Alsah Blokları - Yedinci Sanat
• 2/4/2008 - Ataerkil kapitalist erkeğin ölümü
Ataerkil kapitalist erkeğin ölümü
|
'Ara'nın iki oyuncusu Selen Uçer ve Betül Çobanoğlu.
| Ümit Ünal yeni filmi 'Ara'da, tek mekânda on yıla yayılan bir arkadaşlık öyküsünü, izleyiciyi hiç sıkmadan anlatıyor
30/03/2008 (168 defa okundu)
GÜL YAŞARTÜRK (Arşivi)
Ümit Ünal'ın yazıp yönettiği Ara, 44. Altın Portakal Film Festivali'ne kabul edilmemişti. Ünal, Festival Komitesi Başkanı Engin Yiğitgil'e yazdığı mektupta Ara'nın Altın Portakal Film Festivali'ne kabul edilmeyişinin nedenin açıklamasını istemiş, açıklamanın yapılmaması üzerine bundan sonra hiçbir filmini Altın Portakal Film Festivali'ne göndermeyeceğini açıklamıştı. Şimdi festivale kabul edilmeyen filmi izleme ve kendi değerlendirmemizi yapma zamanı. Türk sinemasının en iyi senaristlerinden Ümit Ünal, aynı zamanda yazdıklarını perdeye taşıdığından auteur niteliğine sahip bir yönetmen. Dokuz (2002) ile Ara (Anlat İstanbul'dan çok yönetmenli bir proje olduğu için söz etmiyorum) arasındaki biçimsel ve tematik devamlılık bu özelliğinin yegane kanıtı. Ağırlıklı olarak tek mekânda geçen Dokuz ve Ara (özellikle Ara) klostrofobi, kaçma isteği ve sıkışmışlık duygusu uyandıran filmler. Yönetmen Ara için yaptığı hemen her söyleşisinde ısrarla Dokuz'un basit bir polisiye olmadığını söyledi. Kafka'dan yapılan "ama çıt çıkmıyordu, uğultu bile duyulmuyordu, makine öylesine sessiz çalıştığı için dikkatinizi bile çekmiyordu" alıntısı ile açılan Dokuz, sessiz, huzurlu tabir edilen bir mahallenin sessizliğinin sakladıklarına bakıyordu. Dokuz'un alt metnini kısaca homofobi ve muhafazakârlık olarak ifade edersek, Ara'nınki de 1980 darbesi ile serbest pazara ani geçiş yapan bir kuşağın ruhsal boşluğu, doyumsuzluğudur. Ara'da Ender (Erdem Akakçe) ve Veli (Serhat Tutumluer) çocukken istedikleri oyuncağın dahi alınamadığı bir yokluktan geldikleri için, artık bir oyuncak fabrikası alsalar dahi ruhlarındaki boşluğun hiç dolmayacağından konuşurlar. Filmin afişinde de yazıldığı gibi, "o sızı hiç geçmeyecek biliyor musun, biz hiç doymayacağız" Ayrıca Ara'da Dokuz'daki kadar önplanda olmasa da homofobinin de ciddi biçimde ele alındığı dikkatli gözlerden kaçmayacak.
Maço ve kapitalist Annesi Fransız babası Türk olan, ancak annesini neredeyse hiç tanımamış Gül (Selen Uçer), sevgilisi Ender, Ender'in arkadaşları Veli ve Selda (Betül Çobanoğlu) ile kendisine yeni bir aile kurmaya çalışır. Ender'le ilişkisi reklam çekimleri için kiraladığı babaannesinin evinde başlar. Arkadaş toplantıları, kutlamalar hep bu evde yaşanır. Adeta para makinesi haline gelen bir mekânın, aileye alternatif bir yapı olarak dostluğun ve birlikteliklerin yaşandığı yer olarak kurgulanması çok manidar. Belki de bu nedenle orada başlayan hiçbir şey yürümez, en "kirli" sırlar bu evde ifşa edilir, filmin kötü adamı Ender kendi hırsının ve amaçsızlığının içinde, bu evde mahvolur. Evde çekilen reklamlar kendilerinden sonra gelen sahneleri adeta bir giriş yazısı gibi sunma işlevi görür. Bu anlamda özellikle "yeni başlangıç", "dostluk" ve "beyaz" temalı reklamlar ne kadar pembe bir dünya sunuyorsa, Ünal da bize hayatın bir o kadar gerçek ve kirli olduğunu söyler. Tıpkı Dokuz'un mahallesinin sahte huzuru gibi. Evlilikler ve ilişkiler, kimlik bunalımları, saklı sırlar, dostluklar, -kaba tabirle- kazık atmak, "kim" olduğunu saklamak üzerine kurulur. Ve kuşkusuz hayatta üzerimize giydiklerimizin beyazlığı değil ruhlarımızın yorgunluğu daha önemli bir sorundur. Ara'da, kapitalist erkek egemene dair ne varsa Ender karakterinde toplandığı muhakkak. Ender vahşi, duygusuz, maço bir kapitalist olarak filmin kötüsü. Filmin başlarında gey olmaya dair fütursuzca yaptığı konuşma Ender'in homofobisini ortaya koyar nitelikte. Ender bu sahnede, izleyicinin de yansıtıldığı bir ayna işlevi görüyor aslında. 1980'li yıllarda televizyonun kült kahramanı olan "Shogun"ın eşcinsel olmasının imkansızlığı üzerine söyledikleri, içimizdeki homofobiyi harekete geçirerek bütün izleyicileri güldürmeyi başarır. "Shogun" gibi bir erkeklik sembolünün gey olması mümkün müdür? O da geyse artık herkes gey olabilir! Tıpkı muhtemel bir uzaylı istilasında kimin uzaylı olduğunu bilemeyeceğimiz için herkesten şüphe etmemiz gibi. Böylesi bir atmosferde Veli'nin ortağı ve en yakın arkadaşı olan Ender'e gey olduğunu açıklamaması oldukça anlaşılır bir tavırdır. Veli cinsel yönelimini, yarı Fransız olarak kabul edebileceğimiz, hayatının bir bölümünü Fransa'da geçirmiş Gül'e açıklar. Ender'in çevresindeki insanlar üzerinde kurduğu baskıcı, yıpratıcı ilişki Selda'ya verdiği "hediye" ile kendini telafi eder. Selda ve Veli ilişkisi düşünüldüğünde Ender'in bu ilişkiye "hediyesi" belki de hayatı boyunca yaptığı en güzel şeydir. Ara, kurgusal anlamda öykünün sonlandığı yerde bitmez, geriye, dört kahramanın birlikte 2000'e girdikleri yılbaşı gecesine döner. Dörtlünün "sahte" mutluluğunu geride bırakarak sokağa çıkar kamera. Arada kalmışlıktan kurtulmanın, aramanın çaresi dışarısıdır. Tek mekânda on yıla yayılan bir arkadaşlık öyküsünü izleyiciyi hiç sıkmadan ve üstelik biçim konusunda denemeler yaparak, yenilikler getirerek anlatmak çok önemli bir çaba. Türk sinemasında erkek egemeni ve muhafazakârlığı sorgulayan, Türkiye toplumunun homofobik yapısını ortaya koymaya çalışan ender yönetmenlerden biri olan Ümit Ünal'ın bu çabasının kesinlikle ilgiyi hak ettiğini söylemek gerek. |
Yorum (0) :: Bağlantı
|
• 13/12/2007 - 'Fatih Akın bir buzkıran, biz de onun arkasından geliyoruz'
'Fatih Akın bir buzkıran, biz de onun arkasından geliyoruz'
|
İlk filmini çeken Nuran David Çalış, İstanbul'dan Almanya'ya göç eden Ermeni-Musevi bir ailenin oğlu.
| Bursa İpekyolu Film Festivali'nde gösterilen 'Annem, Ağabeyim ve Ben'le beğeni toplayan Nuran David Çalış, "Almanya buz denizi. Fatih Akın da o buzları yararak ilerleyen koca bir gemi. Biz onun açtığı yoldan gidiyoruz. O olmasa bizi ciddiye almazlardı' diyor
11/12/2007 (614 kişi okudu)
ERKAN AKTUĞ (Arşivi)
BURSA - Nuran David Çalış (Calis)... Bu ismi bir kenara not edin! İddia ediyoruz ki bundan sonra bu ismi daha çok duyacaksınız... Doğrusu, Nuran David Çalış ismini ilk kez Bursa İpek Yolu Film Festivali'nin programı açıklandığında duyduk. İlk filmi 'Annem, Ağabeyim ve Ben', festivalde 'ilk film'lerin yarıştığı Altın Karagöz uluslararası yarışma bölümünde yer alıyordu. Önce filmin başrolündeki Türkçe isimler Erhan Emre ve Kurt Onur İpekkaya dikkatimizi çekti. Filmin konu özetinde Türkiye'yle ilgili bir bilgi yoktu ama, kısaca Almanya'da yaşayan sinema tutkunu Ermeni asıllı bir gencin hikâyesini anlatıyordu. Kısa bir Google aramasından sonra Almanca sitelerde Çalış'ın Türkiye'den göç etmiş Ermeni-Musevi bir ailenin oğlu olduğu bilgisine ulaştık: İsmi Fatih Akın, Feridun Zaimoğlu gibi Almanya'da önemli başarılara imza atmış Türkiye kökenli isimlerin yanında anılıyordu. Merakımız daha da arttı. Sonunda merakımızı Bursa'da giderdik; hem filmi izleyerek, hem de Bursa'da bulunan Nuran David Çalış'la konuşarak... Girişteki iddialı cümleyi bize kurduransa Çalış'ın filminin bizde bıraktığı hissiyat. 'Altın Karagöz' alırsa şaşırmayacağız yani. Nuran David Çalış için çokkültürlü demek sanki biraz eksik kalıyor. "Ben bir kokteylim" diyor, "Her şeyin en iyisi bana katılmış." Çalış'ın anne tarafı 1600'lerde İspanya'dan sürgün edilen ve dönemin Osmanlı padişahının İstanbul'da kucak açtığı Seferad Yahudilerinden. Babası yüzyıllardır İstanbul'da yaşayan Ermeni kökenli bir aileden. Çalış'ın ailesi 1961 yılında Almanya Bielefeld'e taşınmış. Türkçe konuştuğumuz Çalış doğma büyüme Almanyalı. Türkçeyi duyduğu konuşmalardan, kulak dolgunluğuyla öğrenmiş. Münih'te Otto-Falkenberg-School'da tiyatro yönetmenliği okurken bir yandan da Kammerspiele Munisch'te yardımcı yönetmen olarak çalışmış. 2000- 2002 arasında hip hop grupları için klipler çekmiş. Şimdilerde tiyatro ve sinemayı birlikte yürütüyor. 'Annem, Ağabeyim ve Ben' filmi Çalış'ın yaşamından derin izler taşıyor: Dul annesi ve küçük kardeşiyle yaşayan 23 yaşındaki Ermeni Areg, Almanca konuşur, kendini Alman gibi görür. Areg'in en büyük amacı ise film okuluna gitmektir. Annesi ise sadece Ermenice konuşur, Areg'e Ermeni bir eş bulmaya çalışır ve anavatanı Ermenistan'a dönmek dışında bir şey istemez. Annesinin ileri derecede şeker hastası olduğunu çok sonra öğrenen Aleg, ilgilenmek zorunda olduğu annesi, film okuluna gitme hayalleri ve Alman sevgilisi arasında yolunu çizmeye çalışır... "Ben de Areg gibiydim" diyor Nuran David Çalış, "Ermeni kültürüyle hiç alakam yoktu. Annem şeker hastasıydı ve onunla ilgilenirken tanımaya, 'Ben kimim?' diye sormaya başladım. Babam 16 sene önce, ben 18 yaşındayken öldü. O dönemde annemle çok birbirimize düştük. O benim hayatımı daha çok önemsemeye başladı. 18 yaşında birdenbire çok büyük mesuliyetler yüklendi bana, çok zordu hakikaten. Genç yaşta dul kalmıştı, şeker hastasıydı. Ben bir taraftan annemin hayatını nasıl rahat ettiririm diye düşünürken bir yandan da Bielefeld'i bırakmak, Münih'e gitmek, uzaklaşmak, tiyatro okumak istiyordum. Annem çok istemiyordu, liseden çok iyi notla mezun olmuştum, istesem hukuk ya da tıp okuyabilirdim. Bütün bunları filmin içine yedirdim." Çalış'ın ailesi hiç Ermenistan'a gitmemiş. Kendisi de filme kadar gitmemişti. "Hepsi diyordu 'Biz Ermeniyiz' diye. Ben de 'Tamam, tamam' diye geçiştiriyordum. Sonra bir gideyim bakayım nasıl bir yerdir dedim. Ermenice konuşamıyorum, Ermenistan'da turist gibiydim." Çalış filmde Ermeni anneyi oynayan Lida Zakaryan'ı da Ermenistan'da bir lokantada bulmuş. Kamerayla küçük bir casting çalışması yapmış. "Ermenice konuşuyordu ve ben anlamıyordum. Süper dedim, filmde de böyle zaten." Çalış'ın filminde annenin Ermenice konuşmaları altyazı olarak çevrilmiyor. Bunu anneyle oğul arasındaki farklı dünyalara vurgu yapmak için özellikle tercih etmiş Çalış. Tabii yapımcıları buna ikna etmek için epey ter dökmüş. "Seyirci duygulardan hissedecekti. Ayrıca cevaplardan da anlaşılıyor. Ana oğul arasındaki böyle problemleri herkes bilir." Nuran David Çalış'a son olarak Fatih Akın'ı soruyoruz. "O çok büyük bir yetenek, en büyüklerden, saygıyla bakılan insanlardan" diyor ve ekliyor: "Almanya'yı bir buz denizi olarak düşünün. Fatih Akın da o buz denizinde buzları yararak ilerleyen kocaman bir gemi. Fatih Akın, Feridun Zaimoğlu... Onlar buzu kırmasalardı bizim gibileri ciddiye almazlardı, duymamazlıktan gelirlerdi. Bakıyorlar Fatih Akın'ın filmleri Berlin'de, Cannes'da, Oscar'da... Birdenbire büyük bir motivasyon oldu. Bizi dinlemeye başladılar."
İpek Yolu kervanı sağlam adımlarla... Bu sene ikincisi düzenlenen Bursa İpek Yolu Film Festivali, sağlam adımlarla Türkiye'deki hatırı sayılır film festivalleri arasındaki yerini belirginleştiriyor. 13 Aralık'a kadar devam edecek festivalin geçen cuma yapılan açılışı hayli görkemliydi. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın da katıldığı açılış törenini Fadik Sevin Atasoy sundu, Şevval Sam şarkılarıyla geceye renk kattı. Fatma Girik, onur ödülünü bir hayranı olan yönetmen Çağan Irmak'ın elinden aldı. Festival, bu sene aralarında Halil Ergün, Ali Özgentürk, Aykut Oray, Sırrı Süreyya Önder, Yılmaz Köksal, Ruhi Sarı, Şerif Sezer'in de olduğu 300'ü aşkın konuğu Bursa'da ağırlıyor. Sinema atölyeleri, yedi ayrı mekâna yayılan film gösterimleriyle tüm Bursa'yı kucaklayan festivalin tek eksiği, festival havasının solunduğu ana mekân Tayyare Kültür'ün yetersiz kalması. Ancak önümüzdeki yıllarda bu sorun da çözülecek. Merinos fabrikasının yerinde dev bir kültür kompleksi yükseliyor. Festival kapsamında bir de ödüllü ulusal uzun metraj film yarışması düzenlenirse İpek Yolu çıtayı iyice yükseltir. |
Yorum (0) :: Bağlantı
|
• 1/12/2007 - Yumurta Yusuf ile Ayla ile Zehra / Cüneyt Cebenoyan
|
Cüneyt Cebenoyan |
|
|
|
| Yumurta |
16/11/07 |
|
Yusuf ile Ayla ile Zehra
Yumurta kendinden ve hayattan pek bir beklentisi kalmamış eski şair/yeni sahaf Yusuf'un (Nejat İşler) bir anlamda yeniden doğuşunu, bir yerlere ve birilerine yeniden bağlanmayı öğrenişini konu alıyor. Filmin iki önemli kişisi daha var. Birisini, Zehra'yı sadece bir kez, filmin başında öbür dünyaya, mezarlığa doğru yürürken görüyoruz (kavak ağaçlarının silueti gerçekten bir başka dünya izlenimi veriyor). Yusuf'un annesi Zehra ölümüyle sahneden çekilmiyor, tam tersine Yusuf'un kaderini belirleyecek denli hayata müdahil oluyor. Diğer önemli kişi ise Zehra anayla birlikte yaşayan Ayla (Saadet Işıl Ak-soy). Liseyi yeni bitirmiş, üniversite sınavlarına hazırlanan Ayla'nın kendi ailesi hakkında bilgi sahibi olamıyoruz. Ayla, Zehra ananın ruhunun bu dünyadaki temsilcisi gibi, onun isteklerinin yerine getirilmesini sağlıyor. Ve böyle yaparak hem kendinin hem de Yusuf'un kaderini tayin ediyor. Kısacası filmin asıl kahramanı bir anlamda gözle görülmeyen, yaşamayan biri, bir ruh, Zehra ananın ruhu. Ama Zehra'nın ölüsü bile Yusuf'tan daha canlı.
Yusuf'u ilk kez sahaf dükkânında/evinde görüyoruz. Filmin bence en başarısız sahnesi bu. Gerçeklik duygusu bu sahnedeki kadar başka hiçbir bölümde eksik değil. Yusuf dükkân evinde kapıyı kilidemeden, kepenk indirmeden, uyku ilacı niyetine içtiği şarabını içip yatmaya hazırlanırken, genç ve seksi bir kadın girer içeri. Şarapçılar bile şişelerini bir kesekağıdma sarar ama bu seksi kadın geceleyin elinde şarap şişesini açıkta tutarak dolaşabilmektedir görünüşe göre. Yusuf ne bu elinde fallik bir nesne tutan kadınla ne de ondan kazanabileceği parayla ilgilidir. Sahne gerçeklik duygusundan yoksun olsa da Yusuf'un her şeye il-gisizleşmiş halini ekonomik bir şekilde özetler. Aynı gece annesinin ölüm haberini de alan Yusuf cenazeye katılmak için kasabası Tire'ye geri döner.
KABUĞU ÇATLATMASI ZAMAN ALACAK Yusuf'un yeniden doğumu da ilk doğumunun gerçekleştiği bu kasabada ana ocağında gerçekleşecektir. Ama sancısız doğum olmaz; Yusuf'un da düştüğü kuyudan çıkması, yumurtasının kabuğunu çatlatması zaman alacaktır. Yusuf'un yokluğunda Zehra Ana Yusuf'u yaşatmıştır. Yusuf adına arkadaşlarına hediyeler (Yusuf'un yayımlanan ödül de kazanmış olan tek kitabını, Ayla'ya kazak) göndermiştir. Yusuf böylece çok sıcak bir ilgiyle karşılaşır. Fakat yine filmde kafa karıştıran bir şey var: Bir sahnede Yusuf'u epilepsi (ya da narkolepsi) krizi geçirirken görürüz. Bu da şu soruyu sordurur: Yusuf'un beyninde yaşadıklarını, yaptıklarını unutmasına neden olan fiziksel bir hasar mı var? Eski sevgilisiyle buluştuğunda Tire'ye dair söylediklerini inkâr etmesi bu hafıza hasarının (gönderdiği hediyeleri hatırlamaması gibi) başka bir göstergesi midir yoksa iki kişinin geçmişi farklı yaşatıyor olmalarından mı kaynaklanır?
Yusuf İstanbul'a bir an önce geri döneceğini söylese de bir türlü dönemez. Annesinin adağını yerine getirir nihayetinde. Koçu almak için çıktıkları yolculuk Ayla'yla Yusuf arasında bir yakınlaşmayı da başlatır. Zaten Zehra'nın adağı da anlaşılan budur. (Kaplanoğlu vejateryen olmak gerektiğini de mi söylüyor acaba bize? Filmin başında vejateryen yemekleriyle ilgili kitap arayan kız, ölümüne gitmeye can havliyle direnmeye çalışan koç, bir kadın ordusunun kurbanı parçalara ayırması...)
FİLMİN EN 'DÜNYEVİ' BÖLÜMÜ Yine hedefine tam ulaşamayan bir sahnede Yusuf geri dönemeyeceğini kani olur. Bir çoban köpeği Yusuf'un uzaklaşmasını engeller. Ama köpek fazla dost canlısı göründüğünden bu sahnenin dramatik etkisi yeterince güçlü değil.
Nihayetinde iyi çekilmiş ve iyi oynanmış (Nejat İşler çok çok iyi) bir film Yumurta. Diyaloglar da iyi yazılmış. Ama Kaplanoğlu'nun zamana (filmde sık sık saat görüyoruz ya da tiktakını duyuyoruz) ve metafiziğe dair söylemeye çalıştıklarını çok da iyi ifade ettiğini düşünmüyorum ya da ben bu konulara uzağım. Yusuf'un Ayla'yla yakınlaşması da yeterince güçlü bir etki uyandırmıyor. Bu iki insan arasında çok ama çok mesafe var aşılacak ve bunu başarmaları çok da mümkün görünmüyor. Yani Yusuf'un yeniden doğuşunda da bir sorun var. Ayla'ya gelince, bu kasabalı kızın kişiliğinde insanı saran bir şey yok. Yusuf zaten üçlemenin ana karakteri olduğu için, Ayla o kadar da önemli değil. Yusuf'un yaşadıkları inandırıcı ama onu da çok tanımıyoruz sonuçta. Zaten filmde en güçlü irade sahibi kişi başta da söylemiştik, bir ruh, Zehra'nın ruhu. E, onu da göremiyoruz haliyle.
Zehra'dan bağımsız yan karakterlerden elektrikçi Haluk'un (Ufuk Bayraktar), Yusuf'la girdiği kıskançlık yüklü ilişki belki de filmin en dünyevi bölümünü oluşturuyor. Sanırım bu yüzden filmin en sevdiğim anı Haluk'un Yusuf'un hafızasını aşağıladığı sahne oldu.
Yönetmen: Semih Kaplanoğlu Oyuncular: Nejat işler, Saadet Işıl Aksoy, Ufuk Bayraktar, Tülin Özen Türü: Kurmaca Ülke: Türkiye, Yunanistan
* * * Suç, şöhret ve paranoya Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı o kadar 'güzel' bir film ki, sinemadan çıktığınızda acaba bu yıl gördüğüm en iyi film bu muydu diyebiliyorsunuz. Filmin her karesi özenle ışıklandırılmış, her çerçevesi özenle seçilmiş, müziği ise Warren Ellis ve Nick Cave'in imzasını taşıyor; hüzünlü ve nefis. Brad Pitt iyi oynamış Jesse Ja-mes'i, Casey Afflect de Robert Ford'u. Aslında Afflect'in oyununda adlandırması zor bir şey var (New York Times eleştirmeni "karakteri aptal, aktörü zeki ve hünerli gösteren oyunculuk" demiş), çok mu iyi yoksa gösterişçi mi adlandırması zor. Ama film boyunca izlediğiniz güzelliği zedelememesi için kovmaya çalıştığınız kurtçuk beyninizi kemirmeye devam ediyor: Kendimi kandırıyor muyum? Bu film o kadar da iyi değil mi yoksa?
SAHNELERDEKİ OLAĞANÜSTÜ ESTETİK Ama ben değil miyim 'Kasap'tan (Chopper; 2000) beri Andrew Dominik ne zaman yeni bir film çekecek diye heyecanla bekleyen? Imdb'ye arada sırada girip bu adam ne yapıyor acaba diye bakan? 'Taksi Şoförü'nün bir ardılı vardıysa o da 'Kasap'tı ve Dominik'i ilk filmiyle takip edilmesi gereken yönetmenler listeme sokmuştu. Yani Domi-nik'in ikinci filmini çok beğenmeyi çok bekliyordum doğrusu.
Ama beynimi kemikurt maalesef haklı galiba. Çok güzel ama göründüğü kadar derin bir film değil KRFJJS. Ben bütün uzunluğuna rağmen çok az sıkıldım. Başlarda biraz zorlanmakla birlikte filmi ilgiyle de izledim. Ama vaat ettiği derinliğe ulaşamayan bir film olduğu da doğru ne yazık ki. KFFJJS bir western ama bir aksiyon filmi değil. Suç, şöhret, hayranlık ve paranoya üzerine psikolojik bir film. Amerikan tarihinin kimilerince iyi kimilerince manyakça kötü bir kahramanı olan Jesse James'in son aylarını anlatıyor. Son soygunundan sonra, sahte kimlik altında paranoyak bir hayat süren ve çetesinin eski elemanlarının kendisini satmasından korkan James ile onun en büyük fanı Robert Ford arasındaki ilişkiye odaklanıyor film. James'in politik bir kimliği de var, onu halkın gözünde Robin Hood gibi bir kahraman yapan ama bu yönetmen Dominik'i hiç ilgilendirmiyor. Tıpkı 'Kasap' filminde olduğu gibi suç ve şöhret Dominik'i asıl ilgilendiren. İşin ilginci 'Kasap' filmininin konu aldığı Avustralyalı katilin 'Arkadaşlarınızı Vurup İnsanları Eddleme Sanatı' adlı bir kitabı var ki, Robert Ford'un hayatını özediyor gibi başlığıyla. John Lennon cinayetini de düşündüren bu hayranlık ve hayran olduğu kişiyi yok etme psikozu üzerine kendimi pek de aydınlanmış hissetmiyorum filmden sonra. Ama filme ilgisiz kalmayın ve sinemada izleyin. Gerçekten kimi sahneleri olağanüstü bir estetiğe sahip.
Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı Orijinal Adı: The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford Yönetmen: Andrew Dominik Türü: Aksiyon, Western, Dram Ülke: ABD |
| ««Geri Dön | Başa Dön |
 |
|
Yorum (0) :: Bağlantı
|
• 24/11/2007 - Saklı yönetmenin saklı yüzleri
Saklı yönetmenin saklı yüzleri Ani Ceylan Hazinedar ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ın yönetmeni Handan İpekçi’nin yeni filmi ‘Saklı Yüzler’ bugün gösterime giriyor. Handan İpekçi’nin son filmi ‘Saklı Yüzler’ bugün gösterime giriyor. ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ filmiyle tanıdığımız ve bu filmle Antalya Altın Portakal’ı almaya hak kazanan Handan İpekçi, bu son filminde “töre cinayetleri”ni anlatmayı seçmiş. Her filminin senaryosu, yapımcılığı ve yönetmenliği kendisine ait olan İpekçi, bu filmde de bu kuralı iki Alman yapımcıyı da ekleyerek sürdürüyor. Saklı Yüzler, yüzünü gizleyen pek çok insanın öyküsünü, zaman anlayışını parçalara bölerek anlatmayı seçen bir film. Dünya sinemasında pek çok örneğini gördüğümüz bu üslubu Handan İpekçi’nin de layıkıyla yerine getirdiğini söylemek yanlış olmaz. Bu zaman anlayışını kullanarak, her gün izlenen ‘lineer’ zaman anlayışıyla çekilen töre cinayeti konulu dizilerle arasındaki ilişkiyi yok eden yönetmen, hikayenin fazlalıkları ve montajın zayıf kalışı yüzünden zaman zaman bu dizilere benzer bir havaya sahip olmuyor değil. Bundan önce de hakkında çok konuşulan ama bir türlü anlaşılamayan konuları seçen yönetmen, Büyük Adam Küçük Aşk’ta ; Kürt sorununu, hiç kimsenin bakmadığı bir yerden bakarak anlatmayı seçmişti. Saklı Yüzler de bunun iyi örneklerinden biri ama eksiklikleriyle. Oyuncu seçimi konusunda titiz davrandığına inandığım İpekçi’nin, neden başroldeki ağayı İstanbul’dan seçtiğini ve ona bir de şive konuşturduğunu hâlâ anlayabilmiş değilim. Seyircinin üzerinde yabancılaştırıcı bir etkiye sahip olan bu durum, duygunun sekteye uğradığı bir sinemasallık ortaya çıkarmış. Sinematografik açıdan belgesel ve kurmacanın, hatta iki belgesel ya da iki kurmaca hikayenin anlatıldığı Saklı Yüzler, görüntü estetiğiyle de bunu verebilen bir film. İki ayrı yönetmeni (Handan İpekçi ve filmdeki yönetmen) iki ayrı kamerayla seyirciye sunan İpekçi, 35 mm ve DV cam kameranın uyumunu çok titiz bir çalışmayla ortaya koymuşa benziyor. Teknik anlamda kendine özgü bir yapısı olan film, action sahnelerinde bunu bir Amerikan filmine dönüştürünce, oyunculukta yaşanan yabancılaşmanın görüntüde de yaşanması kaçınılmaz oluyor. Saklı oyuncular Gerçek hayatta da yüzlerini pek tanımadığımız oyunculardan kurulu bir film Saklı Yüzler. Başrolünü ilk kez bir sinema filminde oynayan Şenay Aydın’ın (Zühre) canlandırdığı film, Aydın’ın ileride iyi işlere imza atacağının da göstergesi. Ancak İpekçi’nin, Aydın’ın yüzünden yeterince faydalanamaması ve ona daha çok uzun diyaloglar oynatması, daha ilk oyunculuk denemesinde Aydın’ı da sekteye uğratmışa benziyor. Hakkında ölüm fermanı verilen Zühre’nin abisi rolünü canlandıran Mimar Sinan Devlet Konservatuvarı Oyunculuk Bölümü mezunu Berk Hakman ise bu zamana kadar televizyon dizilerinde gördüğümüz halinden tamamen çıkmış ve adeta bir Kieslowski filmi kahramanına dönüşmüş İpekçi’nin filminde. Filmin ana karakteri olmamasına rağmen, trajik bir biçimde elleri hep kanlı olan (ablasının çocuğunu öldürmüş ve aşiretin bütün cinayetlerini üstlenmiştir) oyuncu, öldürmenin anlamı ya da anlamsızlığını filmde tek başına anlatabilecek bir yeteneğe sahip. Filmin ana karakteri olabilecekken, yan rol olarak gördüğümüz oyuncuyu, yönetmenin biraz daha merkeze taşımasıyla filmin, seyrinin tamamen değişeceğini ve TV dizilerinden farklı bir töre konusunun işleneceğini söylemek mümkün. Filmin içinde töre cinayetleri konulu bir belgesel çeken yönetmeni canlandıran Cem Bender’in ise, İstanbullu bir yönetmen olarak gayet başarılıyken, konu köye dönünce köydeki çoban aileden birini canlandırması akıllara zarar bir görüntüye dönüşüyor. Handan İpekçi, minimal bir anlayışla çok büyük bir konuyu anlatabilmek varken, hikayeyi de konu kadar karmaşık hale getirince, filmin temel derdi geri planda kalıyor. Böyle olunca da film, tek bir kadının nasıl töreye kurban gittiğini anlatmakla yetiniyor. Handan İpekçi’yi konunun dışında bırakarak söylersek, günlük gazetelerin hemen hepsinde ve her akşam TV dizilerinde gördüğümüz töre cinayetlerine yaklaşım (sadece törenin uygulandığı aile bireylerinin tekil öykülerini bir duygusallık kisvesi ardından pembe dizi formuna dönüştürerek anlatmak), Türkiye’de bugüne kadar töre cinayetlerinin ne olduğunu hâlâ kimseye anlatabilmiş değil. Bunun yanında yapılmak istenen, bu cinayetleri açıklığa kavuşturmaktan çok, eğitimsizlikle, cahillikle ya da kızların okumamasıyla bunun üstünü kapatmak. İpekçi’nin niyetinin çok daha iyi olduğuna ve kendisinin gerçekten de hissederek anlattığına inandığım bu hikaye, böyle bir ülkede atılan en önemli adımlardan biri kanımca. Kürtlerin hikayelerini anlatmayı seçecek kadar duyarlı ve cesaretli olan İpekçi, umarım Türk sinemasında bu zamana kadar pek işlen(e)memiş bu gibi konuları anlatmaya devam eder. İyi seyirler... anicebe@yahoo.de
Evrensel, 23/11/2007 |
Yorum (0) :: Bağlantı
|
|