Bu dünyada ‘Hayat Var’ mı?..

1/4/2009 · Kategori: Film

Bu dünyada ‘Hayat Var’ mı?..

Bu dünyada ‘Hayat Var’ mı?..

Alman ZDF kanalının muhabiri, ‘Hayat Var’ın kahramanını ‘yaralı bir hayvana’ benzetmiş.

27/03/2009

‘Hayat Var’, 13 yaşında bir kızın üzerine üzerine gelen hayatın öyküsünü anlatıyor. Reha Erdem imzalı yapım, güzel kadrajları, rahatsız edici anları ve gerçekçi tavrıyla sezonun en iyi Türk filmi. ‘Hayat Var’ın başrolünde Elit İşcan var

<_script /><_script />UĞUR VARDAN (Arşivi)

 

 

 FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

HAZMI ZOR ŞEKERLEME...ERMAN ATA UNCU'NUN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

SANCILI VE AŞKSIZ...SEVİN OKYAY'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

 

Kartvizitinin bir yanına (ki en önemli yandır o) ‘auteur’ (yaratıcı) sıfatını yerleştirdiğimiz yönetmenlerin, dertlerinin ne olduğunu kavramaya çalışırken, çoğu kez önceki filmlerinden geride kalan ayak izlerini takip ederiz. Kuşkusuz bir eleştirmen de, her yeni sınavda bahsi olunan yönetmenin filmlerine ilişkin, kendi yazdıklarına göz atar. Dolayısıyla Reha Erdem ve son çalışması ‘Hayat Var’ özelinde, hem yönetmenin, hem de kendi karaladıklarımın izini takip etmek istiyorum, izninizle. Üstadın (orta kuşak mensubudur ama yine de kaanatimce ‘üstat’ unvanını çoktan hak etmiştir kendileri) iki önceki çalışması ‘Korkuyorum Anne’nin minik karakteri Çetin, film boyunca sünnetçi amcalardan uzak durmaya çalışıyordu. Bu, bana kalırsa bir erkeklik travmasından öte, aslında büyümemekle ilgili bir karardı. Sünnet olmayacak, erkekliğe adım atmayacak ve hep çocuk kalmanın yollarını arayacaktı. Sonraki adım olan ‘Beş Vakit’in iki küçük erkek kahramanı Ömer ve Yakup ise, Çetin’in aksine bir an önce büyümeye çalışıyordu. Ama onlar için de büyüme yolundaki en büyük engel babalarıydı. İkili, film boyunca bu engeli yıkmak için fırsat kolluyordu. ‘Hayat Var’ın kahramanı olan 13 yaşındaki Hayat’ın (dolayısıyla filme ismini de vermiş oluyor) ise önceki Erdem karakterlerinin yanında tuhaf bir konumu var. Büyümek istiyor, çünkü hayat sahnesinde bir an önce rol kapmanın ve kendi sesini duyurmanın peşinde; büyümek istemiyor, çünkü, hayat çok zor ve tıpkı, önce salıncaktaki yerini, sonra da emziğini aldığı kardeşi kadar tasasız olmayı ve ilgi görmeyi düşlüyor. Öte yandan etrafı, onu büyütenler ve küçültenlerle çevrili... Peki ya şimdiki zaman ve şimdiki hali?.. İşte onu, ‘o an’ın parçası olarak kabul eden tek kişi de taşralı bir çırak oluyor.
Reha Erdem, bir genç kızın büyüme hallerine, aslında ilk filmi ‘A Ay’da da değinmişti. Yıllar sonra benzer bir meseleye tekrar göz atar gibi yaparken, bu kez baştan sona bir şiirselliğin peşinde koşan (ki metinleri bile kimi şairlerden ‘borç’ alınmıştı ‘A Ay’ın) bir film yerine, yine yer yer şiirsellikler yakalayan ama asıl olarak vahşi bir orman gibi algılanabilecek bir düzen içinde, masumiyetini kaybeden, daha doğrusu kaybettirilen Hayat’ın öyküsünden pasajlar sunuyor.

Sesi güzel Fener taraftarı
Etrafındaki herkesin kaybetme aşamasına geldiği ya da bu aşamayı çoktan geçtiği bir noktada Hayat, olup bitenleri anlamaya ve kendine de bu düzen içinde bir rol seçmeye çabalıyor. Ayrılmış bir aile yapısı içinde baba, kendini ‘balıkçı’ olarak tanımlıyor ama asıl geçimini kayığıyla Boğaz’dan geçen yüksek tonajlı gemilerin personeline fahişe ayarlayarak sağlıyor. Yatalak dede ise son derece aksi bir karakter ve etrafa kan kusturuyor. Anne ise, baba askerdeyken kararını bir başka ‘devlet kurumu’ndan yana kullanmış, bir polise gönül vermiş ve nihayetinde yeniden evlenip ikinci bir çocuk doğurmuştur. Yakın çevrede oturan tuhaf bir teyzenin (ki ismi Kamile) zaman zaman kol kanat gerdiği Hayat, okulda da çıkışsızdır. Uyumsuzluğu, arkadaşlarının ‘eşek şakaları’, kopya çekmeler derken öğretmeni ve müdürü de onu dışlayanlar arasına katılmış durumdadır. Bu noktada ona ilginç bir yardım eli uzanıyor: ‘Sesi güzel’ bir ‘Fenerbahçe taraftarı’... Okul yolunun üzerindeki bir atölyede çalışır, bağrıyanık türküler söyler ve en önemlisi ‘İstanbullu’ değildir. Belki de Hayat biraz da bu özelliğiyle ona güvenir, çünkü dedesi, yattığı yerden verdiği ‘hayat dersleri’nin birinde, bu şehirde hep dışardan gelenlerin zengin olduğunu, kendileri gibi bilmemkaç kuşak İstanbulluların ise süründüğünden bahsetmiştir.

Fikret’in ‘Sis’ini hatırlarken
‘Hayat Var’, enfes iskele görüntüleriyle açılıyor ama güzellik sadece o noktada kalmıyor, son derece estetik kadrajlar, bütün bir film boyunca sürüyor. Lakin bunca ‘görüntüsel’ güzelliğe inat, film çok da ‘güzel’ şeyler anlatmıyor. Karamsar, acımasız, gerçekçi ve sert bir dünyanın tasvirine soyunuyor. Bu noktada insan şunu da düşünüyor elbet, ‘A Ay’ın çekildiği zamanla, ‘Hayat Var’ın çekildiği zaman arasında, dünyanın daha da kötüye gittiği muhakkak. Bu filmleri çeken yönetmenin de, bu gidişata yönelik öfkesi, hikâyesine yansımış. Reha Erdem, filmde reji ve senaryonun yanında ‘ses tasarımı’nı da üstlenmiş. Bu da sanki, ruh ve vicdanındaki öfkenin, seslere de yansımasına, Hayat’ın üzerine üzerine gelen ‘hayat’ın acımasızlığının ve ‘puşt’luğunun, bir anlamda somuta dönüşmesine vesile olmuş. Hindinin ‘glu glu’su, uçakların gürültüsü, babanın hediye olarak getirdiği oyuncağın kâbus ötesi ‘cıngılı’, yüksek tonajlı gemilerin düdük sesleri, sirenler vs., aslında çoğu kez bir su kenarı yerleşmesinde geçen öykünün, huzur veren görüntülerini bozan başlıca unsurlar. Öte yandan Hayat’ın, zaman zaman ‘hırıltılarına’ başvurarak bir dil geliştirmesi ve etrafıyla böylesi bir yöntemle iletişim kurmaya çalışması da, bence senaryonun en zekice buluşlarından biri olmuş (Yönetmenin Altyazı dergisindeki söyleşisinden öğreniyoruz ki, Alman ZDF kanalında kendisiyle konuşan bir muhabir, Hayat’ı yaralı bir hayvana benzetmiş. Bu tasvire biraz da bu hırıltıların neden olduğu kanısındayım).
Reha Erdem, geçmişinde bize hep başka bir İstanbul’dan pasajlar sunmuştu. ‘Kaç Para Kaç’ta da, ‘Korkuyorum Anne’de de... ‘Hayat Var’, kuşkusuz Boğaz sahneleri itibarıyla bildik İstanbul siluetinden kaçamıyor, yine de ‘Yeditepeli şehir’ film boyunca sadece fonda kendini hatırlatıyor. Yani sözün özü İstanbul, bir Reha Erdem filminde yine bambaşka perspektifleriyle karşımıza geliyor. Lakin beni kişisel olarak filmde en çok muhteşem ‘sisli’ sahneler vurdu. Bu noktada bir ‘Mekteb-i Sultani’li olarak Erdem, Tevfik Fikret’in ‘Sis’ine ve “Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!” dizelerine bir gönderme yapmış diye yazsam, yönetmenin bizatihi kendisi, “İşte tipik bir eleştirmen uydurması (!),” der mi acep?

Hayat budur işte
Oyunculuklara gelince; Hayat, hayatın ağırlığını kaldırmakta zorlansa da onu canlandıran Elit İşcan, koca bir filmin yükünü, bu gencecik yaşında kaldırmayı başarıyor. Umarım sinemamız ona büyüdükçe, kendisini daha da büyütecek doğru rolleri sunar. Erdal Beşikçioğlu da, kendi kuşağının kaybedeni babada, mükemmele yakın bir performans sunuyor. Levend Yılmaz ise ‘Dede’de gayet iyi ama sanki bazı sahnelerde ‘biraz’ abartmış gibi. Keza Erhan Tekin ‘taşralı çırak’ta, Handan Karaadam da Kamile hanımda, başarılı takım oyununun parçası olmayı başarıyor.
Serdar Akar’ın ‘Barda’sındaki tacizciler ‘layık oldukları’ -ve kamuoyu hissiyatına uygun bir- şekilde cezalandırılıyordu. Bu filmin ‘en belirgin tacizcisi’ konumundaki bakkalın ise sadece aynası kırılıyor, yani ucuz kurtuluyor. Hangisi daha gerçekçi, hangisi bizi tatmin ediyor, bilemiyorum. Üstelik gerçek hayat, iki türden örneğini de barındırıyor. Ama ‘Hayat Var’ın sinemamız adına ‘Lolita’ figürüyle en ‘derin’ hesaplaşan film olarak tarihe kalacağı kanısındayım.
Sonuç olarak mükemmel kadrajları, rahatsız ediciliğiyle olağanüstüleşen ses tasarımı ve özellikle Boğaz’da, devasa gemiler arasında slalom yapılarak çekildiğini sandığım sahneleriyle ‘Hayat Var’, 2009’un bence yerli sinema cephesindeki en iyi filmi. Yoruma açık finali ve arabeski yeniden hatırlamamızı (Orhan Gencebay ve Mine Koşan’a saygılar..) sağlayan enfes soundtrack’i de cabası...

Hazmı zor şekerleme

Hayat Var’ın baş oyuncusu Elit İşcan, televizyon dizisi ‘Küçük Kadınlar’da en küçük kız kardeşi oynuyor.

31/03/2009

Reha Erdem’in Berlin Film Festivali’nde gösterilen ve Antalya’dan SİYAD Özel Ödüllü son filmi ‘Hayat Var’ gösterimde. ‘Hayat Var’, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik

<_script /><_script />ERMAN ATA UNCU (Arşivi)

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

BU DÜNYADA 'HAYAT VAR' MI?.. UĞUR VARDAN'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

 

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

 

Ara ara ortaya cep telefonları da çıkmasa, Reha Erdem’in bu hafta gösterime giren, son filmi Hayat Var’ın günümüzde geçtiğini hiç fark etmeyeceğiz. Kostümler, mekânlar belli bir tarihi işaret etmektense dönemler üstü bir İstanbulluluğu yansıtıyor sanki. Tıpkı önceki Erdem filmlerinden A Ay veya Korkuyorum Anne gibi, Hayat Var da, dış etkenlere karşı korunaklı, sınırları keskin hatlarla belirgin bir dünya sunuyor izleyicisine. Erdem’in kostüm seçimleriyle, renk tercihiyle ve seslerle (Hayat Var’ın ses tasarımı da yönetmene ait) sınırlarını belirlediği bir dünya bu.
Hayat Var’ın kahramanı Hayat’ın (Elit İşcan) çevresi, ihlal edilesi sınırlarla çevrili. Zamandan soyutlanmış gibi duran bir Boğaz mahallesinde babası (Erdal Beşikçioğlu) ve yatalak dedesiyle (Levend Yılmaz) beraber yaşıyor. Denizcilere kayığıyla kadın pazarlayan babası, yeni kocası ve ondan olma oğluyla ayrı bir yaşam kuran annesi (Banu Fotocan), tacizcilere karşı savunmasızlığı, Hayat’ın içine kapanmasına, sınırları daraltmasına yol açmış. İletişim kurmaktansa sürekli kendi kendine şarkı mırıldanıyor, okula gidiş, eve dönüş güzergâhı eksenli bir yaşamı var. Hayat’ın boş arsalarda, uzun uzun tek başına oynadığı sahneler bu yüzden genel hissiyatta ayrı bir öneme sahip. Çünkü filmin zamanı, Hayat’ın zaman algısıyla eşleşince, önceki filmlerinden tanıdık Reha Erdem atmosferi de Hayat’ın hikâyesiyle iç içe geçiyor. Cıvıl cıvıl renkler ve bir taciz hikâyesi, babadan bir oyuncak hediye almanın heyecanı ve yatalak, küfürbaz bir dedenin kaprisleriyle yaşamanın güçlüğü... Yeşim Tabak’ın, Korkuyorum Anne için yaptığı “travmalardan şekerleme” tanımını akılda tutarak, Hayat Var için de hazmı zor bir şekerleme diyebiliriz.

Hayat budur...
Hazım zorluğu ne filmin içine girilememesinden ne de başka bir aksaklıktan kaynaklı. Aksine içine bu kadar kolay girilebilen bir hikâyedeki acımasızlık insanı sarsıyor. Erdem’in parlak desenli kostümlerden, patlayan renklerden kurulu atmosferi bir çıkış noktası sunmadıkça, Hayat’ın çıkışsızlığı da daha bir hissediliyor. Filmde kullanılan kederli arabesk klasiklerinin yabancılaştırıcı olduğu kadar hikâyedeki bu tonu yansıtan bir yönü de var. “Bir kapıdan gireceksin/Neler neler göreceksin/Her çileye göğüs gerip/Hayat budur diyeceksin”.
Ama iş, kadere boyun eğmeye gelince filmin çarpıcılığı devreye giriyor. Hayat Var, ne kader kolaycılığına sığınıyor ne de karakterine bir çıkış noktası sunarak izleyicisini rahatlatıyor. Filmin isminde de belirtildiği gibi Hayat Var, ama nerede olduğuna dair biz izleyiciye verilen bir adres yok. Ergenliğini yeni yaşamaya başlamış kahraman, hayatı nerede araması gerektiğini bilemiyor. Tabii dolayısıyla biz de... Çünkü Reha Erdem, kadınlığın eşiğindeki kahramanının travmalarına dışarıdan bakmıyor. O travmaları bir sebep-sonuç ilişkisiyle atlatmaya, böylece bizi ve kahramanını rahatlatmaya çalışmıyor.
Ama bunlara bakıp Hayat Var’ı, “ergen karakterin gözünden travmatik bir hikâye” olarak adlandırmak da yetersiz bir nitelendirme olur. Reha Erdem’in hikâyeye baktığı nokta bu tür ayrımları baştan aşıyor. Onunki, kendi dünyasıyla Hayat’ınkini kesiştirmek üzerine kurulu bir yöntem daha çok. Hayat’ın konumunu rehber edinen ve bunu kendine has bir dünyanın sınırlarını çizmek için kullanan Hayat Var, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik.
Sanki her Erdem filmi birer cam kar küresi. Bu cam kürelerde, zamanın bir yerlerde donup kaldığı, sınırları Erdem’in estetik anlayışıyla çizilmiş, kendi içlerinde tutarlı birer dünya var. Ama düşüp kırılırlarsa seyirciyi allak bullak edeceklerinin de sinyalini veren küreler bunlar. Bu hissiyata en çok, daha önce görülen hiçbir şeye benzemeyen, afallatıcı, ilk Erdem filmi A Ay sahipti. Hazmı zor bir şekerleme olarak Hayat Var da aynı etkiyi yaratmaya aday.


Sancılı ve aşksız

31/03/2009

Reha Erdem'in son filmi 'Hayat Var' da, herşeyi kendi başına halletmeye çalışan, sevgiden yoksun Hayat, Berlin’deki gösterimin ardından söylendiği gibi, sanıcılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı bir hayvana benziyor

<_script /><_script />SEVİN OKYAY (Arşivi)

 

 

 FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

BU DÜNYADA 'HAYAT VAR' MI?.. UĞUR VARDAN'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

HAZMI ZOR ŞEKERLEME...ERMAN ATA UNCU'NUN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN


Deniz kıyısındayız, aslında denizin ta içinde... Kahramanımız Hayat (Elit İşcan), Göksu kıyısında derme çatma ama dışarıdan çok güzel (biraz da tekinsiz) görünen bir evde oturuyor. Balık tutan ve deniz üzerinde küçük bir motorlu tekne ile gerçekleştirilebilecek ufak tefek gayrimeşru işlere de (kaçakçılık, pezevenklik) bulaşmış bir babası (Erdal Beşikçioğlu) var. Bir de, nefes tıkanıklığı yüzünden sürekli oksijen tüpüne ihtiyaç duyan dedesi (Levend Yılmaz). Annesi, besbelli babasını bırakıp gitmiş, bir polisle evli, küçük bir oğlu var. Ara sıra onların evine uğruyor, bazen de Hayat annesine gidiyor.
Orada sevgi bulduğu söylenemez. Buldumcuk olmuş üvey baba ile kızından pek de hoşnut olmayan annenin (Banu Fotocan) aklı fikri küçük oğullarındadır. Yerinden kalkamayan büyükbaba, kıza “Sen bana benziyorsun” diyerek gönlünü almaya, kızı yumuşatmaya çalışır ama, onun da kendisinden başkasını düşündüğü yoktur.
Baba ise, aslında kötü bir baba sayılmaz. ‘My Only Sunshine’ı (Aynı zamanda, filmin İngilizce adı) getirir ona mesela. Kırmızı bebeğin, şarkının sonunda ‘I love you’ demesi ise, filmdeki sevgisizliği büsbütün vurgular. Babası bir gün de anteni ayarlanmadığı için hiçbir şey göstermeyen bir televizyonla çıkagelir. Kıza baskı uygulamadan, özel hayatını uzakta yaşar. ‘Varla yok arası’ bir babadır.
14 yaşında, kadınlığın eşiğindeki Hayat, sevgiden yoksun bir ortamda (Reha Erdem, ‘aşksız’ demeyi tercih ediyor), her şeyi kendi başına halletmeye çalışır. Bu arada, komşuları Kamile’nin tacize varan ilgisinden de zaman zaman şikâyetçi olur. Zaten kadın (Handan Karaadam), kendisi muhtacı himmet bir dede durumundadır. Hayat kapıya gelip babasını soran, perişan haldeki adamdan (Nebil Sayın) bile medet umar. Bir de, babasının onu tekne ile getirip götürdüğü karşı yakada bulunan okulunun civarındaki, yüzü yer yer sarı-laciverte boyalı genç çocuk vardır.
Etrafındakilerin çoğu erkek olsa da, ‘Hayat Var’, bir kadın filmi, hayata kahramanının açısından bakan, onun durduğu yerde duran bir film. Bir kurtulma olmasa bile, bir umut söz konusuysa eğer, o umut da Hayat’tan doğacaktır. Öte yandan kız, hayal kırıklıklarının acısını bahçedeki tombul hindiden çıkarır.
Erdem, her filminde farklı bir şey anlatıyor ya da farklı şekilde anlatıyor. ‘Hayat Var’, onun bir önceki filmi ‘Beş Vakit’ten çok farklı bir film. Buna karşılık, benzerlikleri de var. Esas ortak noktaları ise, ‘Beş Vakit’te küçük bir kız olan Elit İşcan’ın, burada genç kızlığa adım atmak üzere olan bambaşka bir karaktere can vermesi. İşcan bence sinemanın en umut vaat eden genç oyuncusu. Hatta bu filmle büyüklerin arasına girip onların ödüllerini almayı da hak ediyor. Gene de ‘Beş Vakit’i beğenmiş olan izleyiciler, ‘Hayat Var’ı görünce biraz yadırgayabilir. Ama ona bakarsanız, ‘Korkuyorum Anne’nin arkasından da ‘Beş Vakit’i yadırgamışlardı.
‘Hayat Var’ın bir farkı da, Erdem’in en sert, en ürkütücü filmi olması. Bu ürkütücülük, filmin her şeyi anlatmamayı tercih etmesinden kaynaklanıyor. Pek az şey anlattığı bile söylenebilir. Çoğunu seyircisinin yorumuna, algısına bırakıyor. Hatta, filmdeki en önemli/ürkütücü olaylardan biri de, neredeyse bir oldu mu, olmadı mı düzeyinde kalıyor. Tekrarlar da, yönetmenin istediği etkiyi yaratıyor diye düşünüyorum. ‘Hayat Var’ın hem kurgusunu, hem de ses tasarımını Reha Erdem’in yapmış olması boşuna değil. Her ikisi de, seyircinin beklentileriyle oynuyor çünkü. Gerçi ses tasarımı ‘Beş Vakit’te de hayli önem taşıyordu ama, bu filmin en önemli unsurlarından biri. Umulmadık yerlerde, değişik tonlardaki sesler, Hayat’ın küçük harfli hayatı hakkında ipuçları verirken, izleyicinin dikkatini de büsbütün ayakta tutuyor.
Bir de su meselesi var tabii. Reha Erdem’in hem güzel, hem ürkütücü olan, hatta belki de bir ölçüde isimsiz olan İstanbul’u, filmde gerçek bir su şehri. Normalde farkına bu ölçüde varmadığımız su, her şeyi kuşatmış durumda. Kenarındaki evi sanki tehlikeye atıyor, dalgalar heyecan yaratıyor. Daha da önemlisi, şehre sudan bakıyoruz.
Hayat’ın babası küçücük teknesiyle Boğaz’dan geçen tankerlerin yanına yanaşınca, onun da aslında ne kadar savunmasız olduğunu anlıyoruz. Boğaz’ın sularını yarıp geçen tankerler, ilkçağ canavarlarını andırıyor. Kızın kendisi de, Berlin’de çok olumlu tepkiler aldığı gösterimin ardından söyledikleri gibi (Altyazı dergisi), ‘yaralı bir hayvan’a benziyor; sancılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı genç bir hayvana...
Reha Erdem’in son filmi ‘Hayat Var’, Antalya’da seyirci tarafından beğenilen, ama jüri nezdinde hak ettiğini bulamayan filmlerden biriydi. Hiç ödül almadı. Yarışmalı bölümde olmadığı Berlin’de çok beğenildi. Der Tagesspiegel gazetesinden de okur ödülü aldı. Benim gözümde, yılın en iyi filmlerinden biri. Yönetim, hikâye, oyunculuk bir yana (ki hepsini çok beğeniyorum), beni Erdem’in favori görüntü yönetmeni Florent Herry’nin görüntüleri ile ses tasarımı ve oyunbaz kurgu da çok etkiledi. Bir de, Mehtap Tunay’ın kostüm tasarımı. Orhan Gencebay’ın müziği bu hayatlara cuk oturmuş.

SANCILI VE AŞKSIZ...SEVİN OKYAY'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

Bizim büyük ıssızlığımız

12/12/2008 · Kategori: Film

Bizim büyük ıssızlığımız

Bizim büyük ıssızlığımız

‘Issız Adam’.

07/12/2008
<_script /><_script />GÖNÜL KIVILCIM (Arşivi)

Issızlık. Onu tarif edebilir mi insan? Korkaklık belki, cesur olamamak, zamanın adamı olmak. Ama ıssızlık, onu böyle anlatıp geçmeli mi? Bizim bölünmüşlüğümüz, Batı’nın mürekkebini yalarken Doğu’nun tozunu yuta yuta yarılmışlığımız

Hayır ondan söz etmek için değil bu yazı. Çağan Irmak’ın son filminden. Issız adamlar ve kadınlar. Issızlık... Çağın ruhu biraz da. Yalnızlık demek lazım aslında, mevcut duruma daha yakın ve daha doğru bir seçim olur belki. Kimilerine göre Avrupa’dan dalga dalga yayılan bir moda, hastalık, vazgeçilemezlik durumu. Evlensek de ayrılsak da, âşık da olsak, o kavurucu duyguyu hiç tatmasak da, ölmeden bir çekirdek ailemiz olsa da olmasa da, geçmişte kalan şarkıyı mırıldanır gibi söylersek, hep yalnızlık var sonunda.
Peki iyi ama ıssızlık. Onu tarif edebilir mi insan? Korkaklık belki, cesur olamamak, zamanın adamı olmak. Ama ıssızlık, onu böyle iki ağlak sahneyle anlatıp geçmeli mi? Bizim bölünmüşlüğümüz, Batı’nın mürekkebini yalarken Doğu’nun tozunu yuta yuta yarılmışlığımız, bizim yaralarımız, kadınların yaraları, erkeklerin, bizim erkeklerimizin yaraları, şiddetle büyüyen, şişen neredeyse evrene sığmayacak ruhlarımız, ruhlarımıza vurulan bıçak yaraları, tarihle aramıza atılan o büyük ve keskin darbe, dilin aldığı yaralar, bizim dilimizin. “Galet” kelimesini örneğin, sözlükler olmadan anlayamayışımız, hicap kelimesinin yanına uğramayan gençler, hicap duymak kelimesinin derinliğinden yoksun bir halk, sözlüğünde eşanlamlı kelimeleri aradığında uzak kaldığı bir tarihin uçurumuna düşüveren. Öğrenmediğimiz tarih, bir türlü bağ kuramadığımız, arşivleri türlü sebeplerle açılmayan, geç açılan, açılsa da okuyamayadığımız.
Issız Adam filmi sayesinde ünlenen sahaflardan birindeyim. İstanbul’un unutulmuş sahafları. Benim memleketimin unutulmuş kitapları. Çağan Irmak diye bir yönetmen çıkmasa hatırlanmayacak olan. Memleketimin unutulmuş yazarları. Ama mahkemelerin unutmadığı. Hapisanelerin, ceza paragraflarının unutmadığı. Hangisinden başlamalı, Sinop Cezaevi mi, Sabahattin Ali mi, Yaşar Kemal mi, İsmail Beşikçi mi? Benim memleketimin ıssız yazarları.
Balık Pazarı’nın sahaflarından Gürsel beye, ‘işler nasıl’ diye soramıyorum bu kez. Kriz bas bas bağırıyor çünkü. Onca zamandır gelir giderim, dükkanlar daha ıssız, memleketimin işadamlarının suratı daha asık, vatandaş daha asabi son günlerde. Kriz zamanı. Ve kriz zamanında bir film. Issızlıktan dem vuran, aşktan, memleketimin mutfaklarından, o mutfaklarda pişen yemeklerden; güya bizi anlatan bir film. Ben de oturuyorum İstanbul’un güzide sinema salonlarından birinde. Bizi bulmak için. Samimiyetle söylüyorum, bize dair bir şeyler bulmak için. Bizim aşklarımıza, bizim kadınlarımıza dair. Salonlar doluyor, Çağan Irmak adına, Türk sineması adına mutlu oluyorum gerçi. Ama sormadan da edemiyorum. Biz bu muyuz, böyle yüzeysel seven kadınlar ve adamlar, mantarla etin sotelendiği steril mutfaklar. Acaba onların mutfağında en son ne zaman bol kimyonlu cız bız, harcı bol kol böreği, zeytinyağlı pırasa, lahana dolması, karnıyarık, poğaça pişti? Filmin Holywood taklidi sahneleri birbirini takip ederken düşünmeden edemiyorum. 

Patates, soğan!
Evet poğaça. Ben mi gulyabaniyim, benim sağımda solumda oturanlar mı... Benim sokağımda, -ki tarafsız gözlere göre İstanbul’un en modern sokaklarından biri-, hâlâ poğaça satılıyor sabahları, mısırcı geçiyor sonra yazları, kavruk bedenli, ben Anadoluyum diye bağıran gariban simitçiler sabahları zorla itiyorlar üç tekerlekli simit arabalarını, “Ayşe kadın” diye bağırıyor birisi, “patates soğan!” çatlatıyor sokak satıcıları seslerini. Yoksul bir halkın yoksul çocukları. Geçim derdi kokuyor sokaklar. Böyle söylüyor benim gözlerim, gördüklerim. Karaköy, Karaköy’den telaşla vapura binen kalabalıklar, dişleri eksik, tiridi çıkmış Anadolular böyle söylüyor. Zonguldak’ta kömür yataklarında açılan maden işçisi alımı için sıraya giren üniversiteli işsizler. Babalarımız bu madende ölmüştü, bize öncelik verin, biz nasılsa ölüyoruz, diye yalvar yakar olan işsizler böyle söylüyor.
Biz seyrettiklerimiz miyiz, seyrettiklerini taklit eden, öyle olmak isteyen, öyle olmanın özlemiyle yaşayan, ama öyle olamayacağı için gözyaşı döken bir halk mı? Bir kere daha düşünüp dürüstçe söyleyebilir misiniz? Neye ağlıyoruz ulus olarak? Olduğumuz mu yoksa olamadığımız hallerimize mi?
Bizim büyük ıssızlığımız. Film aslında ucundan dokunuyor meseleye.
Annesi hâlâ çizgili torbayla İstanbul’a gelen ve ondan utanan erkekler. Ya da kadınlar. Aynada görmek istemediğimiz kendimiz. Bizim hakikatimiz. Çimen suyu satan kahvelerde bulamadığımız. Avrupa taklidi yazarlarda, yönetmenlerde bulamayacağımız hakikat.
“Bizde yoksul insan, kendi hakikatiyle yüzleşmek istemiyor, onun için okumuyor. Yoksa kimse içkisinden kesmiyor, stadyumlar dolup taşıyor” diyor sahaf Gürsel bey. Tam o sırada oturduğu taburenin yanındaki telefon çalıyor. Özel televizyonların birinden arayan muhabir genç kız, İstanbul’un sahaflarından birinde çekim yapmak istediğini beyan edip belli ki kapısından hiç girmediği sahafın adresini soruyor. “Buyrun. Biz burada çok kişiyiz. Sadece ben değil yan yana bilmem kaç tane dükkan, eski kitaplar satıp sizi bekleriz” diyor, muhatap olduğu kitle adına mahcup ve mahzun sahaf Gürsel bey.
Bir yenilmişlik duygusu sarıyor dükkanı. Kendi hakikatimizi sorguluyoruz ayrı ayrı köşelerde. Raflardaki kitaplar üstümüze üstümüze geliyor. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Bunun için mi Çağan Irmak’ın mutfağından mantı çıkmıyor, diyorum. Mantı yiyenler, seyrettikleri aynada kendilerini görmeye dayanamadıkları için mi? “Valla onu bunu bilmem ama bana asosyal diyorlar. Dışarı çıkıp kimle konuşacağım ben?” Böyle söyleyip susuyor, kendi ıssızlığına gömülüyor sahaf Gürsel. Ben mi? Ben havuçlu kek satan dükkanların önünden geçerek evime dönüyorum, kendi ıssız duvarlarıma. Sokağımda havuçlu kek satan Nadya, Issız Adam’dan beri moda olduğunu söylüyor havuçlu keklerin. “O filmden beri çok gidiyor bu kekler” diyor ve ekliyor. “Bu arada onlardan o kadar çok ki, annesinden utanan adamlardan”.
Annelerimiz. Babalarımız. Bizim acılarımız, bizim hikâyelerimiz. Biz o gaddar aynaya bakmaya ne zaman cesaret edeceğiz? Çağan Irmak’ın ucundan dokunduğu meseleyi, bizim büyük ıssızlığımızı kim anlatacak?

‘Mustafa’ Hakkında Her Şey...

12/12/2008 · Kategori: Film

‘Mustafa’ hakkında her şey...

yazar adi

UĞUR VARDAN

Kültür Sanat / 29/10/2008ugurvardan@hotmail.com

‘Küçük’ Mustafa içindeki yurt özlemini çınar dallarıyla yaptığı bu minik ‘evcik’te dışarıya vuruyor.

Her şeyin başı kargaları kovalamaktı elbet. Küçüklüğünde tarlasına izinsiz girenlerin peşinden koşan adam, büyüdüğünde de önce ülkesine izinsiz girenleri, ardından da eski rejimi kovalamıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa ve öz hikâyesi, işte buydu. Bize, ta ilkokuldan bu yana hep bu öğretilmişti. Ayrıca da O’nun, (mesela şiirlerde ‘Yeleleri alevden al bir ata bilmiş’ şeklinde tasvir edilen, ‘Mavi gözleri çakmak çakmaktı’ denilen adamın), özel hayatına ilişkin bir kaç anekdot vardı belleğimizde. Annesi Zübeyde, babası Ali Rıza Efendi’ydi. Latife’yle evlenmişti, Ülkü evlatlığıydı, ha bir de rakıyı çok severdi...
Türkiye, aynı zamanda bir ‘tabular cumhuriyeti’ olduğu için bugün 85. yaşını kutladığımız Cumhuriyet’in kurucusu hakkında hâlâ birtakım sayfaların boş olduğu, hâlâ Mustafa Kemal Atatürk’e ait birtakım bilgilere ulaşamadığımız zannı hepimizin bilinçaltında var. 1881’de başlayıp 1938’de biten bir hayatın muhasebesi, bugün hâlâ açık veriyor. Bir Fransız Napolyon’un Josephine’le olan ilişkisinden Elbe’deki sürgününe kadar olanlar hakkında her türlü bilgiye sahip, Rusya bile Stalin’le hem geçmiş zaman fiilinde, hem de şimdiki zamanda hesaplaşmış gözüküyor. Nixon ve Kennedy üzerine kaç film çevrildi, sayısı belirsiz. Ama biz ‘Atamız’la bir türlü hesaplaşamadık, hesaplaşamıyoruz. Daha doğrusu ona ve biçtiğimiz role kıyamıyoruz. Kim bilir, bugünden itibaren izleyeceğimiz ‘Mustafa’daki bir tespit yüzünden belki de her şey. “O, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmişti” diyor, filmin anlatıcısı konumundaki Can Dündar. Biz ise bu, ‘yeryüzü nimetleri’ni daha fazla önemseyen adamı hep gökyüzünde tutalım dedik galiba ve bütün tartışmalar da muhtemelen bu yüzden çıkıyor.
Dündar’ın ‘Mustafa’sı, yukarıda bütün bu özetlemeye çalıştığımız, “Aman dokunursak bir yeri çizilir, belki kırılır, dökülür, tamir de edemeyiz” portresini yeniden tanımlamasa da, bugüne kadar yapılan okumaları ileriye götürmeye çabalayan bir çalışma. Atatürk’ün 1938’de hasta yatağında başlayan film, geriye dönüşlerle hem Mustafa’nın, hem de onun nezdinde yeni bir ulusun doğum sancılarını anlatıyor.
Can Dündar’ın yazıp yönettiği ve de seslendirdiği film, bizi Mustafa’yla Selanik’e bağlı Langaza kasabasında karga kovalarken tanıştırıyor. Minik çocuk, burada içindeki ‘yurt’ özleminin ilk emarelerini gösteriyor; kendine dört çınar dalıyla ayakta duran, çuval ve çalılarla çatısı kurulmuş basit bir ‘evcik’ yapıyor. Manastır’da geçen askeri eğitimin ardından 1899’da ilk kez İstanbul’u gören Mustafa Kemal, daha sonra ‘her Türk genci’nin işlediği varsayılan bir suçtan, ‘gizli örgüt kurmak’tan Şam’a sürülüyor. Burada Trablusgarp cephesinde savaşa katılan ve ilk deneyimlerini kazanan genç subay, peşi sıra ‘askeri ataşe’ olarak atandığı Sofya’da ‘Batılı olmak’ fikrini içinde yeşertmeye başlıyor. Bu noktada kilit bir cümle de kuruyor: “Bu işler bir gecede olur.” Yani ‘devrim’. Sonrası ise Mustafa Kemal’in adım adım yükselişi, Çanakkale’deki başarıları, Sultan Vahdettin’le görüşmesinin ardından Bandırma vapuruyla Samsun’a çıkış, Kurtuluş Savaşı dönemi, Meclis kurma çabaları, ve en nihayetinde Cumhuriyet’in ilanı...

Çok yalnızmışsın be Atam
Film, Mustafa Kemal’in peşini bırakmıyor, ölümüne kadar takip ediyor. Evlilikleri, aşkları (Matmazel Corinne’le başlayıp Fikriye ve Latife’yi de kapsayan bir süreçte), eylemleri, kızgınlıkları, arkadaşlarıyla olan ilişkileri, küskünlükleri ve en nihayetinde yalnızlığı...
Dündar’ın metni kuşkusuz tam bir ‘tabudeviren’ özelliği taşımıyor. Ama ‘Mustafa’, bugüne kadar yapılanları bir ya da birkaç adım ileriye taşıyor. Ziya Öztan’ın filmlerinde rakı içerken ve Latife’den “Mustafa, gir artık içeriye” şeklinde ‘azar işitirken’ gördüğümüz portreye, eklemeler yapıyor. Cumhuriyet Mahkemeleri’nde bir anlamda ‘verdirttiği’ ölüm kararlarını, muhalefetin susturulma hamlelerini, yabancı basının onun hakkındaki ‘Diktatör’ suçlamasını bu çalışmada bulabiliyoruz. Ayrıca öğrencilik sırasındaki ‘haytalığını’, İstanbul’daki eğlence hayatına olan düşkünlüğünü, aşk konusundaki görüşlerini de: “Sevmek mi? Vakit bulabildik mi?” Keza Fikriye’ye yaptığı haksızlığı, ‘İstikbâlin Türk kadını’ olarak gördüğü Latife’yle ancak üç yıl evli  kalabilmesini ve sonuçta bu ilişkiyi “Ordular idare ettim ama bir kadını idare edemedim” şeklinde özetleyişini de... Film, Mustafa Kemal’in ‘pragmatist’ yanına da vurgu yapıyor. Kendisine yönelik ‘Dinsiz Mustafa’ söylemlerini boşa çıkarmak için Meclis’in açılışını 23 Nisan Cuma’ya getiriyor ve biz de bu yüzden her 23 Nisan’ı, ‘Neşe doluyor insan’ tadında kutlamış oluyoruz. Keza Batı’ya karşı Bolşevik kartını da kullanıyor ve işin içine Lenin’i de katıyor (Yoksa gerçekten ‘Marksist Leninist’ bir örgüt üyesi miymiş?) Ayrıca askeri açıdan Kartacalı Hannibal’in Roma ordularını darmadağan ederken kullandığı taktiği de uyguluyor: ‘Düşmana en güçlü olduğu yerden saldırmak...” Devrimleri sayesinde de eski dilde yüzde 10 olan okuma oranını, Latin alfabesiyle çok kısa bir sürede yüzde 25’e çıkarıyor. Böylece ‘Bu işler için en az beş yıl lazım’ diyenlere de, kendi çapında bir ders veriyor.
Sol gözünde bir harp anısı, yüreğinde ‘Elveda Rumeli’ projesinin bir parçası olarak kaybedilen Selanik ve içinde hiç dinmeyen bir yalnızlık... Can Dündar’ın filmi ‘Mustafa’, bence amacına ulaşıyor (Sadece küçük bir hatırlatma: ‘Resmi tarih’ten bize bir hoş anı olarak düşülen “Senin de adın Mustafa, benim de. Bundan böyle...” faslı filmde yok.)
Proje, Atatürk’ü genel olarak zaaflarıyla da perdeye taşımak istemiş. İtalyan heykeltıraş Canonica’nın “Az konuşuyor, çok düşünüyor” olarak tanımladığı bu adam, filmde ‘Büyük bir yalnızlık’ın en önemli unsuru olarak sunuluyor. Etrafından arkadaşları, sevdalıları birer birer eksiliyor. Ama ya halkı? Film, Ata’nın aslında geniş kitlelere de pek ‘güvenemediğini’ bir cümle olarak not düşüyor: 1927 yazında İstanbul’a girişinde halkın coşkulu alkışları karşısında heyecan duyup duymadığını merak eden Hamdullah Suphi Tanrıöver’e “Hayır, bu gördüğün kalabalık gün gelir seni linç eder” diyor. Cumhurbaşkanlığı döneminde, kaleme sarılıp Kurun gazetesinde Asım Us takma adıyla kendi fikirlerini manşete taşıması da ilginç elbet...

Genç subaylar ‘hep’ rahatsız
Film, görsel açıdan elindeki olanakları son derece başarılı kullanmış. Canlandırmalarda, elde edilen yeni belge ve fotoğrafların kullanımında hiçbir sorun yok. Ayrıca diyaloglar da iyi yazılmış. Ama benim bu filmden çıkardığım ‘kıssadan hisse’ yalnız bir adam portresinden çok, Türkiye’nin 20. yüzyıl serüveninde başımıza gelen şeylerin kaynağını daha iyi görebilmek. Bir asker olarak Atatürk, yapacağı işleri hep kafasında kurmuş ve aynı zamanda ‘sosyal bir darbeci’ olarak her şeyin bir gecede olabileceğine inanmış. Keza bu inancını uygulama fırsatı da bulmuş. Hal böyle olunca, ‘Devrim Arabaları’nda da gördüğümüz üzre, bu ülkede subaylar ‘hep’ rahatsız oluyor. Yeni bir Atatürk olma özlemiyle de, meselelerin sivillere bırakılmayacak kadar önemli olduğunu düşünüyorlar sanırım. Bu yüzden de 2000’lerde bile ‘darbe’ ciddi bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor.
Sonuç olarak bu filmin modern eğitim sistemi içinde, eski tabiriyle ‘Milli Eğitim Bakanlığı’nın tavsiyesiyle’ ibaresi eşliğinde orta dereceli okullar için kaynak bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Goran Bregoviç’in müziği de elbetteki vurgulanması gereken bir başka unsur. Daha önce Nâzım’ı canlandıran Yetkin Dikinciler’in bu kez Atatürk’ün sesi olarak karşımıza çıkması ise değişik bir tat olmuş. “O iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmişti” ifadesi de laiklerle diğerlerini yeniden karşı karşıya getirecek ve filmin üzerine yapılacak tartışmalar daha da şiddetlendirecek galiba.

Issız Adam

7/11/2008 · Kategori: Film

Issız Adam

Issız Adam

 

 

Alper 30’lu yaslarda, gurme sayılacak düzeyde yemek kültürü olan kendi restoranının sahibi iyi bir aşçıdır. Lüks yaşamayı seven, işinde başarılı ama özel yaşantısını her gün farklı kadınlarla birlikte olarak düzene koyamamış, hayatını; yaptığı yemekler, günübirlik ilişkiler, paralı kadınlar üçgeninde yaşayan birisi iken… Hayatının akışı, bir gün Beyoğlu’nun arka sokaklarında, aradığı eski plak için bir kitapçıya girmesiyle değişir.

Ada 20’li yaşlarının sonlarında, güzel, çocuk kostümleri tasarlayıp diken, Alper’in modern yaşamının aksine çok mütevazı, hayatta fazla inişleri çıkışları olmayan genç bir kadındır. Bir gün eski bir kitabi bulabilmek için Beyoğlu’nda dolaşırken Alper ile ayni kitapçıya girer. Çapkın bir adam olan Alper, Ada’nın güzelliğinden etkilenir ve Ada’yı takip etmeye başlar. Ada’nın aradığı kitabı bulmuştur. Ada’nın işyerine kadar devam eden takip, Alper’in tanışma bahanesiyle aldığı kitabı Ada’ya vermesiyle son bulur.

Ada ve Alper 'in yaşamlarında ilk defa karşılaştıkları tutkulu aşkın ilk sinyalleri bu kitapla başlar. Alper kopamadığı özgür hayatının içersinde Ada’ya yer açmaya çalıştıkça, yaşamının daraldığını fark eder. Aşkı ve özgürlüğü arasında kalan Alper’in sessiz çığlıklarını duyamayan Ada, kendini aşkın rüzgârına kaptırmıştır bir kere…

Ve yaşam bir kere daha aşk oyununun perdelerini Ada ve Alper için açacaktır…

Yönetmen hakkında:
Ege Üniversitesi Radyo-TV bölümünden mezun olan Çağan Irmak ismini tüm Türkiye’ye Asmalı Konak dizisiyle duyurdu. Ardından gelen Çemberimde Gül Oya dizisiyle 80’li yılların karışık ve politik yüzünü anlattı. Yönetmenin uzun metraj film çalışmaları; Bana Şans Dile (2001), Mustafa Hakkında Her şey (2004), Babam ve Oğlum (2005), Ulak (2007)

Bu film 3291 kez görüntülendi.

Yönetmen
Senaryo
Oyuncular
Tür
Görüntü Yönetmeni
Müzik
Gösterim Tarihi

07 Kasım 2008 Cuma

Resmi Web Sitesi
Ülke
Yıl

“Mustafa” filminin güncesi... Can Dündar Ada

1/11/2008 · Kategori: Film

Can DündarAda

Atatürk’ün peşindeki uzun bir yolculuğun yurtdışı duraklarından kamera arkası izlenimleri:

“Mustafa” filminin güncesi

 

Son bir yılı Balkanlar’da “Mustafa” Kemal’in ayak izlerinin peşinde geçirdik. Ne yazık ki ondan geriye, filme yansıtabileceğimiz pek az iz kalmıştı. Bu seyahatin güncesi, filmin kamera arkasını yansıttığı gibi, onun Makedonya’sını anlamayı da kolaylaştırıyor



SELANİK

Mustafa’nın evinde...


1 Mayıs 2008 Perşembe
“Balkan turu”na, Selanik’ten başlıyoruz. Görüntü yönetmenimiz Murat Özcan, filmin görsel efektlerini yapan Uğur Erbaş, her durağa bizden birkaç gün önce giderek mekan ve arşiv araştırması yapan Saadet Özen’i taşıyan, Mustafa Sütçü’nün kaptanlığındaki minibüsümüz Selanik’e 1 Mayıs şenliği içinde girdi.
Başkonsolosluk görevlileri seferber oldular. Müze evde yaptığımız çekimlerde yardımcı oldukları gibi, canlandırmalarda da gönüllü rol alarak heyecanımızı paylaştılar.
Afganistan’da geçen yıl çok ciddi bir intihar saldırısından kıl payı kurtulan Başkonsolos Hakan Abacı akşam, ekibimiz için bir kokteyl verdi; bizi Yunanlı tarihçilerle ve meslektaşlarımızla buluşturdu. Yunan televizyonu ile uzun bir mülakatın ardından, Kathimerini gazetesi ile görüştük. Ve “Mustafa” hakkındaki ilk haber, 3 Mayıs’ta bu gazetede çıktı (Bu haberin tam metni, mustafa.com.tr’nin  “Basından” bölümünde var).
Ertesi gün Selanik kalesinde, Türk mahallesinde, genç Mustafa Kemal’in akşamları demlendiği Beyaz Kule’de çekimler yaptık.
Sonra Meşrutiyet’in ilan edildiği, şimdi Makedonya-Trakya Bakanlığı olarak kullanılan eski Vilayet konağında...
Daha sonra da, Atatürk’ün bir dönem görev yaptığı 3. Kolordu Karargahı’nda...
Bu karargahın, şimdi Selanik 3. Kolordusu binası olarak kullanıldığını düşünürseniz, Yunan Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir alanda çekim izni almak için ne kadar uğraşıldığını, kaç yazışma yapıldığını tahmin edebilirsiniz. Ama kapılar açıldıktan sonra gerçekten büyük kolaylık gösterdiler. Binalarını, arşivlerini cömertçe açtılar.
Bu arada Selanik Tarih Merkezi’nin zengin arşivinde de çok güzel fotoğraflar bulup görüntüledik.
Ne yazık ki Yunan arşivleri “Mustafa” hakkında çok az şey hatırlıyor. O yüzden de film, klasik Atatürk belgeselleri gibi Selanik’teki evde başlamıyor.
Ama önümüzdeki 10 Kasım’da “Mustafa” Selanik’e dönecek. Ve ilk yurtdışı gösterimini, “Mustafa”nın yaşam öyküsünün başladığı yerde yapacak.

LANGAZA
Kargaların izinde...

3 Mayıs 2008 Cumartesi
Atatürk’le ilkokulda tanışan her Türk çocuğunun aklında bir “karga kovalama” sahnesi vardır. “Mustafa”yla tanışıklığımızın ilk adımı olan kargaları filmde mutlaka kullanmak ve oralara gitmişken bu sahneyi Atatürk’ün kargaları kovaladığı gerçek mekanda çekmek istiyordum.
“Dayının çiftliği” Langaza’da... Langaza, Selanik’e çok yakın... Bu şirin kasabada eski çiftliklerden eser kalmamış ama hâlâ gelincikler içinde geniş tarlalar var.
Kargalara Uğur hoca bilgisayarda can verecek.
Murat onun kargaları yerleştirebileceği boşluğu hesaplayarak en uygun açıyı arıyor.
Sarışın, küçük çocuğu ise Saadet yakınlarda bir oyun parkından bulup getiriyor.
Adı: Yorgo...
Saadet, Yorgo’nun ailesine projeyi anlatınca memnuniyetle kabul etmişler. Yorgo’nun rolü basit: Elindeki değneği, havadaki görünmeyen kargalara doğru sallayarak koşacak. Rolünü büyük başarıyla oynuyor. Annesi ve babası da, çocuklarının bir dönem tarih kitaplarında “düşman” diye belletilen adamın çocukluğunu oynamasını kenardan keyifle izliyor.
Yorgo altı ay sonra Türkiye’de meşhur olacağını bilmiyor henüz...
Film daha vizyona girmeden çıkan haberleri okuyan Yunan televizyonu, bizi arayıp Yorgo’yu soruyor. Ailesinin izniyle onlarla görüşüyor Yorgo... Ve filmdeki 30 saniyelik rolüyle, Yunanistan’da da şöhret olmaya gidiyor.


MANASTIR
Tablodan çıkıp gelen çocuk

6 Mayıs 2008 Salı
Selanik’ten çıkıp Balkanlar’ın kalbine, Manastır’a doğru yola koyulduk; karlı dağlar altında uçsuz bucaksız gelincik tarlaları uğurladı bizi... Doğa, baharın parfümünü sıkar gibi kekik kokuları serpiştirdi ardımız sıra...
15’lik Mustafa Kemal’den 110 yıl sonra, onun ilk kez evinden uzaklaşıp yatılı okumaya gittiği Manastır’a geldik.
Askeri İdadi binası, Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde açılan “Atatürk bölümü” dışında hayli bakımsız bir müzeden ibaret...
Altındaki yatakhane bölümü şimdi “Fitness center” olmuş; biz gittiğimizde üst katta bir moda defilesi vardı; nereden nereye...
Binada eskiyi çağrıştıracak mekan kalmamış gibi...
Ama imdadımıza bir dost eli yetişiyor gurbette:
“Elveda Rumeli” ekibi burada...
Manastır’ın bir köyünü devasa bir sete dönüştürmüşler.
Oyuncuları, kostümleri, mekanlarıyla 100 yıl önceki Manastır’ı yeniden yaşatıyorlar.
Sette buluşuyoruz. Her konuda yardım vaat ediyor ve vaat ettiklerinden fazlasını sunuyorlar: Dekor, kostüm, oyuncu, tercüman... Onların yardımıyla Manastır çekimleri bir keyfe dönüşüyor ve harikulade görüntülerle sonuçlanıyor.
Dizide Mustafa Kemal’in öğrencilik dönemini oynayan Ediz Mehmedali, bizim canlandırmalarda da rol alıyor.
Asıl sürpriz, yola çıkarken kafamda planladığım fragman ve afiş için en uygun mekanı burada bulmamız...
Fragmanda “Mustafa”nın kurduğu çalı çırpıdan evi, herhangi bir yerde kurup çekebilirdik. Ama burada, Osmanlı izlerinin hâlâ taze olduğu gerçek toprağında, o gökyüzünün altında çekmek çok daha anlamlıydı.
Manastır’da akşam yemeği yerken Alexandre’ı “keşfettik” tesadüfen... Saadet bu kez onun ailesiyle konuştu. Bütün kasaba halkı “Elveda Rumeli” nedeniyle Türklerle figürasyon çalışmasına o kadar aşina ki, Alexandre’ın ailesi de hemen kabul etti teklifimizi...
Akşamüzeri buluşup bu küçük Makedonyalıya kostüm seçtik. Sonra bir tepeye çıkıp heybetli ağacımızın gölgesine o küçük kulübeyi kurduk.
Alexandre’ın tepeye tırmanan patikadaki görüntülerini Uğur Hoca büyük ustalıkla Atatürk’ün Dolmabahçe’deki odasında bulunan “4 Mevsim” tablosuna yerleştirdi.
Murat’ın orada çektiği harika fotoğraf ise Mustafa’nın yurt özlemini simgeleyen afişimizi oluşturdu.


BELGRAD
Goran’ın stüdyosunda...
7 Mayıs 2008 Çarşamba
Belgrad’a iner inmez, Goran Bregoviç’i aradım. Telefonda adresini verdi. Hemen gelmemizi istedi.
Uğur Erbaş’la birlikte kentin sosyetik semtlerinden Senjak’taki stüdyo-eve gittik.
Dış kapı, uzun yeşil bir bahçeye açıldı. Bahçenin sonunda görünen, ön cephesi boydan boya camdan evin geniş salonunda Goran çalışıyordu.
Bizi kapıda sıcak karşıladı. İçeride, salonun ortasına kurulmuş dağınık bir masa vardı. Masanın üzerinde bilgisayarı, gazeteler, kitaplar, hoparlörler...
Ailesi Paris’te yaşıyor.
Kendisi, konserlerden fırsat buldukça geldiği Belgrad’daki bu stüdyoda müzisyenleriyle, kendi deyimiyle “hippiler çağından kalma bir komün hayatı” sürdürüyor.
İçeri odalardan trombon sesleri yükseliyor.
Goran evi gezdiriyor bize; stüdyosunu gösteriyor, dostlarını tanıştırıyor.
Hıdırellezdeyiz...
Müzisyenlerinin çoğunun o gün kurban kesmekle meşgul olduğunu söylüyor. Gelenek, sınır tanımıyor.
Vakit kaybetmeden “Mustafa”nın müzikleri üzerinde çalışmaya başlıyoruz.
Ben ona Atatürk’ü ve belgeseli anlatıyorum.
O bana, neler yapabileceğini anlatıyor.
Görülecek sahne:
Bregoviç, “Atatürk’ün sevdiği şarkılar”ı dinliyor.
Güçlü hoparlörlerle boş salona yayılan “Yanık Ömer”den, “Manastır Türküsü”nden, “Alişim”den etkileniyor; onlardan Ata’nın müzikal hissiyatını kavramaya, o eserlere tazelenmiş bir hava katmaya çalışıyor.
Sonra bu belgesel için düşündüğü ilk temaları dinletiyor.
Yaylılar, üflemeliler yükseliyor hoparlörden...
Arada bahçeden nane toplayıp naneli çay hazırlıyor bize...
Türkiye’den getirdiği çay tepsisiyle bizzat servis yapıyor.
Bir süre sonra ara veriyoruz. Yine arka bahçeden otlar toplayıp kendi elleriyle salata yapıyor.
Birlikte yemek yiyoruz; yerken sohbete devam ediyoruz.
Emir Kusturica’dan, Sezen Aksu’dan, Dolapdere Big Gang’den, Sırbistan’da yaklaşan seçimlerden, Saraybosna’dan, siyaset-sanat ilişkisinden...
Daha önce müziklerini yaptığı filmlerden; mesela “Kraliçe Margot”dan, “Yeraltı”ndan, “Arizona Rüyası”ndan, “Çingeneler Zamanı”ndan... 
Ve tabii Osmanlı’dan, Sırplardan, Türklerden, yine Atatürk’ten...
Saatler süren çalışma sona erdiğinde belgesel heyecanımız birkaç kat katlanmış olarak ayrılıyoruz stüdyodan...
Müziğimiz emin ellerde artık; biz yola devam ediyoruz.




SOFYA
Kayıp oteli ararken...
8 Mayıs 2008 Perşembe
Sofya’ya geldiğimizde hepimiz bitap düşmüştük biraz...
Her sabahın köründe bir kentte uyanıp gece yarısı başka bir kentin otelinde uyumak, bavulu hiç açmadan konaklamak, günde 15 saat çalışmak, farklı iklimlerde, farklı mekanlarla, farklı insanlarla tanışmak zor ama çok keyifliydi.
Bir iz sürmenin heyecanı, bulduğumuz ipuçları, çektiğimiz görüntüler bütün yorgunluğumuzu silip süpürdü.
Sofya en zorlusuydu tüm durakların...
Atatürk’ün görev yaptığı dönemin mekanlarından eser kalmamıştı. Kalanların da hangisinin gerçek mekanlar olduğu konusunda kafalar karışmıştı. Yaşadığı ev, çalıştığı büro, izlediği opera, ilgi duyduğu kadınlar konusunda rivayet muhtelifti.
Gerçekten bize gösterilen pastanede mi çay içmişti? Meydandaki Hotel Bulgarie’de mi kalmıştı? İlk izlediği opera “Carmen” miydi? General Kovaçev’in kızı Miti’yi gerçekten sevmiş miydi? Yoksa bu arkadaşlık, askeri ataşelik görevinin bir parçası mıydı?
Günlerce samanlıkta iğne arar gibi aradık cevapların doğrularını... Sofya’daki elçiliğimiz, Bulgar tarihçiler, belgeselciler, arşivciler yardım ettiler.
Mimarlara, sanat tarihçilerine, diplomatlara danıştık.
“Atatürk’ün kaldığı otel” diye turistlere ve belgeselcilere gösterilen Hotel Bulgarie’nin aslında 1938’de inşa edildiğini bir mimardan öğrendik.
Elçilik’te “Çalıştığı yer” olarak gösterilen oda ve masa aslında onun değil, Fethi Bey’in çalışma odası ve masasıydı. Onun arka taraftaki çalışma mekanı savaşta bombalanmıştı ve geriye sadece kapısı kalmıştı.
Kovaçeva’nın kızıyla görüştük. “Umutsuz bir aşk hikayesi” olarak anlatılan “büyük aşk”ı doğrular görünmediler. Elde ne bir satır yazı ne bir fotoğraf vardı.
İlk kez operaya Sofya’da gittiği ve İvanvazov tiyatrosunda “Carmen”in galasını izlediği söyleniyordu. Acaba doğru muydu? Opera müdürüne çıktık. Atatürk’ün Sofya’da görev yaptığı dönem ilk kez sahnelenen eserleri sorduk. Bizi bir müzik tarihçisine yönlendirdi. Sofya merkezine hayli uzak bir evde bayan Rosalia Biks büyük konukseverlikle eski ciltleri açtı ve 19 Mayıs 1914 tarihinde Kral’ın da katılımıyla gala yapan eserin afişini çıkardı: “Aida operası...”
Bir cümle içinde geçecek, önemsiz görünen bir ayrıntı değil mi? Bir belgesel ekibi için ise “tarihin taşlarını yerli yerine oturtma” çabasının ve onun güçlüklerinin küçük bir timsali...
Sonunda birçok mevcut bilgiyi berhava eden ayrıntılara ve de sürpriz görsel malzemelere ulaşmış olmanın tatlı huzuruyla ayrıldık Sofya’dan...

KARLSBAD
Yırtık bir sayfa...
5 Haziran 2008 Perşembe
Karlsbad bugün Çek Cumhuriyeti’nin sınırları içinde kalmış eski bir kaplıca kenti...
Mustafa Kemal’in böbrek tedavisi için iki aylığına gittiği bu kent, onun hayatında ilginç bir yere sahip...
Mihmandarımızın adı Çetin Altan...
Adını, doğduğu yılların efsanevi milletvekilinden alan bu harika adam, görüntü yönetmenimiz Murat’la beni, Atatürk’ün tedavi gördüğü kaplıcalara, yemek yediği lokantalara, baloları izlediği otellere götürdü.
Oralarda da “yaşanan”la “anlatılan” arasındaki kimi farklar çıktı:
“Kaldığı oda” diye gezdirilen müzede kalmamıştı aslında...
Kente tedaviye gelenlerin listesinin tutulduğu asırlık kayıt defterinde onun kaydının bulunduğu “1918 Temmuz” sayfası yırtılmıştı. Neyse ki orada kaldığı dönem tuttuğu not defteri duruyordu ve bazı bölümleri kamuya açılmasa da bu defter, onun bir yıl sonra girişeceği büyük mücadelenin ilk işaretlerini veriyordu.




İşte “Mustafa” ekibi
“Mustafa” biraz da Yeşilçam’a inat, baştan sona Ankaralı bir kadro tarafından ve her şeyiyle Ankara’da üretilen bir proje oldu. Ancak bir okul projesinde rastlanabilecek bir heyecanla, herkes her işi -hem de gönüllü- yaptı.
Filmin yönetmen yardımcısı Hacı Mehmet Duranoğlu hem yüzlerce sayfalık dev bir araştırmayı üstlendi hem de çalışkanlığı, yaratıcılığı, sabrı ile filmin her aşamasında bizi ayakta tuttu. Bu ismi bir kenara yazın: Yakında onun imzasıyla yeni belgeseller izleyeceksiniz.
Görüntü yönetmenimiz Candan Murat Özcan fotoğrafçılıktan gelen çerçeveleme yetisi, ışık bilgisi, renk zevkiyle harika görüntüler kaydetti kamerasına...
Bilkent İletişim Tasarım Bölüm Başkanı Andreas Treske, sadece montaj makinesindeki yeteneğiyle değil, filmde yakaladığı görsel anlatım tadı, insani ilişkilerdeki sıcaklığı ve disipliniyle de “Mustafa”ya çok şey kattı.
Uğur Erbaş ve -aramızdaki tabiriyle- “animasyon ekibi”, filmi zenginleştiren yaratıcı grafik animasyonları hazırladılar. Dolmabahçe Sarayı’na pencereden girip duvardaki tablonun içine kadar sızarak oradan bir çocuğun bize doğru yürümesini sağlayan ya da bahar günü tarla üzerinde sanal kargalar uçuran onlardı. Ama bu kısacık fragman için Nejat Semerci’nin haftalarca Dolmabahçe Sarayı’nı dijital olarak modellemesi, Bahadır Yazıcı’nın kargaların uçuşlarını inceleyip bilgisayar ekranında organik modellemesini yapması, Uğur hocanın uykusuz geceler boyunca çalışarak bunları sahneye yerleştirmesi gerekti. Aynı ekipten Melih Türer harita tasarımlarıyla Kurtuluş Savaşı’nı daha iyi anlamamızı sağladı.
Dilek Dündar projenin oluşturulmasından bir ortak yapımın sorunsuz yürütülmesine, finansmandan sponsorluk ilişkilerine, mali meselelerden büro yönetimine kadar bütün idari sorumluluğu (ve o arada benim kahrımı çekme işini) başarıyla yürüttü.
Nazan Gezer yeni doğan kızı Lara’nın heyecanı ve iş yükü ile “Mustafa”nın heyecanı ve iş yükünün üst üste bindiği bu projede kostüm temininden ulaşım organizasyonuna, medya ilişkilerinden rutin faaliyetlere her işe yetişmeye ve filmi de kızı kadar özenle yetiştirmeye çalıştı.
Mülkiyeli danışmanımız Faruk Alpkaya sadece yazılan her satırı, her görüntüyü ince bir süzgeçten geçirip tarihi doğruluğunu test etmekle kalmadı, çekim ekibinin, hatta hepimizin şu ya da bu şekilde keyifle yer aldığımız figürasyonun da bir parçası oldu.
Cemalettin Canlı, Hacı Mehmet’le birlikte araştırmayı üstlenen ikinci isimdi. Titiz gözü, sağlam değerlendirmeleri ile hem filme hem çok yakında çıkacak kitaba büyük katkı yaptı.
“Demirkırat”, “12 Mart” belgesellerinde birlikte çalıştığımız Yusuf Akçura, bu kez sanat yönetmeni olarak döndü ekibe... Tecrübesini konuşturdu.
Ayhan Demir bir yandan kurgu asistanlığı, bir yandan arşivin komutanlığını üstlenerek uykusuz gecelerimizi paylaştı.
Her yolun yoldaşı, kamera asistanı, kamera arkası görüntülerinin kameramanı, “elindenherişgelir” Mustafa Sütçü, kendi adını taşıyan filmin en fedakar neferlerindendi.
Ekibin tek İstanbullusu Saadet Özen, hem yurtdışı mekan ve arşivlerde hem belgelerin tasnifi ve çevirisinde hem de belgeselin genel konseptinin çizilmesinde önemli katkı sağladı.
Saadet Türker bu ilk işinde Atatürk fotoğrafları konusunda bir uzman oldu.
Atatürk’ü seslendiren Yetkin Dikinciler, Eskişehir’deki film seti ile İstanbul’daki dizi seti arasında mekik dokurken büyük özveriyle dahil oldu filme... Titizliği, nezaketi ve tabii yeteneğiyle gönlümüzü fethetti.
Zübeyde Hanım’ı gönüllü seslendiren kıymetli Beyhan Saran da öyle...
Arif Soysalan da...
Daha o kadar çok isim var ki, saymam gereken: Filmin ses tasarımını yapan Ufuk Önen, çok beğenilen mustafa.com.tr‘nin web tasarımını yapan Erdem Öztürk ile site sorumlumuz Saim Tokaçoğlu, kitap tasarımını yapan Selin Soylu, final miksi yapan Ulaş Ağçe, Atatürk’ün 30’lu yıllarını şaşırtıcı bir benzerlik ve sade bir oyunculukla makyajsız canlandıran Gökhan Akyüz ile 20’li yıllarını oynayan, “story board”cumuz Bahadır Yazıcı...
Başta Kemal Can olmak üzere projeye destek veren bütün NTV’li dostlar... Hepsinin katkısı büyük...
Bu filmle ilk kez bir sinema projesini deneyen NTV’ye ve nihayet projeyi ilk duyduğu anda heyecanımızı paylaşan ve bu kriz döneminde desteğini esirgemeyen Güler Sabancı’ya da güvenleri için teşekkür ediyorum.
“Mustafa”yı bu haftadan itibaren ekibin son halkası olan seyirciye devrediyoruz.


İki Çizgi Venedik yolunda

30/9/2008 · Kategori: Film

İki Çizgi Venedik yolunda

İki Çizgi, genç yönetmen Selim Evci’nin ilk filmi. Konu, birlikte yaşayan iki sevgili; fotoğrafçı Mert ve iş kadını Selin’in bir yolculuğa çıkmasıyla gelişiyor. İki Çizgi, 65. Uluslararası Venedik Film Festivali’nin “International Film Critics’ Week” bölümünde, “Golden Lion of the Future” ödülüne aday gösterildi. Film seyirci karşısına ilk kez bu festivalde çıkacak.

Deniz Yavaşoğulları

Cumhuriyet / Dergi- Selim Evci, 1975 doğumlu genç bir yönetmen. “İki Çizgi” ise bu genç yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi. Film, birlikte yaşayan iki sevgili fotoğrafçı Mert ve iş kadını Selin’in ilişkisi üzerinden gidiyor. Çıktıkları bir yolculuk çifte, kafalarında birbirlerine dair oluşturdukları, kimlikleri, rolleri kıracak durumlar yaratıyor. İki Çizgi 27 Ağustos-6 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek 65. Uluslararası Venedik Film Festivali’nde Türkiye’yi temsil ediyor. Film festivalin, International Film Critics’ Week bölümünde, Golden Lion of the Future ödülüne aday gösterildi. Seçkinin, yönetmenlerin ilk filmlerinden oluşturulduğu bu bölümde yedi film yer alıyor. İki Çizgi, seyirci karşısına ilk kez bu festivalde çıkacak. Türkiye’de vizyona girmesi ise uluslararası festival yolculuğunun ardından olacak. Evci ile filmi konuştuk...

- Filmin ismi neden İki Çizgi?

Bir his, benim için anlamı büyük, ama pek de açabileceğim bir şey değil.

- Film esasında karakterler üzerinden gidiyor. Karakterleri oluşturmak zor olmadı mı, neleri dikkate aldınız?

Benim için karakterin gerçeğe bağlılığı çok önemliydi, çünkü hem beğendiğim sinema anlayışı bunu gerektiriyor, hem de filmin 50 yıl sonra da belge niteliği taşıması için hayata bağlılığının da korunması gerekiyor. Bu nedenle karakterleri oluştururken gerçek hayattan birkaç kişiyi gözlemledim. Tabii onların bundan haberi hiç olmadı. Birkaç kişinin ayrı ayrı özelliklerini birleştirdim.

- Mert ve Selin’i siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Benim için filmi anlatmak yapmaktan daha zor! Görsel olarak iifade etmek daha kolay geliyor gerçekten... Basitçe anlatırsam ikisi de kentli, modern iyi eğitim almış insanlar.

- Ama farklılar da... Onları bir arada tutan ne?

Farklılıklarını sorgulamıyorlar, içinde bulundukları durumu seviyorlar. “Böyle bir kadınla beraber olmak” ve “böyle bir erkekle beraber olmak” fikri, bu etiket onların hoşuna gidiyor. Çıktıkları yolculuk biraz birbirlerini sorgulamalarını sağlıyor. Bence yolculukla beraber bir parça birbirlerine yakınlaşıyorlar. Bunları söylerken kendimi biraz kötü hissediyorum, çünkü filmi oluştururken asla didaktik bir şey söylemek istemedim, bir ayna tutup seyircinin yorumlamasını istedim. Benim söylemlerim seyircilerin kafasında bir kalıp yaratıp onları sınırlandırabilir. Daha lezzetli olanı seyirciye ipucu vermeden her şeyi onlara bırakmak.

- Maltepe Üniversitesi’nde kısa film dersleri veriyorsunuz... Kısa filmci yönünüz uzun metrajlı bu ilk filminizde size kolaylık sağladı mı?

Kısa filmi çok seviyorum, çok önemsiyorum, bu konuda atölye çalışmalarım da var. Tabii ki çok katkısı oldu, kısa filmde yaratıcılığınız ve anlatım gücünüz çok gelişiyor. Kısa sürede bir konuyu giriş, gelişme, sonuç olarak sunabilmek için kodlara, göstergelere dayalı bir anlatım yoluna başvuruyorsunuz. Bu da daha hızlı düşünebilme ve anlatabilme yetisini arttıyor. Bir karakteri tanıtmaya vaktiniz olmadığı için ipuclarıyla örneğin aksesuvarları vb. şeyler kullanarak anlatmanız gerektiğinden sanat yönetmenine de çok iş düşüyor. Faydalı olmasının yanı sıra apayrı bir tat, yani uzun metraj için bir antreman sahası değil sadece...

- Uzun metraj çekmek daha mı kolay?

İkisinin de zorlukları farklı. Kısa filmde, her şeyi kısa bir sürede anlatmak gerekiyor. Süreyi iyi kullanmak ve vurucu olmak da lazım. Kurgu açısından uzun metrajdan daha zor. Ancak uzun metrajın da bir maraton olması ve haftalarca sürmesi büyük zorluk.

- İki çizgi nasıl bir maratondu, yapım süreci ne kadar sürdü?

Geçen yıl bitti, beş hafta sürdü, ama daha sonra çok uzun süren bir kurgu süreci başladı. Bu süreci biraz da ben uzattım, çünkü benim için kurgu müthiş bir keyif. Altı ay sürdü, artık oyuncular bile “çok mu kötü oynamışız, ondan mı hâlâ bitmedi?” diye soruyorlardı, ama dediğim gibi sadece çok keyif aldığım için bu süreci uzattım. Aslında senaryoyla beraber üç- dört yıllık bir süreç bu. Öğrenci yıllarımda yazmıştım senaryoyu.

- O zamandan beri senaryo üzerinde bir değişim olmadı mı?

Sadece o dönem metraj hesabını tam yapamadığım için biraz uzun yazmışım. Bunu iki hikâyeye böldüm. İki Çizgi ilk hikâye, bundan sonra da diğer hikâyeyi çekeceğim. Onda da kırsaldan kente doğru bir yolculuk olacak. Bu da ilişki üzerinden giden, ama alt metninde coğrafyaya ait bir şeyler sunan bir film olacak.

- Oyuncuları nasıl seçtiniz?

En başta, genç bir oyuncu kadrosu olmasını istedik. Zaten karakterlerin yaşları gereği buna mecburduk. Oyuncu seçiminde Selin ve Mert’le tanışmak istedim. Kaan Keskin (Mert) ve Gülçin Santırcıoğlu (Selin) ile görüştüğümüzde -bu içgüdüsel bir durumdu- onlarda Selin’den ve Mert’ten bir şeyler olduğunu hissettim.

- Film bittiğinde başarılı olacağını anlamış ya da hissetmiş miydiniz?

Hedeflerimiz hep dünya sinemasıydı. Filmi dünya seyircisine ulaştırma isteği bir motivasyon amacıydı. Biraz sürpriz oldu, biraz da bekliyorduk. Tabii haber gelince kimyamız değişti, çok mutlu olduk. Şimdi biraz da korku sardı, ya “Ya ikinci film iyi olmazsa”...

- İtalyan eleştirmenler İki Çizgi’nin Atonioni vari bir film olduğu dile getirdiler, siz bu konuda ne diyorsunuz?

Ben izlediğim ve beğendiğim filmler gibi film yapmak istiyorum, beni iten güdü bu. Bu düşünceleri beni çok mutlu etti, çok hoşuma gitti. Michelangelo Antonioni, Kieslowski Türkiye’den Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu çok sevdiğim, çok beğendiğim yönetmenler. Şu ana kadar hep buna benzer çok olumlu eleştiriler aldık, ikinci filmimi çekmek için sabırsızlanıyorum ve heyecanlıyım.

- Ne zaman başlayacaksınız?

Seneye düşünüyoruz. Yine yaz mevsiminde geçen bir film olacak.

- Son yıllarda Türk sinemasında belirgin bir canlanma var. Sizce nereye gidiyor, bir dil oluşuyor mu?

Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu gibi isimlerin çizdiği yoldan gidersek oluşacak. Türkiye’de çok yetenekli insanlar var ama o isimlere başarılı olduktan sonra değil, daha öncesinden şanslarını deneyebilmeleri için yardım edilmeli, destek olunmalı. Böyle bir yaklaşım sinema endüstrisi açısından da olumlu sonuçlar verir.

16 Ağustos 2008

Takva

1/6/2008 · Kategori: Film

Takva

30 Kasım 2006

Özer Kızıltan’ın yönettiği, senaryosunu Önder Çakar’ın yazdığı Takva, günahtan sakınarak yaşayan yalnız bir adamın öyküsünü anlatıyor… Filmde Erkan Can, Güven Kıraç, Meray Ülgen, Engin Günaydın, Settar Tanrıöğen, Erman Sabah ve Öznur Kula rol alıyor… Takva, 1 Aralık’ta vizyona çıkıyor… Oku

Dondurmam Gaymak

22 Kasım 2006

Senarist-yönetmen Yüksel Aksu, Dondurmam Gaymak‘ta büyük dondurma firmaları karşısında, çaresizce çırpınan dondurmacı Ali Usta’nın traji-komik hikayesini anlatıyor… Oscar Ödülleri’nde ‘en iyi yabancı film aday adayı’ olarak Türkiye’yi temsil edecek film 24 Kasım Cuma günü vizyona girecek… Oku

Hayatımın Kadınısın

22 Kasım 2006

Senaristliğini ve yönetmenliğini Uğur Yücel’in üstlendiği Hayatımın Kadınısın, eski bir şarkıcının yıllar sonra yaşadığı tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatıyor… Filmde, Türkan Şoray ve Uğur Yücel’in yanısıra Yıldırım Memişoğlu, Ezgi Mola, Kadir Kandemir, Settar Tanrıöğen, Selim Erdoğan rol aldı.. Kadim Yaşar, Binnur Kaya, Savaş Akova ve Şinasi Yurtsever de misafir oyuncu olarak kadroya katıldı… Oku

Queens Film Festivali’nde ‘Dondurmam Gaymak’a çifte ödül…

21 Kasım 2006

Photobucket - Video and Image Hosting‘En iyi yabancı film’ kategorisinde Türkiye’yi Oscar’da temsil etmesi için seçilen Dondurmam Gaymak, ABD’de bu yıl dördüncüsü düzenlenen Queens Film Festivali’nin açılış filmi olarak büyük bir sükse yapmasının ardından festivalden iki ödülle birden döndü. ..

Oku

Dondurmam Gaymak

19 Kasım 2006

Yönetmen Yüksel Aksu’nun kaleminden Dondurmam Gaymak‘ın ana karakterleri…

Oku

Kader

13 Kasım 2006

Photobucket - Video and Image HostingDerviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem gibi Türk sinemasının son dönemlerde adı öne çıkan yönetmenleri arasında yer alan Zeki Demirkubuz, yönetmenliğini üstlendiği ve senaryosunu yazdığı son filmi Kader‘de, 1997 yılında çektiği Masumiyet filmindeki kahramanlarının, 25 yıl öncesindeki öyküsünü anlatıyor… Oku

Unutulmayanlar

12 Kasım 2006

s1.jpg‘Kurşun Yarası’, ‘İlk Göz Ağrısı’ gibi dizilerin senaryolarını da yazan Ayhan Sonyürek, senaryosunu yazdığı ve yönettiği ilk sinema filminde Yeşilçam’a merhaba diyor… Unutulmayanlar‘da, eski Yeşilçam oyuncularının ve bir yönetmenin tekrar biraraya gelip, yıllar önce çekmeyi planladıkları bir filmi çekme öyküsü anlatılıyor… Oku

‘Sis ve Gece’nin çekimleri sürüyor…

11 Kasım 2006

Photobucket - Video and Image HostingBeyazperdedeki ilk Ahmet Ümit uyarlaması olan ve 4 Aralık’ta tamamlanması planlanan Sis ve Gece‘nin çekimleri sürüyor… Turgut Yasalar’ın senaryo yazarlığını ve yönetmenliğini üstlendiği Sis ve Gece, 23 Şubat’ta sinemaseverlerle buluşacak…

Oku

Eve Dönüş

31 Ekim 2006

s1.jpgEve Dönüş, hiçbir siyasi kimliği, görüşü ve bilgisi olmayan sıradan bir fabrika işçisi olan Mustafa’nın, darbe yıllarında yaşadığı traji-komik öyküsünü anlatıyor… Filmde Memet Ali Alabora, Sibel Kekilli, Altan Erkekli, Savaş Dinçel, Perihan Savaş, Civan Canova, Erdal Tosun, Necmettin Çobanoğlu ve Can Kolukısa rol alıyor… Oku

‘Çinliler Geliyor’un çekimleri tamamlandı…

30 Ekim 2006

s1.jpgİzmir’in Seferihisar ilçesinde ve Seferihisar’ın beş kilometre batısındaki körfezde kurulu balıkçı köyü Sığacık’ta gerçekleştirilen Çinliler Geliyor‘un çekimleri tamamlandı. Film, Yönetmen Zeki Ökten ile senaryo yazarı Fatih Altınöz’ün üçüncü işbirliği… Ökten ile Altınöz, Güle Güle ve Gülüm adlı sinema filmlerinde de çalışmış, Güle Güle, Türkiye sinemalarında 1 milyon 275 bin 967 kişi tarafından izlenmişti…

Oku

Halit Ergenç’i hiç böyle görmediniz…

25 Ekim 2006

halitergenc2.jpgAliye dizisinin Sinan’ı, Halit Ergenç’i hiç böyle görmediniz… Halit Ergenç, Nihat Durak’ın yönettiği İlk Aşk adlı filmde, Aliye dizisindeki rolüne benzer bir rolle; karısı ile metresi arasında bocalayan koca rolüyle karşımıza çıkıyor… Ama peruklu ve bıyıklı olarak…

Oku

Hokkabaz

19 Ekim 2006

s1.jpgCem Yılmaz, Ali Taner Baltacı ile birlikte yönettiği, senaryosunu yazdığı ve başrollerden birini üstlendiği Hokkabaz‘da, sihirbazlık yaparak geçimini sürdüren iki arkadaşın çıktıkları Anadolu turnesinde yaşadıkları komik ve oldukça duygusal macera anlatılıyor… Oku

İklimler

17 Ekim 2006

s1.jpgNuri Bilge Ceylan’ın yazıp-yönettiği İklimler, İsa ve Bahar adlı mutsuz bir çiftin öyküsünü anlatan, kadın-erkek ilişkileri üzerine bir film… Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak adlı yapımlarla pekçok başarıya imza atan Nuri Bilge Ceylan, İklimler‘de oyunculuk da yapıyor ve başrolü gerçek hayattaki eşi Ebru Ceylan ve Nazan Kesal ile paylaşıyor… Oku

Eve Giden Yol’un çekimleri tamamlandı…

16 Ekim 2006

s1.jpgYönetmenliğini Semir Aslanyürek’in üstlendiği Eve Giden Yol‘un 2 Temmuz’da başlanan çekimleri nihayet İstanbul’da kurulan platoda çekilen son sahnelerle bitti. Beş hafta planlanan ancak Lübnan’ın bombalanması üzerine Suriye çekimleri geciken ve 11 hafta da ancak biten filmin gösterim tarihi de Aralık ayına ertelendi…

Oku

Sınav

16 Ekim 2006

s1.jpgÖykü ve senaryosunu Yiğit Güralp’in yazdığı, yönetmenliğini Vizontele ve G.O.R.A gibi gişe filmleri rekortmeni Ömer Faruk Sorak’ın gerçekleştirdiği Sınav, günümüz gençliğinin korkulu rüyası haline gelen eğitim sisteminin çarpıklıklarını ve üniversite sınavlarını konu alıyor… Oku

Sevgilim İstanbul

1/6/2008 · Kategori: Film

Sevgilim İstanbul

8 Nisan 2007

a1.jpgNedim Gürsel’in kitabından uyarlanan Sevgilim İstanbul, Rum kökenli genç bir kadın olan İrini’nin yıllar önce Yunanistan’da kaybolan babasından sonra, şimdi de İstanbul’da sevdiği adamın ortadan yok olması üzerine bir öykü anlatıyor… Filmin yönetmeni Sarı Tebessüm’le hatırladığımız Seçkin Yasar…

Oku

Aura

4 Nisan 2007

a1.jpgTürk sinemasının usta yönetmenlerinden Orhan Oğuz, yeni çalışması Aura‘da bu kez bir aşk öyküsü; iki insan arasında yaşanan aşktan öte bir ilişkiyi, bir tür bağımlılığı anlatıyor. Antalya Film Festivali‘nde Altın Portakal için yarışan filmde Gani Rüzgar Şavata ve Töre Anadolu filmin başrollerini paylaşıyorlar…

Oku

Beynelmilel

25 Mart 2007

a1.jpgYeni yılın iddialı yapımlarından Beynelmilel, yeniden seyirci karşısında!.. Beynelmilel, bizleri 12 Eylül sonrasına, ülkenin sıkıyönetimle idare edildiği döneme götürüyor… Başrollerinde Özgü Namal, Cezmi Baskın ve Umut Kurt’un rol aldığı film, 1982 yılında Adıyaman’da bir grup yerel müzisyenin başına gelen traji-komik olayları anlatıyor… Gösterim tarihi: 6 Nisan 2007

Oku

Umut Adası

13 Mart 2007

umutadasi.jpgGenç yönetmen Mustafa Kara’nın yönettiği Umut Adası, yasadışı yollarla Avrupa’ya giden insanların dramını anlatırken, kanayan bir yaraya; göçmen sorununa da parmak basıyor. Filmin senaryosu, Göksel Zeyrek’in özgün hikayesinden Adalet eski bakanlarından Hikmet Sami Türk’ün kızı Ayşe Türk tarafından yazıldı…

Oku

Mavi Gözlü Dev: Nazım Hikmet

5 Mart 2007

a1.jpgŞair-yazar Nazım Hikmet, ilk kez bir sinema filmiyle beyazperdeye geliyor… Metin Belgin’in yazdığı, Biket İlhan’ın yönettiği Mavi Gözlü Dev, Nazım Hikmet’in, Bursa’da hapis yattığı bir dönemi ele alıyor… Filmde Nazım’ı, Yetkin Dikinciler, karısı Piraye’yi Dolunay Soysert canlandırıyor…

Oku

18′ler Takımı

5 Mart 2007

a5.jpgYönetmen Mesut Taner ve senarist Hasan B. Turan Neşeli Gençlik’ten sonra yine bir gençlik filmine daha imza attılar… 18’ler Takımı, üniversite sınavlarına hazırlanan dört gencin, gizemli bir genç kızla tanıştıkan sonra başlarına gelenleri anlatan korku, komedi, macera üzerine kurulu bir gençlik filmi… 9 Mart’ta gösterimde…

Oku

‘Ulak’ yola çıktı…

1 Mart 2007

ulak-a2.jpgBabam ve Oğlum ile Türk Sineması’nda yeni bir dönem başlatan Avşar Film ve başarılı yönetmen Çağan Irmak yoğun bir şekilde yeni filmleri Ulak’ın çalışmalarını sürdürüyor. Asmalı Konak, Çemberimde Gül Oya gibi diziler ve Mustafa Hakkında Herşey adlı filmiyle de tanınan Çağan Irmak, birbuçuk yıl önce Babam ve Oğlum’dan hemen sonra yazdığı senaryosunu hayata geçirmek için uygun zamanı beklemekteydi. Oku

Romantik

25 Şubat 2007

a1.jpgSinan Çetin’in kendi ifadesiyle defalarca izlediği, ama bir türlü içine sinmediği için gösterime çıkarmadığı Romantik, sonunda vizyonda… Film, zengin kız, fakir erkek hikayesi… Aynı kızı seven zengin bir başka erkek daha var… Tıpkı eski Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi… Anlatım ise, Bay E‘deki gibi Sinan Çetin’in kendine has üslubuyla… İlgiyle, sıkılmadan izleniyor… Okan Bayülken, Teoman ve Yasemin Kozanoğlu’nu 7 yıl önceki halleriyle izlemek de oldukça ilginç…

Oku

Sis ve Gece

21 Şubat 2007

a1.jpgPolisiye edebiyatımızın tartışmasız önde gelen isimlerinden Ahmet Ümit’in ilk romanı Sis ve Gece, senarist-yönetmen Turgut Yasalar tarafından beyaz perdeye uyarlandı… Sis ve Gece’de gizli istihbarat teşkilatında çalışan bir adamın İstanbul sokaklarında kayıp sevgilisini arayışı, tırmanan bir gerilim eşliğinde gizemli bir polisiye öyküyle anlatılıyor…

Oku

Adem’in Trenleri

20 Şubat 2007

a2.jpgUsta Beni Öldürsene, O da Beni Seviyor gibi unutulmaz filmlerin yönetmeni Barış Pirhasan’ın yeni filmi Adem’in Trenleri, tecavüze uğramış genç bir kadın olan Hacer ve onu koruması altına alan Hasan Hoca’nın öyküsünü anlatıyor… Film, 80’li yılların sonunda geçen gerçek bir olaydan esinlenilerek çekildi…

Oku

Gomeda

14 Şubat 2007

a1.jpgGomeda, beş gencin tatil için gittikleri Kapodokya‘daki Gomeda vadisinde yaşadıkları korku dolu saatleri anlatan fantastik gerilim türünde bir yapım… Tan Tolga Demirci’nin yazdığı ve yönettiği ilk uzun metrajlı film olan Gomeda’da Feride Çetin, Serkan Altunorak, Bulut Köpük, Halim Ercan ve Bahar Yanılmaz rol alıyor…

Oku

Polis

10 Şubat 2007

a1.jpgOnur Ünlü, yönetmen ve senarist olarak imza attığı Polis filminde, mafyayla girdiği savaşta, ailesini korumak ve aşkını kazanmak için her yolu deneyen nam salmış bir polisin öyküsünü anlatıyor… Bugüne kadar rol aldığı yapımlarda unutulmaz karakterlere imza atan Haluk Bilginer, şiddetten kaçınmayan bir polisi canlandırdığı Musa Rami rolüyle yine çok başarılı…

Oku

Neşeli Gençlik

6 Şubat 2007

a1.jpgTürk sinemasında bir ilke daha imza atıldı. Amerikan filmlerinde çok sık işlenen gençlerin cinsellikle tanışmaları, ilk kez bir Türk filmine de konu oldu… Yönetmenliğini Mesut Taner’in üstlendiği Neşeli Gençlik, cinsellikle yeni yeni tanışmaya başlayan bir gencin başından geçen olayları eğlenceli şekilde anlatan bir gençlik filmi… 9 Şubat‘ta gösterimde…

Oku

Yandım Ali’ye Alman sansürü…

3 Şubat 2007

a3.jpgAlmanlar, Kurtuluş Savaşı’nda geçen bir kahramanlık öyküsü konu edilen Son Osmanlı Yandım Ali filmini 18′inden küçüklerin seyretmesini yasakladı. Türk Sineması’nın son günlerdeki iddialı yapımları arasında yer alan ve Kurtuluş Savaşı’nda geçen bir kahramanlık öyküsü konu edilen Son Osmanlı Yandım Ali adlı filme, Almanya’da 18 yaş sınırı getirildi.

Oku

Barda

31 Ocak 2007

a7.jpgGemide, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, Maruf ve Kurtlar Vadisi Irak filmlerinin yönetmeni Serdar Akar, ilk kez gerilim türünü deniyor… Barda, Türk sinemasında örneğine pek rastlanmayan boyutta şiddeti gözler önüne sererken, canilerin yol açtığı nedensiz şiddeti de sorguluyor… 2 Şubat’ta sinemalarda…

Oku

Saklı Yüzler

1/6/2008 · Kategori: Film

Saklı Yüzler

12 Kasım 2007

sakliyuzler-a1.jpgBabam Askerde ve Büyük Adam Küçük Aşk filmlerinin senarist ve yönetmeni Handan İpekçi, son filmi Saklı Yüzler’de günümüzde hala geçerli olan töre ve namus cinayetleri üzerine trajik bir öykü anlatıyor… Film, aile meclisi tarafından öldürülmesine karar verilen Zühre’nin hayatta kalma mücadelesini konu alıyor… 23 Kasım 2007’de gösterimde… Oku

Beyaz Melek

6 Kasım 2007

beyazmelek-a1.jpgMahsun Kırmızıgül’ün senaryosunu yazdığı, yönettiği ve önemli rollerden birini üstlendiği Beyaz Melek, huzurevinde yaşayan bir grup insanın hayata olan bağlılığını ve birbirlerine duyduğu sevgiyi esprili bir dille anlatan duygusal bir film. Oldukça kalabalık bir kadroya sahip filmde Yıldız Kenter, Gazanfer Özcan, Nejat Uygur, Bilge Zobu, Erol Günaydın, Salih Kalyon, İlkay Saran gibi deneyimli oyuncular rol aldı… 16 Kasım 2007’de gösterimde… Oku

Anka Kuşu / Bana Sırrını Aç!..

5 Kasım 2007

ankakusu-a1.jpgReis Bey, Yalnız Değilsiniz, Kelebekler Sonsuza Uçar, Anne ya da Leyla filmlerinin yönetmeni Mesut Uçakan, Anka Kuşu / Bana Sırrını Aç!.. adlı son filminde, modern insanın yaşama dair çıkmazlarını ele alıyor ve kurtuluş için seyirciye farklı bir reçete sunuyor. Yalçın Dümer, Ceren Öztürk ve Rahmi Dilligil başrollerde… 9 Kasım 2007’de gösterimde… Oku

Fikret Bey

4 Kasım 2007

fikretbey-a1.jpgKarşılaşma ve Çarpışma adlı kısa filmleriyle yurt içi ve yurt dışı festivallerde adından söz ettiren, pek çok ödülün de sahibi olan Selma Köksal, yönetmenliğini üstlendiği ilk uzun metrajlı filmi Fikret Bey’de babasının gerçek öyküsünü anlatırken, Türkiye’nin yakın tarihine de parmak basıyor… Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen film şimdi ticari sinemalarda… 9 Kasım 2007’de gösterimde… Oku

Mutluluk

1 Kasım 2007

mutluluk2.jpgZülfü Livaneli’nin ünlü romanı Mutluluk, yönetmen Abdullah Oğuz tarafından sinemaya uyarlandı. Film, günümüz Türkiye’sinde hala geçerli olan töre kanunları üzerine kurulu bir öykü anlatıyor… Talat Bulut, Özgü Namal ve Murat Han filmin başrol oyuncuları… Filmin senaryosunda Kubilay Tunçer, Elif Ayan ve Abdullah Oğuz’un imzası var… Oku

Yaşamın Kıyısında / The Edge of Heaven

23 Ekim 2007

theedgeofheaven-a1.jpgFatih Akın, 60. Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülü’nü kazandığı The Edge of Heaven / Yaşamın Kıyısında adlı filminde, birbiriyle kesişen öykülerle, altı insanın yaşamından kesitler sunuyor… Filmde Nurgül Yeşilçay, Baki Davrak, Tuncel Kurtiz, Hanna Schygulla, Patrycia Ziolkowska ve Nursel Köse rol alıyor… 26 Ekim 2007’de gösterimde… Oku

Janjan

8 Ekim 2007

janjan-a1.jpgSır Çocukları filminin yönetmeni Aydın Sayman, ikinci filmi Janjan’da, Anadolu’da bir kasabanın en güzel kızı Güzel ile kasabanın zararsız delisi Janjan Sadık’ın duygu yüklü, trajik öyküsünü anlatıyor. Seher Vakti, Kırık Kanatlar gibi Türk televizyon dizilerinin sevilen oyuncularından Berk Hakman ve ilk başrolünde başarılı bir performans sergileyen Selin Seyven filmin başrol oyuncuları… 12 Ekim 2007’de gösterimde… Oku

Avrupalı

6 Ekim 2007

avrupali-a1.jpgBaşrollerinde Cem Davran, Yasemin Kozanoğlu ve Sema Öztürk’ün rol aldığı Avrupalı, bir Türk ailesi ile Yunan ailesi arasında yaşanan ilişkiler üzerinden, Türkiye’nin Avrupa macerasını traji komik bir dille işliyor. Yönetmenliğini Ulaş Ak’ın üstlendiği filmin senaryosunu İrfan Tözüm ve Ulaş Ak birlikte yazdı… 12 Ekim 2007’de gösterimde… Oku

Bana Şans Dile

2 Ekim 2007

banasansdile-a1.jpgAsmalı Konak, Çemberimde Gül Oya, Mustafa Hakında Herşey, Babam ve Oğlum gibi dizi ve filmlerle adını duyuran Çağan Irmak, bugüne kadar vizyon şansı bulamayan 2001 yapımı ilk uzun metrajlı filmi Bana Şans Dile’yi gösterime çıkarıyor… Bir lise öğrencisinin sınıf arkadaşlarını rehin alarak, onlara korkulu anlar yaşatmasını konu alan bir gerilim öyküsü anlatan film, son dönem Türk gençliğinin portresini çizerken, gençlerin sorunlarına parmak basmayı da ihmal etmiyor… 5 Ekim 2007‘de gösterimde… Oku

Yanlış Zaman Yolcuları

19 Eylül 2007

yanliszamanyolculari-a1.jpgAren Perdeci ilk yönetmenlik denemesinde seyirciyi, romanını bitirmeye çalışan genç bir yazarın, çocukluk ve yetişkinlik dönemlerine doğru ilginç bir yolculuğa çıkarıyor. 34. Brüksel Film Festivali’nde de yarışacak filmin başrol oyuncuları Murat Onur, Canan Cemali, Sinem Tuncer ve küçük oyuncu İlker Uysaler… 21 Eylül 2007’de gösterimde… Oku

Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye’de

18 Eylül 2007

cumhurbaskaniotekiturkiyede-a2.jpgYönetmenliğini Zeki Alasya’nın üstlendiği Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye’de, aniden ortadan kaybolan Cumhurbaşkanı’nın bir sahil kasabasında geçirdiği üç günün öyküsü anlatılıyor. Başrollerinde Zeki Alasya, Derya Baykal, Yeliz Yeşilmen ve çok sayıda tiyatro sanatçısının rol aldığı filmin sürpriz konuk ismi ise, dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel… 21 Eylül 2007’de gösterimde.

Oku

Rıza

12 Ağustos 2007

riza-a1.jpg2002 yapımı Hiçbiryerde adlı filmiyle 21. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Halk Ödülü’ne layık görülen senarist-yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, yeni filmi Rıza’da bir kamyon şoförünün öyküsünü beyaz perdeye aktarıyor. Başrolünde Rıza Akın ve Nurcan Eren’in rol aldığı film, 4 Ocak 2008’de gösterime girecek… Oku

Sözün Bittiği Yer

26 Nisan 2007

a1.jpgBizim Lösemili Çocuklar Vakfı tarafından desteklenen Sözün Bittiği Yer, bir babanın, lösemiye yakalanan oğlunun hayatını kurtarmak için yaptığı mücadeleyi anlatan oldukça duygusal bir film… Küçük oyuncu Okan Tangücü’nün Umut karakteriyle başarılı bir perfomans sergilediği filmin yönetmeni, geçtiğimiz yıl çektiği The İmam adlı filmi ile dikkatleri üzerine çeken İsmail Güneş…

Oku

Pars: Kiraz Operasyonu

17 Nisan 2007

Photobucket - Video and Image HostingKurtlar Vadisi‘nin yaratıcısı Osman Sınav’dan iddialı bir film geliyor… Osman Sınav, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Pars: Kiraz Operasyonu‘nda gençleri esir alan uyuşturucu sorununa el atıyor… Afganistan’dan başlayıp Avrupa ve Amerika’ya uzanan uyuşturucu trafiğini ve bu trafiği kimlerin yönlendirdiğini anlatan film 20 Nisan 2007‘de gösterime çıkıyor…

Oku

Zincirbozan

9 Nisan 2007

a1.jpgGazeteci Avni Özgürel’in yazdığı, Atıl İnaç’ın yönettiği Zincirbozan, Türkiye’nin yakın tarihindeki çalkantılı bir dönemi; 1979-1983 yıllarını anlatan politik bir film… Dönemin önemli siyasi ve askeri figürleri, Haldun Boysan, Bülent Emin Yarar, Suavi Eren, Suna Selen ve Ayşe Tunaboylu tarafından canlandırıldı… Filmin gösterim tarihi 13 Nisan 2007

Oku

Çocuk

1/6/2008 · Kategori: Film

Çocuk

16 Ocak 2008

cocuk-c1.jpg

Polis
filmiyle adından söz ettiren Onur Ünlü, yönetmenliğini üstlendiği son filmi Çocuk’ta, küçük yaşta kaçırılıp bir hırsız çetesinin eline düşen Çocuk adlı kahramanın, sıra dışı macerasını konu alan fantastik bir hikaye anlatıyor… Filmin başrollerinde güzel oyuncu Tuba Ünsal, Babam ve Oğlum filminin çocuk yıldızı Ege Tanman ve rock star Hayko Cepkin rol alıyor… 18 Ocak 2008’de gösterimde… Oku

Ulak

9 Ocak 2008

ulak-a2.jpgBana Şans Dile, Mustafa Hakkında Herşey, Babam ve Oğlum filmlerinin başarılı yönetmeni Çağan Irmak, geçmiş çağlara ait bir intikam hikayesi olarak tanımladığı yeni filmi Ulak’ta, Seyyah Zekeriya‘nın ağzından Ulak İbrahim’in hikayesini anlatıyor… Filmde Çetin Tekindor, Hümeyra, Şerif Sezer, Yetkin Dikinciler, Şener Kökkaya, Mahir Ipek, Selda Özer, Zuhal Gencer Erkaya, Mahmut Gökgöz ve Melis Birkan rol aldı… 25 Ocak 2008’de gösterimde… Oku

Maskeli Beşler Kıbrıs

8 Ocak 2008

maskelibeslerkibris-c2.jpg

2005 ve 2007 yıllarında vizyona giren, hem yurt içinde hem yurt dışında büyük beğeni kazanarak yaklaşık 2,5 milyon kişi tarafından seyredilen Maskeli Beşler İntikam Peşinde ve Maskeli Beşler Irak serisinin devam filmi olan Maskeli Beşler Kıbrıs, 10 Ocak 2008’den itibaren sinemalarda… Mehmet Ali Erbil, Peker Açıkalın, Şafak Sezer, Cengiz Küçükayvaz ve Melih Ekener gibi sevilen isimlerin yer aldığı filmin senarist ve yönetmeni Murat Aslan… Oku

Çılgın Dersane Kampta (Çılgın Dersane 2)

8 Ocak 2008

Çılgın Dersane Kampta

Geçtiğimiz sezonun en çok izlenen gençlik filmi Çılgın Dersane’nin devamı Çılgın Dersane Kampta, 10 Ocak 2008′te gösterime çıkıyor. Filmde Cüneyt Arkın, Mustafa Topaloğlu, Sibel Tüzün, Berksan, Okan Karacan ve Alp Kırşan’ın da aralarında bulunduğu birçok ünlü isim rol alırken, ilk filmde yer alan Mehmet Aslan, Tuba Ünsal ve Hande Ataizi bu filmin kadrosunda yok… Oku

Semum

30 Aralık 2007

semum-a1.jpgMütevazi bütçesine rağmen, geçen sezonun en çok tartışma yaratan D@bbe filminin senarist ve yönetmeni Hasan Karacadağ, yeni bir korku filmi ile sinemaseverlerin karşısına çıkıyor. İzmir’de yaşayan Canan Karaca’nın gerçek öyküsünden sinemaya uyarlanan Semum, genç kadının yaşadığı dehşet dolu saatleri konu alan bir korku filmi… 8 Şubat 2008’de gösterimde… Oku

Kabadayı, ilk 10 günde bir milyon seyirciyi geçti…

25 Aralık 2007

kabadayi-a1.jpgBaşrollerini Şener Şen, Kenan İmirzalıoğlu, İsmail Hacıoğlu, Rasim Öztekin ve Aslı Tandoğan’ın paylaştığı, senaryosu Yavuz Turgul’a ait olan, yönetmenliğini ise Ömer Vargı’nın yapmış olduğu Kabadayı gişede başarısını kanıtlıyor. Oku

İyi Seneler Londra

23 Aralık 2007

iyisenelerlondra-a1.jpgYönetmenliğini ve senaristliğini Berkun Oya’nın üstlendiği İyi Seneler Londra, ünlü bir şarkıcının, yılbaşı öncesi gittiği Londra turnesinin öyküsü anlatılıyor… Müziklerini Fazıl Say’ın hazırladığı film, Ülkü Duru, Ali Atay, Denis Lavant, Vahide Gördüm, Şebnem Sönmez, Hugh Hayes ve Zuhal Olcay gibi oyuncularıyla dikkat çekiyor… 28 Aralık 2007’de gösterimde… Oku

O Kadın

14 Aralık 2007

okadin-a1.jpgYılın en ilginç sinema projesi olarak nitelendirilen ve merakla beklenen O Kadın, bir kadının oldukça karmaşık aşk hikayesini Sezen Aksu şarkıları eşliğinde anlatıyor… Filmde Selin Demiratar, Tardu Flordun, Burak Hakkı, Burhan Öcal, Şebnem Dönmez, Nefise Karatay ve usta oyuncu Erol Günaydın rol aldı. 14 Aralık 2007‘de gösterimde… Oku

Ulak’ın yapım notları…

8 Aralık 2007

ulak-c1.jpg

Çağan Irmak, filmin müziklerinde, bir önceki filmi Babam ve Oğlum’da da beraber çalıştığı müzisyen Evantia Reboutsika ile birlikteliklerini devam ettirdi. Babam ve Oğlum’un film müziğiyle Dünya Film Müzikleri Ödülleri - Yılın Keşfi ödülünü alan Reboutsika, Ulak için yeni ve farklı bir müzik yarattı. Müzikleri Greek String Orkestra çaldı.

Oku

Hicran Sokağı

7 Aralık 2007

hicransokagi-a1.jpgYeşilçam‘da 54 yılı geride bırakan Safa Önal‘ın jübile filmi Hicran Sokağı, Türk Sineması’nın yeni ve eski kuşak pek çok ünlü oyuncusunu biraraya getirdi. Boğaziçi’nde bir semtte yaşayan insanların hikayesinin anlatıldığı filmde, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Cüneyt Arkın, Engin Çağlar, Süleyman Turan, Selda Alkor, Selma Güneri, Tanju Gürsü, Nilüfer Aydan, Yılmaz Köksal, Yusuf Sezgin gibi Yeşilçam’ın ünlü isimleri rol aldı… 14 Aralık 2007’de gösterimde… Oku

Kutsal Damacana

7 Aralık 2007

kutsaldamacana-c2.jpg

Komedinin usta isimlerinden Şafak Sezer, Kutsal Damacana’da sahte bir papazı canlandırıyor… Batıl inançların ve sihir dünyasının son derece esprili ve eğlenceli bir hicvi olan filmde, Şafak Sezer’in yanı sıra Eyşan Özhim, Ersin Korkut, Büşra Pekin, Erdal Tosun, Settar Tanrıöven ve nam-ı diğer Ali Desidero Yıldırım Memişoğlu kamera karşısına geçti. 20 Aralık 2007’de gösterimde… Oku

Kabadayı

2 Aralık 2007

kabadayi-c4.jpg

Şener Şen, Kenan İmirzalıoğlu, İsmail Hacıoğlu, Rasim Öztekin ve Aslı Tandoğan, senaryosunu Yavuz Turgul’un yazdığı, yönetmenliğini Ömer Vargı’nın üstlendiği Kabadayı’da bir araya geldiler… Film, eski bir kabadayının yıllar sonra bir oğlunun olduğunu öğrenmesiyle gelişen olayları anlatıyor… 14 Aralık 2007’de gösterimde… Oku

Suna

23 Kasım 2007

suna-a1.jpgBez Bebek, Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu filmlerinin yönetmeni Engin Ayça, üçüncü filmi Suna’da, İstanbul’da üniversitede öğrenci olan dört yakın arkadaşın yıllar sonra bir araya gelmelerinin hüzünlü öyküsünü anlatırken, Türkiye’nin yakın tarihine de değiniyor… Filmin ağır topu ise Türk Sineması’nın Sultan’ı Türkan Şoray… 23 Kasım 2007’de gösterimde… Oku

Zeynep’in Sekiz Günü

19 Kasım 2007

zeynepinsekizgunu-c1.jpg

Güzel ve yetenekli oyuncu Fadik Sevin Atasoy Beyaz Melek’ten sonra, Mustafa Üstündağ’la başrollerini paylaştığı Zeynep’in Sekiz Günü ile bir kez daha karşımızda… Fadik Sevin Atasoy, senarist-yönetmen Cemal Şahin’in ikinci uzun metrajlı filmi Zeynep’in Sekiz Günü’nde, kendine ait bir dünyada yaşayan, içine kapanık, takıntılı genç bir kız olan Zeynep’i canlandırıyor… 30 Kasım 2007’de gösterimde… Oku

Musallat

12 Kasım 2007

musallat-a1.jpgSenarist-yönetmen Alper Mestçi, ilk uzun metrajlı sinema filmi Musallat’ta, halk arasında üç harfliler olarak adlandırılan, hiç işlenmemiş ve tabu olarak kabul edilmiş bir konuyu işliyor. Birbirini seven iki gencin öyküsünden yola çıkan film, kimilerinin adını anmamaya hatta düşünmemeye özen gösterdiği hep, korku, endişe ve dehşet duygularını çağrıştıran cinleri beyaz perdeye taşıyor. Oku

« Önceki ::