şekerleme olarak Hayat Var da aynı etkiyi yaratmaya aday.
Sancılı ve aşksız
31/03/2009
Reha Erdem'in son filmi 'Hayat Var' da, herşeyi kendi başına halletmeye çalışan, sevgiden yoksun Hayat, Berlin’deki gösterimin ardından söylendiği gibi, sanıcılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı bir hayvana benziyor
Deniz kıyısındayız, aslında denizin ta içinde... Kahramanımız Hayat (Elit İşcan), Göksu kıyısında derme çatma ama dışarıdan çok güzel (biraz da tekinsiz) görünen bir evde oturuyor. Balık tutan ve deniz üzerinde küçük bir motorlu tekne ile gerçekleştirilebilecek ufak tefek gayrimeşru işlere de (kaçakçılık, pezevenklik) bulaşmış bir babası (Erdal Beşikçioğlu) var. Bir de, nefes tıkanıklığı yüzünden sürekli oksijen tüpüne ihtiyaç duyan dedesi (Levend Yılmaz). Annesi, besbelli babasını bırakıp gitmiş, bir polisle evli, küçük bir oğlu var. Ara sıra onların evine uğruyor, bazen de Hayat annesine gidiyor. Orada sevgi bulduğu söylenemez. Buldumcuk olmuş üvey baba ile kızından pek de hoşnut olmayan annenin (Banu Fotocan) aklı fikri küçük oğullarındadır. Yerinden kalkamayan büyükbaba, kıza “Sen bana benziyorsun” diyerek gönlünü almaya, kızı yumuşatmaya çalışır ama, onun da kendisinden başkasını düşündüğü yoktur. Baba ise, aslında kötü bir baba sayılmaz. ‘My Only Sunshine’ı (Aynı zamanda, filmin İngilizce adı) getirir ona mesela. Kırmızı bebeğin, şarkının sonunda ‘I love you’ demesi ise, filmdeki sevgisizliği büsbütün vurgular. Babası bir gün de anteni ayarlanmadığı için hiçbir şey göstermeyen bir televizyonla çıkagelir. Kıza baskı uygulamadan, özel hayatını uzakta yaşar. ‘Varla yok arası’ bir babadır. 14 yaşında, kadınlığın eşiğindeki Hayat, sevgiden yoksun bir ortamda (Reha Erdem, ‘aşksız’ demeyi tercih ediyor), her şeyi kendi başına halletmeye çalışır. Bu arada, komşuları Kamile’nin tacize varan ilgisinden de zaman zaman şikâyetçi olur. Zaten kadın (Handan Karaadam), kendisi muhtacı himmet bir dede durumundadır. Hayat kapıya gelip babasını soran, perişan haldeki adamdan (Nebil Sayın) bile medet umar. Bir de, babasının onu tekne ile getirip götürdüğü karşı yakada bulunan okulunun civarındaki, yüzü yer yer sarı-laciverte boyalı genç çocuk vardır. Etrafındakilerin çoğu erkek olsa da, ‘Hayat Var’, bir kadın filmi, hayata kahramanının açısından bakan, onun durduğu yerde duran bir film. Bir kurtulma olmasa bile, bir umut söz konusuysa eğer, o umut da Hayat’tan doğacaktır. Öte yandan kız, hayal kırıklıklarının acısını bahçedeki tombul hindiden çıkarır. Erdem, her filminde farklı bir şey anlatıyor ya da farklı şekilde anlatıyor. ‘Hayat Var’, onun bir önceki filmi ‘Beş Vakit’ten çok farklı bir film. Buna karşılık, benzerlikleri de var. Esas ortak noktaları ise, ‘Beş Vakit’te küçük bir kız olan Elit İşcan’ın, burada genç kızlığa adım atmak üzere olan bambaşka bir karaktere can vermesi. İşcan bence sinemanın en umut vaat eden genç oyuncusu. Hatta bu filmle büyüklerin arasına girip onların ödüllerini almayı da hak ediyor. Gene de ‘Beş Vakit’i beğenmiş olan izleyiciler, ‘Hayat Var’ı görünce biraz yadırgayabilir. Ama ona bakarsanız, ‘Korkuyorum Anne’nin arkasından da ‘Beş Vakit’i yadırgamışlardı. ‘Hayat Var’ın bir farkı da, Erdem’in en sert, en ürkütücü filmi olması. Bu ürkütücülük, filmin her şeyi anlatmamayı tercih etmesinden kaynaklanıyor. Pek az şey anlattığı bile söylenebilir. Çoğunu seyircisinin yorumuna, algısına bırakıyor. Hatta, filmdeki en önemli/ürkütücü olaylardan biri de, neredeyse bir oldu mu, olmadı mı düzeyinde kalıyor. Tekrarlar da, yönetmenin istediği etkiyi yaratıyor diye düşünüyorum. ‘Hayat Var’ın hem kurgusunu, hem de ses tasarımını Reha Erdem’in yapmış olması boşuna değil. Her ikisi de, seyircinin beklentileriyle oynuyor çünkü. Gerçi ses tasarımı ‘Beş Vakit’te de hayli önem taşıyordu ama, bu filmin en önemli unsurlarından biri. Umulmadık yerlerde, değişik tonlardaki sesler, Hayat’ın küçük harfli hayatı hakkında ipuçları verirken, izleyicinin dikkatini de büsbütün ayakta tutuyor. Bir de su meselesi var tabii. Reha Erdem’in hem güzel, hem ürkütücü olan, hatta belki de bir ölçüde isimsiz olan İstanbul’u, filmde gerçek bir su şehri. Normalde farkına bu ölçüde varmadığımız su, her şeyi kuşatmış durumda. Kenarındaki evi sanki tehlikeye atıyor, dalgalar heyecan yaratıyor. Daha da önemlisi, şehre sudan bakıyoruz. Hayat’ın babası küçücük teknesiyle Boğaz’dan geçen tankerlerin yanına yanaşınca, onun da aslında ne kadar savunmasız olduğunu anlıyoruz. Boğaz’ın sularını yarıp geçen tankerler, ilkçağ canavarlarını andırıyor. Kızın kendisi de, Berlin’de çok olumlu tepkiler aldığı gösterimin ardından söyledikleri gibi (Altyazı dergisi), ‘yaralı bir hayvan’a benziyor; sancılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı genç bir hayvana... Reha Erdem’in son filmi ‘Hayat Var’, Antalya’da seyirci tarafından beğenilen, ama jüri nezdinde hak ettiğini bulamayan filmlerden biriydi. Hiç ödül almadı. Yarışmalı bölümde olmadığı Berlin’de çok beğenildi. Der Tagesspiegel gazetesinden de okur ödülü aldı. Benim gözümde, yılın en iyi filmlerinden biri. Yönetim, hikâye, oyunculuk bir yana (ki hepsini çok beğeniyorum), beni Erdem’in favori görüntü yönetmeni Florent Herry’nin görüntüleri ile ses tasarımı ve oyunbaz kurgu da çok etkiledi. Bir de, Mehtap Tunay’ın kostüm tasarımı. Orhan Gencebay’ın müziği bu hayatlara cuk oturmuş.
'Kabadayı'yla en iyi erkek oyuncu seçilen Şener Şen, ödülünü Cem Yılmaz ve Nebahat Çehre'den aldı. Şener Şen, gecede en çok alkışlanan isimdi.
Abdullah Oğuz 'Mutluluk' filmiyle Altın Portakal, SİYAD ve Ankara Film Festivali'nde alamadığı en iyi film ödülüne Yeşilçam Ödülleri'nde ulaştı. 'Yaşamın Kıyısında' da Yeşilçam'dan dört ödülle ayrıldı
26/03/2008 (1312 kişi okudu)
İSTANBUL - Ve Abdullah Oğuz, mutlu sona Yeşilçam'da ulaştı. Altın Portakal ve SİYAD ödüllerinde en iyi film ödülünü 'Yumurta'ya kaptıran Oğuz'un son filmi 'Mutluluk', önceki gece Lütfi Kırdar'da sahiplerini bulan Yeşilçam Ödülleri'nde en iyi film ve kadın oyuncu (Özgü Namal) dahil dört ödül alarak gecenin galibi oldu. Abdullah Oğuz, en iyi film ödülünü Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın elinden alırken yaptığı konuşmada daha önce alamadığı ödüllere gönderme yaptı: "Şaka gibi valla. Bu ödülü ekibim adına alıyorum... diyemeyeceğim. Çünkü benim dışımda ödül almayan kalmamıştı. 600 kişinin oy verdiği bu sistemi sevdim, bana iyi geldi. İyi ki varsın Yeşilçam." Oğuz, 150 bin YTL para ödülünün de sahibi oldu.
'Susuz Yaz' Cannes'da Bu yıl ilk kez düzenlenen Türkiye'nin ulusal sinema ödülü niteliğindeki Yeşilçam'a damgasını vuran diğer filmse Oscar'da Almanya'yı temsil eden Fatih Akın'ın filmi 'Yaşamın Kıyısında'ydı. Fatih Akın en iyi yönetmen ve senaryo ödülünün sahibi olurken Tuncel Kurtiz ile Nursel Köse de en iyi erkek ve kadın oyuncu seçildi. Törene katılamayan Tuncel Kurtiz ile Fatih Akın'ın ödüllerini filmin yapımcısı Ali Akdeniz aldı. Fatih Akın'ın Martin Scorsese'nin başkanlığını yaptığı Dünya Sinema Vakfı'yla ilgili çalışmalar için New York'ta olduğunu hatırlatan Akdeniz, "Biz ona buradan Yeşilçam ödülü gönderiyoruz, o da bize bir müjde veriyor: Dünya Sinema Vakfı'nca kopyası yenilenen 'Susuz Yaz'ın bu sene Cannes'da gösterilecek. Fatih'e ödül alırsa iletmek istediği bir mesajı olup olmadığını sordum. Bana Yeşilçam'dan beslendiğini ve sanıldığı gibi bu sinemaya uzak olmadığını söyledi" diye konuştu. Beyoğlu Belediyesi'nin ev sahipliğinde, Turkcell'in ana sponsorluğunda Türsak tarafından düzenlenen Yeşilçam Ödülleri'nde, Altın Portakal ve SİYAD'ın galibi 'Yumurta'ya Ankara Film Festivali'nde olduğu gibi tek ödül çıktı. Filmin başrolündeki Saadet Işıl Aksoy Digitürk Genç Yetenek Ödülü'nü kazandı. Aynı ödülü Altın Portakal'da da kazanan Aksoy'un ödülünü, yönetmen Semih Kaplanoğlu aldı. Kaplanoğlu, "Saadet'le rolleri değiştik bu kez. Daha önce benim ödüllerimi o alıyordu. Şimdi o Paris'te, ben buradayım" dedi. Mahsun Kırmızıgül'ün 'Beyaz Melek'le Turkcell İlk Film Ödülü'nü aldığı gecede en iyi erkek oyuncu ödülünü 'Kabadayı'daki rolüyle Şener Şen aldı. Şen, salondan en çok alkışı alan isimdi. Geceden notlara gelince... Lütfi Kırdar'ın tamamen dolduğu Yeşilçam Ödülleri gecesinin açılışını Behzat Gerçeker yönetimindeki Enbe Orkestrası'nın 'Hababam Sınıfı'nın müziğiyle yaptı. En iyi film ödülü öncesinde Enbe Orkestrası konserinin uzun tutulması dışında törenin akışı sorunsuzdu. Törenin sunucusu Meltem Cumbul da hiç aksamadı.
Cem Yılmaz şakaları Cem Yılmaz, kendisinden beklendiği gibi törene espirileriyle damgasını vurdu. En iyi erkek oyuncu ödülünü açıklamak üzere Nebahat Çehre'yle sahneye çıkan Cem Yılmaz, "Sayın bakanım" der demez salondan kahkaha koptu. "Sayın bakanım size değil bana gülüyorlar" diyen Yılmaz, daha sonra ev sahibi Beyoğlu Belediye Başkanı'na hitaben: "Biz Nebahat hanımla Beşiktaş Belediyesi'ne bağlıyız. Bize de bir şey çıkar mı buradan." Cem Yılmaz ödülü açıklarken de "Şimdi yardımcı erkek oyuncunun yardım ettiği erkek oyuncuyu açıklıyorum" dedi. (Tuncel Kurtiz'in yardımcı erkek oyuncu ödülünü almak üzere sahneye çıktan Ali Akdeniz, Kurtiz'in Ankara Film Festivali'nde sarfettiği "Birilerine yardım ediyorum ama kime bilmiyorum" sözlerini hatırlatmıştı.) Gecenin en talihsiz kişisi ise Özgü Namal'a broş takmak üzere sahneye çıkan Altınbaş'dan Atilla Sezgin'di. Sezgin, heyecandan olsa gerek 'broş' kelimesini telaffuz etmekte zorlanmakla kalmadı, Özgü Namal'a da Nurgül hanım diye seslendi. Bu pot üzerine sinirlenen Namal "Üzgünüm, kendisinin burada olmasını isterdim, ben Özgü" deyiverdi.
1. Yeşilçam Ödülleri En iyi film: Mutluluk (Abdullah Oğuz) Yönetmen: Fatih Akın (Yaşamın Kıyısında) Senaryo: Fatih Akın (Yaşamın Kıyısında) Erkek oyuncu: Şener Şen (Kabadayı) Kadın oyuncu: Özgü Namal (Mutluluk) Yardımcı erkek oyuncu: Tuncel Kurtiz (Yaşamın Kıyısında) Yardımcı kadın oyuncu: Nursel Köse (Yaşamın Kıyısında) Görüntü yönetmeni: Mirsad Heroviç (Mutluluk) Müzik: Zülfü Livaneli (Mutluluk) Turkcell İlk Film Ödülü: Mahsun Kırmızıgül (Beyaz Melek) Digitürk Genç Yetenek Ödülü: Saadet Işıl Aksoy (Yumurta)
(Kültür Sanat)
Yeşilçam ödülleri adayları açıklandı
Beyoğlu Belediyesi ile Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) işbirliğiyle düzenlenen Yeşilçam Ödülleri ikinci kez sahiplerini bulmaya hazırlanıyor.
2009 Yeşilçam Ödülleri’nin 11 kategorideki 5’er adayı, önceki gün Ceyda Düvenci ve Levent Üzümcü’nün sunumuyla Garaj istanbul’daki basın toplantısında açıklandı. Tanıtım toplantısına Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil’in yanı sıra sanat camiasından pek çok ünlü isim katıldı. Ulusal Sinema Platformu üyeleri, sektör temsilcileri, sinema yazarları ve 2009 ödüllerine aday filmlerin yaratıcılarından oluşan 600 kişilik jürinin elemesi ile açığa çıkan adaylar arasında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde sadece ’En İyi Efekt’ ödülü alan "Üç Maymun"un adı açıklanınca salondan büyük alkış aldı.
İŞTE YEŞİLÇAM ADAYLARI
En İyi Film
Üç Maymun
Sonbahar
Issız Adam
Devrim Arabaları
A.R.O.G.
En İyi Erkek Oyuncu
Onur Saylak (Sonbahar)
Yavuz Bingöl (Üç Maymun)
Cem Yılmaz (A.R.O.G.)
Çetin Tekindor (Ulak)
Taner Birsel (Devrim Arabaları)
En İyi Yönetmen
Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
Özcan Alper (Sonbahar)
Çağan Irmak (Issız Adam)
Tolga Örnek (Devrim Arabaları)
Cem Yılmaz/ Ali Taner Baltacı (A.R.O.G.)
En İyi Kadın Oyuncu
Hatice Aslan (Üç Maymun)
Nurgül Yeşilçay (Vicdan)
Demet Akbağ (O Çocukları)
Ayça Damgacı (Gitmek),
Melis Birkan (Issız Adam)
- Garajistanbul'da düzenlenen ''Yeşilçam Ödülleri 2009'' töreninde konuşan BeyoğluBelediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, Türk sinemasının kalbinin yıllardır kesintisiz olarak Beyoğlu'nda attığını belirterek, ''Beyoğlu, Türk sineması için her zaman çok önemli olMuştur. Yeşilçam ve sinemaya destek Beyoğlu'na destek demektir'' dedi.
Mutluluk'a 3 Yeşilçam Ödülü
26.03.2008 - 17:52
Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) ile Beyoğlu Belediyesince düzenlenen Yeşilçam Ödülleri, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilen törenle sahiplerine verildi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda davetlinin katıldığı törende konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, geçmiş ile bugün arasında bağ kurmanın güzelliğini öğreten bir akşam yaşadıklarını dile getirdi. Günay, Türkiye'de ilk kez, sinema alanında bir ödüle "Yeşilçam" adının verildiğine dikkati çekerek, "Yeşilçam zaten Türk sinemasıyla özdeşleşmiş bir isim. Dolayısıyla bu çok doğru bir seçim" dedi.
Yeşilçam'ın bir zamanlar bir kuşağın neredeyse bütün duygusal dünyasını kapladığını dile getiren Günay, "Son yıllarda yapabildiğimiz çok cüzi katkılara rağmen çok ciddi başarılar elde ediyor Türk sineması. Bundan kıvanç duyuyorum. Bundan sonra bu başarıların artarak devam edeceğine inanıyorum" diye konuştu.
Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan da Yeşilçam'daki büyüklerinin kendisine zaman zaman "Beyoğlu'na sahip çıkın" dediklerini, kendisinin de ancak böylesi bir organizasyonla ilçeye sahip çıkılacağını düşündüğünü ifade etti.
Bu konuda deneyimi bulunan TÜRSAK Vakfı'nın da buna destek olduğunu ifade eden Demircan, bu ödülün aynı zamanda Beyoğlu'nu kültür ve sanatla tanıtma vizyonunu da yerine getirmesini umduğunu sözlerine ekledi.
Behzat Gerçeker ve Enbe Orkestrası'nın Türk filmlerinin müziklerinden örnekleri seslendirdiği gecenin sunuculuğunu Meltem Cumbul yaptı.
ÖDÜLLER
Konuşmaların ardından geçilen ödül töreninde, ödüller sahiplerine Kültür ve Turizm Bakanı Günay ile Hale Soygazi, Nebahat Çehre, Göksel Arsoy, Sevda Ferdağ, Tamer Karadağlı ve Mehmet Günsur'un de aralarında bulunduğu sinema oyuncuları tarafından sunuldu.
Gecede, "En İyi Film" dalında ödüle değer bulunan "Mutluluk" filminin yönetmeni Abdullah Oğuz'a ödülünü Bakan Ertuğrul Günay verdi.
"En İyi Yönetmen" dalında "Yaşamın Kıyısında" filmiyle Fatih Akın ödülün sahibi olurken, "En İyi Kadın Oyuncu" dalında "Mutluluk" filmiyle Özgü Namal, "En İyi Erkek Oyuncu" dalında "Kabadayı" filmiyle Şener Şen ödül aldı.
"En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülü "Yaşamın Kıyısında" filmiyle Nursel Köse'ye verilirken, aynı film ile Tuncel Kurtiz "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu", Fatih Akın ise "En İyi Senaryo" ödülünü kazandı.
"En İyi Müzik" ödülüne "Mutluluk" filminin müziğiyle Zülfü Livaneli, "En İyi Görüntü Yönetmeni" ödülüne aynı film ile Mirsad Heroviç değer bulundu.
ÖZEL ÖDÜLLER
Gecede, "Digitürk Genç Yetenek Ödülü"nü "Yumurta" filmindeki rolüyle Saadet Işıl Aksoy, "Turkcell İlk Film Ödülü"nü ise "Beyaz Melek" filminin yönetmeni Mahsun Kırmızıgül aldı.
Ankara
Törende daha sonra 600 kişilik jürinin değerlendirmesi sonucu belirlenen adaylar, Ceyda Düvenci ve Levent Üzümcü'nün sunumuyla açılandı.
Buna göre, ''En iyi film'' ödülüne ''Üç Maymun'', ''Sonbahar'', ''Issız Adam'', ''Devrim Arabaları'' ve ''A.R.O.G'', ''En iyi yönetmen'' ödülüne ''Üç Maymun'' filmiyle Nuri Bilge Ceylan, ''Sonbahar'' filmiyle Özcan Alper, ''Issız Adam''filmiyle Çağan Irmak, ''Devrim Arabaları'' filmiyle Tolga Örnek ve ''A.R.O.G''filmiyle de Cem Yılmazile Ali Taner Baltacı aday gösterildi.
''En iyi erkek oyuncu'' dalında Onur Saylak ''Sonbahar'', Yavuz Bingöl ''Üç Maymun'', Cem Yılmaz ''A.R.O.G'',Çetin Tekindor ''Ulak'' ve Taner Birsel ''Devrim Arabaları'' adlı filmlerdeki oyunculukları, ''En iyi kadın oyuncu'' dalında da Hatice Aslan ''Üç Maymun'', Nurgül Yeşilçay ''Vicdan'', Demet Akbağ ''O... Çocukları'', Ayça Damgacı ''Gitmek'' ve Melis Birkan ''Issız Adam'' adlı filmlerdeki rolleriyle ödül adayları arasında yer aldı.
''En iyi senaryo'' dalında ''Sonbahar'' filmiyle Özcan Alper, ''Issız Adam'' filmiyle Çağan Irmak, ''Üç Maymun'' filmiyle Ebru Ceylan, Ercan Kesal ve Nuri Bilge Ceylan, ''Devrim Arabaları'' filmiyle Tolga Örnek ve Murat Dişli, ''O... Çocukları'' filmiyle Sırrı Süreyya Önder, ''En iyi görüntü yönetmeni'' dalında da ise ''Üç Maymun'' filmiyle Gökhan Tiryaki, ''Sonbahar'' filmiyle Feza Çaldıran, ''A.R.O.G''filmiyle Soykut Turan, ''Devrim Arabaları'' filmiyle Hasan Gergin ve ''Ulak''filmiyle Mirsad Heroviç aday gösterildi.
Ödül sahiplerini 2. jüri belirleyecek
Her kategoride seçilen 5 aday, sektörle birlikte sinema akademisyenleri, iş, kültür, sanat ve medya dünyasının kamuoyu önderleri konumundaki sinemaseverleri de kapsayan 1500 saygın isimden oluşan ikinci bir jüri tarafından değerlendirilecek.
Cinebonus Maçka G-Mall sineması'nda her kategoride aday olan 5 filmi 6-13 Şubat tarihleri arasında ücretsiz izleyecek jüri, daha sonra her kategorideki 5 adayın birincilerini belirleyecek. ''Yeşilçam Ödülleri''nin birincileri, 3 Mart'ta Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda düzenlenecek törenle açıklanacak.
''En iyi film'', ''En iyi yönetmen'', ''En iyi senaryo'', ''En iyi görüntü yönetmeni'', ''En iyi müzik'', ''En iyi kadın oyuncu'', ''En iyi erkek oyuncu'', ''En iyi yardımcı kadın oyuncu'', ''En iyi yardımcı erkek oyuncu'', ''Genç yetenek'' ve ''Turkcell ilk film'' kategorilerinde verilecek Yeşilçam ödül heykelciklerinin yanı sıra ''En iyi film'' ödülünün sahibi 150 bin TL, ''Turkcell ilk film'' ödülünün sahibi ise 30 bin TL'lik para ödülüyle desteklenecek.
''Yeşilçam Ödülleri''nde geçen yıl Abdullah Oğuz'un yönettiği ''Mutluluk'' ''En iyi film'', Fatih Akın ise ''Yaşamın Kıyısında'' adlı filmiyle ''En iyi yönetmen'' seçilmişti. ''Turkcell ilk film ödülü'' ise ''Beyaz Melek'' ile Mahsun Kırmızıgül'ün olMuştu.
Issızlık. Onu tarif edebilir mi insan? Korkaklık belki, cesur olamamak, zamanın adamı olmak. Ama ıssızlık, onu böyle anlatıp geçmeli mi? Bizim bölünmüşlüğümüz, Batı’nın mürekkebini yalarken Doğu’nun tozunu yuta yuta yarılmışlığımız
Hayır ondan söz etmek için değil bu yazı. Çağan Irmak’ın son filminden. Issız adamlar ve kadınlar. Issızlık... Çağın ruhu biraz da. Yalnızlık demek lazım aslında, mevcut duruma daha yakın ve daha doğru bir seçim olur belki. Kimilerine göre Avrupa’dan dalga dalga yayılan bir moda, hastalık, vazgeçilemezlik durumu. Evlensek de ayrılsak da, âşık da olsak, o kavurucu duyguyu hiç tatmasak da, ölmeden bir çekirdek ailemiz olsa da olmasa da, geçmişte kalan şarkıyı mırıldanır gibi söylersek, hep yalnızlık var sonunda. Peki iyi ama ıssızlık. Onu tarif edebilir mi insan? Korkaklık belki, cesur olamamak, zamanın adamı olmak. Ama ıssızlık, onu böyle iki ağlak sahneyle anlatıp geçmeli mi? Bizim bölünmüşlüğümüz, Batı’nın mürekkebini yalarken Doğu’nun tozunu yuta yuta yarılmışlığımız, bizim yaralarımız, kadınların yaraları, erkeklerin, bizim erkeklerimizin yaraları, şiddetle büyüyen, şişen neredeyse evrene sığmayacak ruhlarımız, ruhlarımıza vurulan bıçak yaraları, tarihle aramıza atılan o büyük ve keskin darbe, dilin aldığı yaralar, bizim dilimizin. “Galet” kelimesini örneğin, sözlükler olmadan anlayamayışımız, hicap kelimesinin yanına uğramayan gençler, hicap duymak kelimesinin derinliğinden yoksun bir halk, sözlüğünde eşanlamlı kelimeleri aradığında uzak kaldığı bir tarihin uçurumuna düşüveren. Öğrenmediğimiz tarih, bir türlü bağ kuramadığımız, arşivleri türlü sebeplerle açılmayan, geç açılan, açılsa da okuyamayadığımız. Issız Adam filmi sayesinde ünlenen sahaflardan birindeyim. İstanbul’un unutulmuş sahafları. Benim memleketimin unutulmuş kitapları. Çağan Irmak diye bir yönetmen çıkmasa hatırlanmayacak olan. Memleketimin unutulmuş yazarları. Ama mahkemelerin unutmadığı. Hapisanelerin, ceza paragraflarının unutmadığı. Hangisinden başlamalı, Sinop Cezaevi mi, Sabahattin Ali mi, Yaşar Kemal mi, İsmail Beşikçi mi? Benim memleketimin ıssız yazarları. Balık Pazarı’nın sahaflarından Gürsel beye, ‘işler nasıl’ diye soramıyorum bu kez. Kriz bas bas bağırıyor çünkü. Onca zamandır gelir giderim, dükkanlar daha ıssız, memleketimin işadamlarının suratı daha asık, vatandaş daha asabi son günlerde. Kriz zamanı. Ve kriz zamanında bir film. Issızlıktan dem vuran, aşktan, memleketimin mutfaklarından, o mutfaklarda pişen yemeklerden; güya bizi anlatan bir film. Ben de oturuyorum İstanbul’un güzide sinema salonlarından birinde. Bizi bulmak için. Samimiyetle söylüyorum, bize dair bir şeyler bulmak için. Bizim aşklarımıza, bizim kadınlarımıza dair. Salonlar doluyor, Çağan Irmak adına, Türk sineması adına mutlu oluyorum gerçi. Ama sormadan da edemiyorum. Biz bu muyuz, böyle yüzeysel seven kadınlar ve adamlar, mantarla etin sotelendiği steril mutfaklar. Acaba onların mutfağında en son ne zaman bol kimyonlu cız bız, harcı bol kol böreği, zeytinyağlı pırasa, lahana dolması, karnıyarık, poğaça pişti? Filmin Holywood taklidi sahneleri birbirini takip ederken düşünmeden edemiyorum.
Patates, soğan! Evet poğaça. Ben mi gulyabaniyim, benim sağımda solumda oturanlar mı... Benim sokağımda, -ki tarafsız gözlere göre İstanbul’un en modern sokaklarından biri-, hâlâ poğaça satılıyor sabahları, mısırcı geçiyor sonra yazları, kavruk bedenli, ben Anadoluyum diye bağıran gariban simitçiler sabahları zorla itiyorlar üç tekerlekli simit arabalarını, “Ayşe kadın” diye bağırıyor birisi, “patates soğan!” çatlatıyor sokak satıcıları seslerini. Yoksul bir halkın yoksul çocukları. Geçim derdi kokuyor sokaklar. Böyle söylüyor benim gözlerim, gördüklerim. Karaköy, Karaköy’den telaşla vapura binen kalabalıklar, dişleri eksik, tiridi çıkmış Anadolular böyle söylüyor. Zonguldak’ta kömür yataklarında açılan maden işçisi alımı için sıraya giren üniversiteli işsizler. Babalarımız bu madende ölmüştü, bize öncelik verin, biz nasılsa ölüyoruz, diye yalvar yakar olan işsizler böyle söylüyor. Biz seyrettiklerimiz miyiz, seyrettiklerini taklit eden, öyle olmak isteyen, öyle olmanın özlemiyle yaşayan, ama öyle olamayacağı için gözyaşı döken bir halk mı? Bir kere daha düşünüp dürüstçe söyleyebilir misiniz? Neye ağlıyoruz ulus olarak? Olduğumuz mu yoksa olamadığımız hallerimize mi? Bizim büyük ıssızlığımız. Film aslında ucundan dokunuyor meseleye. Annesi hâlâ çizgili torbayla İstanbul’a gelen ve ondan utanan erkekler. Ya da kadınlar. Aynada görmek istemediğimiz kendimiz. Bizim hakikatimiz. Çimen suyu satan kahvelerde bulamadığımız. Avrupa taklidi yazarlarda, yönetmenlerde bulamayacağımız hakikat. “Bizde yoksul insan, kendi hakikatiyle yüzleşmek istemiyor, onun için okumuyor. Yoksa kimse içkisinden kesmiyor, stadyumlar dolup taşıyor” diyor sahaf Gürsel bey. Tam o sırada oturduğu taburenin yanındaki telefon çalıyor. Özel televizyonların birinden arayan muhabir genç kız, İstanbul’un sahaflarından birinde çekim yapmak istediğini beyan edip belli ki kapısından hiç girmediği sahafın adresini soruyor. “Buyrun. Biz burada çok kişiyiz. Sadece ben değil yan yana bilmem kaç tane dükkan, eski kitaplar satıp sizi bekleriz” diyor, muhatap olduğu kitle adına mahcup ve mahzun sahaf Gürsel bey. Bir yenilmişlik duygusu sarıyor dükkanı. Kendi hakikatimizi sorguluyoruz ayrı ayrı köşelerde. Raflardaki kitaplar üstümüze üstümüze geliyor. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Bunun için mi Çağan Irmak’ın mutfağından mantı çıkmıyor, diyorum. Mantı yiyenler, seyrettikleri aynada kendilerini görmeye dayanamadıkları için mi? “Valla onu bunu bilmem ama bana asosyal diyorlar. Dışarı çıkıp kimle konuşacağım ben?” Böyle söyleyip susuyor, kendi ıssızlığına gömülüyor sahaf Gürsel. Ben mi? Ben havuçlu kek satan dükkanların önünden geçerek evime dönüyorum, kendi ıssız duvarlarıma. Sokağımda havuçlu kek satan Nadya, Issız Adam’dan beri moda olduğunu söylüyor havuçlu keklerin. “O filmden beri çok gidiyor bu kekler” diyor ve ekliyor. “Bu arada onlardan o kadar çok ki, annesinden utanan adamlardan”. Annelerimiz. Babalarımız. Bizim acılarımız, bizim hikâyelerimiz. Biz o gaddar aynaya bakmaya ne zaman cesaret edeceğiz? Çağan Irmak’ın ucundan dokunduğu meseleyi, bizim büyük ıssızlığımızı kim anlatacak?