Yumurta Yusuf ile Ayla ile Zehra / Cüneyt Cebenoyan

1/12/2007 · Kategori: Inceleme

Cüneyt Cebenoyan
Metni büyültün Metni küçültün
cuneytcebenoyan@birgun.net
Yumurta 16/11/07

Yusuf ile Ayla ile Zehra

Yumurta kendinden ve hayattan pek bir beklentisi kalmamış eski şair/yeni sahaf Yusuf'un (Nejat İşler) bir anlamda yeniden doğuşunu, bir yerlere ve birilerine yeniden bağlanmayı öğrenişini konu alıyor. Filmin iki önemli kişisi daha var. Birisini, Zehra'yı sadece bir kez, filmin başında öbür dünyaya, mezarlığa doğru yürürken görüyoruz (kavak ağaçlarının silueti gerçekten bir başka dünya izlenimi veriyor). Yusuf'un annesi Zehra ölümüyle sahneden çekilmiyor, tam tersine Yusuf'un kaderini belirleyecek denli hayata müdahil oluyor. Diğer önemli kişi ise Zehra anayla birlikte yaşayan Ayla (Saadet Işıl Ak-soy). Liseyi yeni bitirmiş, üniversite sınavlarına hazırlanan Ayla'nın kendi ailesi hakkında bilgi sahibi olamıyoruz. Ayla, Zehra ananın ruhunun bu dünyadaki temsilcisi gibi, onun isteklerinin yerine getirilmesini sağlıyor. Ve böyle yaparak hem kendinin hem de Yusuf'un kaderini tayin ediyor. Kısacası filmin asıl kahramanı bir anlamda gözle görülmeyen, yaşamayan biri, bir ruh, Zehra ananın ruhu. Ama Zehra'nın ölüsü bile Yusuf'tan daha canlı.

Yusuf'u ilk kez sahaf dükkânında/evinde görüyoruz. Filmin bence en başarısız sahnesi bu. Gerçeklik duygusu bu sahnedeki kadar başka hiçbir bölümde eksik değil. Yusuf dükkân evinde kapıyı kilidemeden, kepenk indirmeden, uyku ilacı niyetine içtiği şarabını içip yatmaya hazırlanırken, genç ve seksi bir kadın girer içeri. Şarapçılar bile şişelerini bir kesekağıdma sarar ama bu seksi kadın geceleyin elinde şarap şişesini açıkta tutarak dolaşabilmektedir görünüşe göre. Yusuf ne bu elinde fallik bir nesne tutan kadınla ne de ondan kazanabileceği parayla ilgilidir. Sahne gerçeklik duygusundan yoksun olsa da Yusuf'un her şeye il-gisizleşmiş halini ekonomik bir şekilde özetler. Aynı gece annesinin ölüm haberini de alan Yusuf cenazeye katılmak için kasabası Tire'ye geri döner.

KABUĞU ÇATLATMASI ZAMAN ALACAK
Yusuf'un yeniden doğumu da ilk doğumunun gerçekleştiği bu kasabada ana ocağında gerçekleşecektir. Ama sancısız doğum olmaz; Yusuf'un da düştüğü kuyudan çıkması, yumurtasının kabuğunu çatlatması zaman alacaktır. Yusuf'un yokluğunda Zehra Ana Yusuf'u yaşatmıştır. Yusuf adına arkadaşlarına hediyeler (Yusuf'un yayımlanan ödül de kazanmış olan tek kitabını, Ayla'ya kazak) göndermiştir. Yusuf böylece çok sıcak bir ilgiyle karşılaşır. Fakat yine filmde kafa karıştıran bir şey var: Bir sahnede Yusuf'u epilepsi (ya da narkolepsi) krizi geçirirken görürüz. Bu da şu soruyu sordurur: Yusuf'un beyninde yaşadıklarını, yaptıklarını unutmasına neden olan fiziksel bir hasar mı var? Eski sevgilisiyle buluştuğunda Tire'ye dair söylediklerini inkâr etmesi bu hafıza hasarının (gönderdiği hediyeleri hatırlamaması gibi) başka bir göstergesi midir yoksa iki kişinin geçmişi farklı yaşatıyor olmalarından mı kaynaklanır?

Yusuf İstanbul'a bir an önce geri döneceğini söylese de bir türlü dönemez. Annesinin adağını yerine getirir nihayetinde. Koçu almak için çıktıkları yolculuk Ayla'yla Yusuf arasında bir yakınlaşmayı da başlatır. Zaten Zehra'nın adağı da anlaşılan budur. (Kaplanoğlu vejateryen olmak gerektiğini de mi söylüyor acaba bize? Filmin başında vejateryen yemekleriyle ilgili kitap arayan kız, ölümüne gitmeye can havliyle direnmeye çalışan koç, bir kadın ordusunun kurbanı parçalara ayırması...)

FİLMİN EN 'DÜNYEVİ' BÖLÜMÜ
Yine hedefine tam ulaşamayan bir sahnede Yusuf geri dönemeyeceğini kani olur. Bir çoban köpeği Yusuf'un uzaklaşmasını engeller. Ama köpek fazla dost canlısı göründüğünden bu sahnenin dramatik etkisi yeterince güçlü değil.

Nihayetinde iyi çekilmiş ve iyi oynanmış (Nejat İşler çok çok iyi) bir film Yumurta. Diyaloglar da iyi yazılmış. Ama Kaplanoğlu'nun zamana (filmde sık sık saat görüyoruz ya da tiktakını duyuyoruz) ve metafiziğe dair söylemeye çalıştıklarını çok da iyi ifade ettiğini düşünmüyorum ya da ben bu konulara uzağım. Yusuf'un Ayla'yla yakınlaşması da yeterince güçlü bir etki uyandırmıyor. Bu iki insan arasında çok ama çok mesafe var aşılacak ve bunu başarmaları çok da mümkün görünmüyor. Yani Yusuf'un yeniden doğuşunda da bir sorun var. Ayla'ya gelince, bu kasabalı kızın kişiliğinde insanı saran bir şey yok. Yusuf zaten üçlemenin ana karakteri olduğu için, Ayla o kadar da önemli değil. Yusuf'un yaşadıkları inandırıcı ama onu da çok tanımıyoruz sonuçta. Zaten filmde en güçlü irade sahibi kişi başta da söylemiştik, bir ruh, Zehra'nın ruhu. E, onu da göremiyoruz haliyle.

Zehra'dan bağımsız yan karakterlerden elektrikçi Haluk'un (Ufuk Bayraktar), Yusuf'la girdiği kıskançlık yüklü ilişki belki de filmin en dünyevi bölümünü oluşturuyor. Sanırım bu yüzden filmin en sevdiğim anı Haluk'un Yusuf'un hafızasını aşağıladığı sahne oldu.

Yönetmen: Semih Kaplanoğlu Oyuncular: Nejat işler, Saadet Işıl Aksoy, Ufuk Bayraktar, Tülin Özen Türü: Kurmaca Ülke: Türkiye, Yunanistan

* * *
Suç, şöhret ve paranoya
Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı o kadar 'güzel' bir film ki, sinemadan çıktığınızda acaba bu yıl gördüğüm en iyi film bu muydu diyebiliyorsunuz. Filmin her karesi özenle ışıklandırılmış, her çerçevesi özenle seçilmiş, müziği ise Warren Ellis ve Nick Cave'in imzasını taşıyor; hüzünlü ve nefis. Brad Pitt iyi oynamış Jesse Ja-mes'i, Casey Afflect de Robert Ford'u. Aslında Afflect'in oyununda adlandırması zor bir şey var (New York Times eleştirmeni "karakteri aptal, aktörü zeki ve hünerli gösteren oyunculuk" demiş), çok mu iyi yoksa gösterişçi mi adlandırması zor. Ama film boyunca izlediğiniz güzelliği zedelememesi için kovmaya çalıştığınız kurtçuk beyninizi kemirmeye devam ediyor: Kendimi kandırıyor muyum? Bu film o kadar da iyi değil mi yoksa?

SAHNELERDEKİ OLAĞANÜSTÜ ESTETİK
Ama ben değil miyim 'Kasap'tan (Chopper; 2000) beri Andrew Dominik ne zaman yeni bir film çekecek diye heyecanla bekleyen? Imdb'ye arada sırada girip bu adam ne yapıyor acaba diye bakan? 'Taksi Şoförü'nün bir ardılı vardıysa o da 'Kasap'tı ve Dominik'i ilk filmiyle takip edilmesi gereken yönetmenler listeme sokmuştu. Yani Domi-nik'in ikinci filmini çok beğenmeyi çok bekliyordum doğrusu.

Ama beynimi kemikurt maalesef haklı galiba. Çok güzel ama göründüğü kadar derin bir film değil KRFJJS. Ben bütün uzunluğuna rağmen çok az sıkıldım. Başlarda biraz zorlanmakla birlikte filmi ilgiyle de izledim. Ama vaat ettiği derinliğe ulaşamayan bir film olduğu da doğru ne yazık ki. KFFJJS bir western ama bir aksiyon filmi değil. Suç, şöhret, hayranlık ve paranoya üzerine psikolojik bir film. Amerikan tarihinin kimilerince iyi kimilerince manyakça kötü bir kahramanı olan Jesse James'in son aylarını anlatıyor. Son soygunundan sonra, sahte kimlik altında paranoyak bir hayat süren ve çetesinin eski elemanlarının kendisini satmasından korkan James ile onun en büyük fanı Robert Ford arasındaki ilişkiye odaklanıyor film. James'in politik bir kimliği de var, onu halkın gözünde Robin Hood gibi bir kahraman yapan ama bu yönetmen Dominik'i hiç ilgilendirmiyor. Tıpkı 'Kasap' filminde olduğu gibi suç ve şöhret Dominik'i asıl ilgilendiren. İşin ilginci 'Kasap' filmininin konu aldığı Avustralyalı katilin 'Arkadaşlarınızı Vurup İnsanları Eddleme Sanatı' adlı bir kitabı var ki, Robert Ford'un hayatını özediyor gibi başlığıyla. John Lennon cinayetini de düşündüren bu hayranlık ve hayran olduğu kişiyi yok etme psikozu üzerine kendimi pek de aydınlanmış hissetmiyorum filmden sonra. Ama filme ilgisiz kalmayın ve sinemada izleyin. Gerçekten kimi sahneleri olağanüstü bir estetiğe sahip.

Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı
Orijinal Adı: The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford Yönetmen: Andrew Dominik Türü: Aksiyon, Western, Dram Ülke: ABD

««Geri Dön | Başa Dön  Yazdır Arkadaşınıza Gönderin

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
»»» Bir İngiliz kahramanlık öyküsü   / 23 Kasım 2007
»»» Yumurta   / 16 Kasım 2007
»»» Avrasya ve Antalya'dan kalanlar   / 6 Kasım 2007
»»» 'Her kadının gönlünde bir faşist yatar'   / 2 Kasım 2007
»»» Devrim bazen kötüdür   / 26 Ekim 2007
»»» İstilacının insanlık anlayışı   / 19 Ekim 2007
»»» CIA ajanının üstün insan olarak portresi   / 12 Ekim 2007
»»» Mutenalaştıra bildiklerimizden misiniz?   / 5 Ekim 2007
»»» Temcit pilavı tadında   / 7 Eylül 2007
»»» Lanetli yaz sezonu   / 31 Ağustos 2007
»»» Dogu'ya gitme genç Amerikalı   / 25 Ağustos 2007
»»» Zavallı küçük zengin kız   / 20 Temmuz 2007
»»» ROMAFICTIONFEST: Roma'ya çıkan yeni yol   / 13 Temmuz 2007
»»» Otomobiller iyidir, savaşa devam!   / 7 Temmuz 2007
»»» Muhafazakarlığa övgü 4   / 30 Haziran 2007
»»» Arşiv

12 Eylül'le Hesaplaşma

3/12/2006 · Kategori: Inceleme

Sibel Kekilli, "Eve Dönüş"ün Altın Portakal'daki galasında göz yaşlarını tutamadı...
Sinema.com
12 Eylül döneminde yaşananları bir işçinin yaşadıklarını konu alan "Eve Dönüş" filminin galası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yapıldı. Gösterimin ardından büyük alkış alan filmde Mehmet Ali Alabora'yla birlikte başrolde yer alan Sibel Kekilli, gösterimin ardından gözyaşlarını tutamadı.
Ömer Uğur'un yönettiği "Eve Dönüş" filminin Antalya'daki galası büyük coşkuya sahne oldu. İzleyicilerin uzun süre ayakta alkışladıkları filmde başrolde yer alan Sibel Kekilli de, filmi ilk kez bu galada izledi ve o da salondaki çoğu izleyici gibi gözyaşlarını tutamadı. Filmin gösterimin ardından gerçekleştirilen söyleşide de Kekilli, filmin etkisinden çıkamadığını söyleyerek bir süre soruları yanıtlayamadı. Filmin yönetmeni Ömer Uğur, "bu film benim gönül borcum" diyerek filmi o dönemde cuntacıların şiddetine maruz kalan insanlara adadığını söyledi. Uğur yaklaşık 20 yıldır bu projeyi gerçekleştirmeye çalıştığını ama uzun süre böyle sert bir filmi gerçekleştirecek cesarette yapımcı bulamadığını söyledi. Filmdeki işkence sahnelerinin sertliği nedeniyle eleştirilebileceğinin farkında olduğunu söyleyen Uğur, o dönemde yaşayanların çok daha sert olduğunu söyleyince salondan büyük alkış aldı. Her ne kadar fazlasıyla dramatik sahneler içerse de, filmi eğlenerek çektiklerine ve büyük bir enerjiyle çalıştıklarına dikkat çeken yönetmen, filminin "anti-militarist, anti-şiddet ve anti-gayriinsani" bir tavrı olduğunu söyledi.


Sibel Kekilli de, gelen bir soru üzerine, Almanya'dayken 12 Eylül'ü hiç bilmediğini, ailesinin bundan kendisine hiç bahsetmediğini söyledi ve Ömer Uğur'un senaryosunu ilk okuduğunda böylesine büyük bir olayı bilmediği için çok utandığını söyledi. Senaryodan çok etkilendiğini söyleyen Kekilli rolü hemen kabul ettiğini ama Uğur'a hemen "peki böyle bir olay gerçekten yaşandı mı?" diye sorduğunu ve gerçekte yaşananların çok daha sert olduğunu öğrenmesiyle tam bir şok yaşadığını ifade etti.


Kekilli'yle birlikte filmde başrolde yer alan Mehmet Ali Alabora ve Altan Erkekli, çekimleri nedeniyle galaya katılamadı. Filmi izleyenlerin genel kanısı, işkence sahneleriyle izleyicilerin duygularıyla fazla oynamasına rağmen, ülkemizde hâlâ süren 12 Eylül rejimine karşı izleyicide yarattığı öfke ve isyan nedeniyle filmin çok doğru bir amaca hizmet ettiği yönündeydi. Film, Antalya'da çok ciddi rakipleri olduğu için ödül alamasa da en azından bir halk ödülü ya da jüri ödülüyle ödüllendirilebilir. Ancak ödüller bir yana, asıl önemli olan, filmin gişede çok iyi iş yapması, çok fazla izleyiciye ulaşarak 12 Eylül'ü yapan ve yargılanmadan aramızda yaşamaya devam edenlere ve hâlâ yürürlükte olan 12 Eylül anayasasına karşı büyük bir öfke yaratması. İzleyicileri harekete geçirme potansiyeli taşıyan anaakım bir film olarak "Eve Dönüş" çok önemli ve çoktan yapılması gereken bir misyonu üstleniyor.




12 Eylül'le hesaplaşma

12 Eylül'le hesaplaşma
'Eve Dönüş'te Memet Ali Alabora ve Sibel Kekilli başrolleri paylaşıyor.
Ömer Uğur'un filmi Eve Dönüş, sağlam senaryosu, başarılı yönetimi ve oyunculuklarıyla, amacına ulaşan bir dönem filmi

Radikal, 05/11/2006

ERMAN ATA UNCU (Arşivi)

12 Eylül travmasıyla nasıl baş edilir? Alttan alta hayatımızı şekillendiren 12 Eylül'ün köklerini, ya da gündelik hayatta hâlâ yer bulan öğelerin 12 Eylül'le bağlantısını döneme aşina olmayan bizim kuşağın çoğunluğu (90'lar) ilk defa Çağan Irmak'ın 'Babam ve Oğlum'uyla perdede gördü. Yine Çağan Irmak, dönemi işlediği televizyon dizisi 'Çemberimde Gül Oya'da da gündelik ayrıntılar üzerine titizlenmesinin örneklerini verdi. Komodinin üzerindeki Kerime Nadir romanları, saten yorganlar, çevirmeli telefonlar, hikâyenin hayhuyu içinde tespit edilip tebessüme yol açan ayrıntılar.
Ömer Uğur'un, senaryosunu 16 yıl önce yazdığı ve bu hafta gösterime giren filmi 'Eve Dönüş'te de Çağan Irmak'ınkiler kadar belirgin olmasa da bir ayrıntı zenginliği söz konusu. Karakoldaki yuvarlak silgi, Anadol marka taksiler, daha da belirginleri; Orhan Gencebay şarkıları... Tüm bunlar, başta bir dönem filminin olmazsa olmazları. Ama iş yakın tarihi konu alan bir filme gelince gündelik hayat ayrıntıları dönemin atmosferini yansıtan öğeler olmaktan çıkıyor. Özellikle söz konusu 12 Eylül gibi bir dönem olduğunda daha da farklı bir işlev yükleniyorlar. Çok fazla perdeye ya da ekrana gelmeyen, ama hâlâ ağırlığı hissedilen bir dönemi tanıdık olduğumuz ayrıntılar eşliğinde izlemek etkiyi daha da artırıyor.

Tanıdık ayrıntılar
Sonuçta tüm bu tanıdık ayrıntılar, hafızalarda hâlâ taze birer yeri olan gündelik eşyalar, 12 Eylül'le göbek bağımızın kesilmediğinin kanıtı. Zaten 'Eve Dönüş'ün derdi de, seyircisini, bu bağın kopmadığı gerçeğiyle sarsıcı bir şekilde yüzleştirmek. Uzak olduğu sanılan bir dönemin aslında o kadar da geçmişte kalmadığını, hâlâ yanıbaşımızda konumlandığını görmek, seyirciye farklı bir deneyimin de kapılarını açıyor. 'Eve Dönüş' de seyircisine bu deneyimi yaşatmaya odaklanıyor.
Ömer Uğur, Birgün'e verdiği röportajda "...ben filmde seyirci gülmek istesin, tam gülecekken de 'Yok ya, gülmemek lazım' desin istedim" diyor. Galada da sık sık gülenlerle niye gülündüğüne anlam veremeyenlerin birarada bulunması, Uğur'un amacına ulaştığının göstergesi. Seyirciyi, güldüğü için bu kadar suçlu hissettiren, acaba hikâyenin büyük bir kısmının işkencehanede geçmesi mi, yoksa çok fazla yüzleşme fırsatı bulunmayan bir dönemle karşılaşmanın ağırlığı mı? 'Eve Dönüş'ü seyrettikten sonra bu ikisi birbirine karışıyor. Zira 'Eve Dönüş', Montpellier Film Festivali ve Yunus Nadi'den ödüllü sağlam senaryosu sayesinde uzun işkence sahnelerini derdine ortak ediyor. İşkencenin çarpıcılığıyla, dönemin ağırlığını pekiştiriyor.
'Eve Dönüş'ün seyircisine aldırdığı soğuk duşun başka bir müsebbibi de hikâyenin 'küçük' adamın üzerinden, ısrarla onun görüşüne odaklanarak anlatılması. Televizyon taksidini karşılayabilmek için canla başla çalışan Mustafa karakteri, başta Ertem Eğilmez filmlerinin sıradan adamlarının masumiyetten ve kutsallıktan arındırılmış hali gibi gelebilir. Ne var ki sendikalaşma çağrılarını alaycılıkla karşılayan, 'kendi halinde' Mustafa'nın (Memet Ali Alabora) bir 'yanlışlık' sonucu kendini işkence masasında bulması, 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' mantığının acı sonuçlarını hatırlatmaktan fazlasını yapıyor. Her şeyden uzak Mustafa karakteri, yine aynı konumdaki seyircinin o dönemde olan biteni algılayabilmesi için verimli bir stratejinin yolunu açıyor.

Herhangi birisi
Belki de 'Eve Dönüş'ün etkileyiciliğinin kaynağını işkenceden çok burada aramak lazım. Odağı, 12 Eylül acılarını birebir yaşayan aktivistlerden, 'herhangi bir adam'a kaydırmasında... Sonuçta aktif karakterlerin, hikâyeyle seyirci arasına koyduğu uzaklığın rahatına sığınamıyoruz. İşkence odasında başına geleceklerden habersiz Mustafa'nın durumu, seyircininkiyle örtüşüyor. 12 Eylül'ün şiddeti her şeye uzak Mustafa'yla beraber seyircinin de suratına çarpılıyor.
Bu noktada tek itiraz, belki Mustafa'nın kendi halindeki hayatıyla dönemin atmosferi arasında köprü kurması gereken figürasyon için dile getirilebilir. Mustafa'nın müdavimi olduğu kahvehanede geçenlerin (filmin konuk oyuncularının büyük bir kısmı bu sahnelerde çıkıyor) dışındaki sahnelerde rol alan figüranlar, hikâyenin gereksindiği gerçekliği biraz zedeliyor. Ama filmin geneline bakınca bu, çok da büyük bir kusur sayılmaz. Zira 'Eve Dönüş', kahramanının ve çevresindekilerin hikâyesine odaklandıkça dönemin genel atmosferini daha da hissettiren bir film. Dolayısıyla karakterinin acısını seyirciye geçiren Memet Ali Alabora'nın da, bu filmdeki performansıyla Altın Portakal alan Sibel Kekilli'nin de, ama özellikle işkenceci komiseri canlandıran Civan Canova'nın da başarılı performansları filmin belkemiği. Savaş Dinçel, Perihan Savaş ve Altan Erkekli'nin de dahil olduğu kadro, ayakları yere basan oyunlarıyla 12 Eylül'ün taze izlerini daha da ortaya çıkartıyor. Böylece, 12 Eylül'ün çok da geçmiş olmadığı iyice su yüzüne çıkıyor.

Atıf Yılmaz: Bu bir devrim

29/10/2006 · Kategori: Inceleme

Atıf Yılmaz: Bu bir devrim

42. Altın Portakal'ın ödül töreni cumartesi gecesi Aspendos Antik Tiyatro'da yapılmıştı.

Bu yıl Altın Portakal Film Festivali organizasyon başarısıyla beğeni topladı. Ama, kitle sineması yerine gençlerden yana ağırlığını koyan jürinin kararı tartışmalara neden oldu.

OLKAN ÖZYURT

İSTANBUL - Altın Portakal bu, festival biter ama rüzgârı hemen dinmez. Organizasyon bozuklukları ve jürinin kararları bir süre daha gündemi meşgul eder. Türkiye'nin en eski film festivali 42'nci yılında önemli bir sınav verdi. TÜRSAK-ANSAV işbirliğiyle düzenlenen festival başarılı organizasyonuyla herkesten alkış aldı. Dünya sinemasının önemli isimlerini Antalya'da ağırlayan festival, gerçek anlamda uluslararası bir nitelik kazandı. Haliyle Türk sineması biraz gölgede kaldı ama bu durum çok ciddi bir rahatsızlık yaratmadı. Türk sinemasının yaşayan efsanesi Atıf Yılmaz, değişimi "Antalya'da bu yıl bir devrim gerçekleşti" sözleriyle özetliyor.
Ama Altın Portakal'da bazı şeyler değişmiyor. Jüri kararlarının tartışılması gibi. Gerçi burada da sorun yok, dünyanın her yerinde bu böyle. Bruno Dumont'un 'İnsanlık'ı ya da Michael Moore'un 'Fahrenheit 9/11'i Altın Palmiye aldığında az kıyamet kopmamıştı. Bizdeki durum ise biraz farklı. Şöyle ki, Ferzan Özpetek başkanlığındaki jürinin genç sinemacılardan yana aldığı kararlar tartışılıyor. Kimi jürinin tavrından memnun, festivalin yeni yapısıyla uyuştuğunu düşünüyor. Kimileri ise Memduh Ün, Tunç Başaran, Atıf Yılmaz ve Yavuz Turgul gibi Yeşilçam kökenli yönetmenlerin filmlerinin yeterince iyi değerlendirilmediği, Antalya'nın kitle sinemasına dönük yüzünün ihmal edildiği görüşünde. Jüri başkanı Ferzan Özpetek ise bu tür tartışmaları doğal buluyor ve "Kararımızın arkasındayız" diyor.
Sinemacılara değişimi ve ödülleri yorumlattık.
Atıf Yılmaz (Yönetmen): Çok başarılı bir festival gördüm. TÜRSAK ile ANSAV işbirliği çok iyi bir sonuç doğurmuş. Gerçekten görkemli, her açıdan iyi iyi organize edilmiş bir festivalle karşılaştık. Antalya'da bir devrim yaşandı diyebilirim. Bu beraberlik bozulmazsa Antalya'nın önümüzdeki yıllarda daha iyi olacağını düşünüyorum. Jüri yeni sinemacıları destekleyen kararlar aldı. Bu bir yaklaşımdır. Bu kararları makul karşılamak gerekir.
John Irwin (Yönetmen): Festivalin kendine çizdiği vizyon çok iyi. Hem Avrupa hem de Asya filmleri burada Antalya'da boy gösterebilir. Biliyorsunuz Asya filmleri özellikle Uzakdoğu sineması son yıllarda çok ilgi görüyor. Festival Asya ile Avrupa arasında kültürel anlamda bir köprü olabilir. Ben festivalin bu durumunu çok önemsiyorum. Antalya zamanla, Cannes, Berlin gibi şampiyonlar liginde oynamayı kendine hedef koyabilir.
Atilla Dorsay (Sinema yazarı): İki arada bir deredeyim. Tümüyle yeni sinemayı desteklemek çerçevesinde verilen kararları eleştirmemek gerekir. Ama bir de sinemamızın kitleyle ilişkisi var. Bu ilişkiyi sağlıklı bir biçimde kurmuş, kaliteli kitle sinemasına da destek çıkmak gerekir. Jürinin böyle bir sentez yapmasını dilerdim. Bu ödüllerin genç ve farklı sinemaya güç kazandıracağını ama yine de bunun filmlere pek fazla seyirci çekmeyeceğine inanıyorum. Festivalin yeni yapısı çok iyi inşallah böyle devam eder.
Semih Kaplanoğlu (Yönetmen): Sonuçları olumlu görüyorum. Jürinin kararının, Türk sinemasındaki yenilenmenin bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. Keza festivalin yeni yapısını da böyle gördüğümü söyleyebilirim. Festivalin uluslararası boyut kazanması çok önemli. Türk sineması Antalya'da görücüye çıkacak artık. Ayrıca bizim gibi genç sinemacıların yabancılarla ilişki kurması belki yeni ortaklıklar için de bir ortam yaratıyor. Bunu da önemsediğimi söylemek istiyorum.
Ahmet Boyacıoğlu (Eurimages Türkiye Temsilcisi): Genç bir yönetmenin ilk filminin en iyi film seçilmesi öncelikle çok cesurca bir karar. Bu karar bu tür yaratıcı filmlerin çekilmesini, genç Türk sinemasının ivme kazanmasını sağlar. Cesaret iyi bir şeydir. Çünkü Antalya'nın en büyük sorunlarından biri tutuculuğuydu. Bence jürinin verdiği kararlar festivalin yeni yapısıyla örtüşüyor. Antalya'da yıllardır beklenen değişim bu yıl başarılı bir şekilde gerçekleşti. Ben Antalya'nın bu yapıyla üç yıl içinde Doğu Akdeniz'in en önemli festivali olacağına inanıyorum.
Sebahattin Çetin (Belge Film): Antalya, tarihinde çok önemli bir değişim yaşadı. Altın Portakal, gerçekten çok farklı bir bakış açısıyla düzenlenirse geçmişteki zaafların olmayacağı anlaşıldı. Festivalin uluslararası olması, ulusal festivalimizin de anlam kazanmasına vesile oldu. Artık Antalya'da çıta yükseldi. Jüri verdiği kararla çok önemli bir çıta koydu yukarıya. Bu Türkiye'de geleneksel üretim biçiminin bir alternatifi olduğunu gösteriyor. Bu alternatif dijital teknolojidir. Dijital teknolojiyle harika sinema filmleri yaratılabileceğine dair çok güzel bir kapı araladı jüri.
Ömer Vargı (Yönetmen): Festivalin uluslararası boyuta taşınması festivale zaman içerisinde değer kazandıracak bir girişimdir diye düşünüyoruz. Son derece olumlu buluyoruz. Çünkü giderek küçülmekte olan bir festival ilk defa bu sayede ses getirir hale gelmiştir. Değer yaratma adına da önümüzdeki yıllarda da olumlu etkisi olacağını düşünüyoruz. Jüri kararlarına gelince, kararların her yıl kendisini bağlayan bir yapı taşıdığına inanıyoruz. Onun için kararları doğru buluyoruz veya yanlış buluyoruz demenin çok bir şey ifade etmeyeceğini düşünüyoruz. Bu sadece seçilmiş jüri içerisinde oluşan görüşlerle sınırlı bir seçim tarzıdır. Jüri kendi anlayışı çerçevesinde birtakım filmlere oy verir. Bu kararlar birilerini memnun eder birilerini üzer. Çok önemli olduğunu da düşünmüyorum. Değerlendirmenin piyasaya katkısı ne olur derseniz bunu da zaman belirleyecektik.

Özpetek: En çok kadın oyuncuyu seçerken zorlandık
Ferzan Özpetek (Ulusal Film Yarışması Jüri Başkanı): Jüri olarak bir karar verdik ve kararımızın arkasındayız. Ben kendi adıma jüride bulunduğum için çok mutluyum ve sekiz yeni arkadaş edindim için seviçliyim. Jüri olarak Şener Şen'e giden en iyi erkek oyunucu ödülü ile Timuçin Esen'e giden en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü oybirliği ile alındı. Onun dışında oylama yapıldı. En çok kadın oyuncu seçiminde zorlandık. Ama şunu hemen belirteyim ödül alamayan oyuncular, filmler ve yönetmenler kötü olduğu için ödülü alamadılar diye bir şey yok. Sonuçta oylamayla kararlar alınıyor. Ayrıca kararlar 'Gençler sinemacılara destek verildi' diye yorumlanıyor. Tersi olmuş olsaydı o zaman da gençlere destek çıkmadı diye tartışma yapılacaktı. Böyle şeyler dünyanın her tarafında oluyor.
Bu yıl gerçekten organizasyonuyla, programıyla iyi bir festival yaşadık. Bence festivalin uluslararası nitelik kazanmasıyla geleceğe yönelik önemli bir adım atıldı.
Hülya Koçyiğit (Ulusal Film Yarışması Jüri üyesi): Benim de içinde bulunduğum dokuz kişilik jüri bir karar verdi. Verdiğimiz kararların arkasında duruyorum. Antalya'nın 42 yıllının herhalde 30 yılında bulundum.
Her zaman iyi niyetli halkın misafirperverliği ile karşılaştım. Ama bu yıl bir fark vardı. Antalya'nın vizyonu geniş tutması, kaliteye önem vermesi, bir fuar bölümünün açılması, yabancı konukların davet edilmesi çok önemli farklar. Festival uluslararası nitelik kazanabilecek seviyelere çekildi. Bütün bunları düşündüğüm zaman yeni yapılanmanın çok olumlu olduğunu söyleyebilirim.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=165832

ALTIN PORTAKAL ''TÜREV''İN
42. Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında düzenlenen, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda, ''En İyi Film'' ödülü ''Türev''in, ''En İyi Erkek Oyuncu'' ödülü Şener Şen'in olurken, ''En İyi Kadın Oyuncu'' ödülünüyse Beste Bereket ve Vildan Atasever paylaştı.
Bu yıl 42'ncisi düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali çerçevesinde yapılan, ''Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması''nda ''En İyi Film'' ödülü, Ulaş İnaç'ın yönettiği ''Türev'' adlı filmin oldu. Ödül, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç tarafından yönetmen Ulaş İnaç'a verildi.
''En İyi Yönetmen'' ödülüyse ''İki Genç Kız'' adlı filmle Kutluğ Ataman'ın oldu. Yurtdışında olduğu öğrenilen Ataman'ın ödülü film ekibinden Gülen Güler'e yönetmen Nuri Bilge Ceylan tarafından verildi.
En iyi ikinci film anlamına gelen, ''Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü'' de ''İki Genç Kız'' filminin oldu. Ödül, Vali Alaaddin Yüksel tarafından film ekibinden Gülen Güler'e verildi.
En iyi üçüncü film anlamına gelen, ''Behlül Dal Özel Ödülü'' ise ''Korkuyorum Anne'' adlı filmin oldu. Yapımcı Ömer Atay, ödülü Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel ve Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) Başkanı Engin Yiğitgil'den aldı.

-''EN İYİ ERKEK OYUNCU'' ŞENER ŞEN-

Festivalde, ''En İyi Erkek Oyuncu'' ödülü ''Gönül Yarası'' adlı filmdeki performansıyla Şener Şen'in oldu.
İzleyiciler tarafından ayakta alkışlanan Şen, ileri yaşlarda oyunculuğa başladığını belirterek, ''Festival bana daha önce iki ödül verdi. Bu üçüncü ödülüm'' diye konuştu.
Festivalde, ''En İyi Kadın Oyuncu'' ödülünüyse iki oyuncu paylaştı. Ödülü, Beste Bereket ''Türev'', Vildan Atasever de ''İki Genç Kız'' adlı filmdeki adlı filmdeki performansıyla kazandı. Bu daldaki ödülü Fransızların dünyaca ünlü oyuncusu Mathilda May Türkçe açıkladı ve ödülü iki oyuncuya verdi.
Beste Bereket ödülünü gözyaşları içinde alarak, ''İnanılmaz güçlü bir enerji verdiniz'' diye konuştu.
Festivalde, ''En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu'' ödülünü ''Gönül Yarası'' adlı filmdeki rolüyle Timuçin Esen, ''En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu'' ödülünüyse ''O Şimdi Mahkum'' adlı filmdeki rolüyle Fadik Atasoy aldı.
''En İyi Sanat Yönetmeni'' ise ''Korkuyorum Anne'' adlı filmle Mehtap Ün Kanıbelli oldu. Kanıbelli'nin ödülünü filmin yönetmeni Reha Erdem, Charlie Chaplin'in torunu Kiera Chaplin'den aldı.
''En İyi Görüntü Yönetmeni'' ödülünü ''İki Genç Kız'' filmiyle Emre Erkmen kazandı. Erkmen, ödülünü jüri üyesi Ferzan Özpetek'in elinden aldı.
''En İyi Senaryo'' ödülünü ise ''Korkuyorum Anne'' filmiyle Nilüfer Güngörmüş kazandı.
Diğer ödüller ve sahipleriyse şöyle oldu:
-Ses Tasarımı ve Miksaj: Erol Adilce (İki Genç Kız)
-Kostüm Tasarımı: Ayşe Pirinççioğlu (Korkuyorum Anne)
-Özel Efekt: Murat Şengül-Ömer Boduroğlu (O Şimdi Mahkum)
-Makyaj ve Saç: Fatma Kardeş Şengül-Ümit Talip Bulut (O Şimdi Mahkum)
-Laboratuvar: Fono Film (O Şimdi Mahkum)
-Kurgu: Nathalie Le Guay (Korkuyorum Anne)
-Müzik: Taner Çıray (Gönül Yarası)
02.10.2005 - 00:01:00

42. yılın Altın Portakal adayları belli oldu, Altın Portakal için 15 film yarışacak

TÜRSAK Vakfı ve AKSAV işbirliğiyle düzenlenen 42. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışacak filmler belli oldu. Altın Portakal için yarışacak 15 film arasında; Memduh Ün’ün “Sinema Bir Mucizedir”, Cem Başeskioğlu’nun “Sen Ne Dilersen Dile”, Yavuz Turgul’un “Gönül Yarası”, Ulaş İnaç’ın “Türev”, Mustafa Altıoklar’ın “Banyo”, Mesut Uçakan’ın “Anne ya da Leyla”, Tayfun Güneyer’in “Şans Kapıyı Kırınca”, Reha Erdem’in “Korkuyorum Anne”, Atıf Yılmaz’ın “Eğreti Gelin”, Ali Özgentürk’ün “Kalbin Zamanı”, Oğuzhan Tercan’ın “Hırsız Var”, Kutluğ Ataman’ın “İki Genç Kız”, Mert Baykal’ın “Pardon”, Ali Özgentürk’ün “Yolda” ve Abdullah Oğuz’un “O Şimdi Mahkum” bulunuyor.

Başvuran filmlerin hepsi yarışacak

Festivalin yetkili organları, yarışmanın şartnamesine göre, 12 filmin üzerinde başvuru olması halinde ön eleme yapılması gerektiğini; ancak Altın Portakal’ın Türk sinemasına verdiği desteği yaygınlaştırmak amacıyla, başvuruda bulunan tüm filmlerin yarışma bölümüne alınmasına karar verildiğini bildirdi. Geçen yıl da yarışmaya başvuran ve katalogda yer alan, ancak sonra filmin kendisinden kaynaklanan teknik sorunlar yüzünden yarışmadan çekilen “Tramvay” filminin başvurusu ise kabul edilmedi.




İşte Altın Portakal adayları

Türk sinemasının usta yönetmenlerinden Memduh Ün “sinemaya koyduğu son nokta” olarak tanımladığı filmi “Sinema Bir Mucizedir” ile bu yıl 42. Antalya Altın Portakal’da bir kez daha yarışacak. Yönetmenliğini Cem Başeskioğlu’nun yaptığı, kanser olduğunu öğrenen bir kadının ölümünden sonra kızını korumasız bırakmamama çabasını anlattığı filmi “Sen Ne Dilersen Dile” ulusal yarışmada yarışacak bir diğer film. Geçmiş yıllarda Altın Portakal’dan 4 kez “en iyi senarist” ve bir kez de “en iyi yönetmen” ödülü ile dönen Yavuz Turgul, bu yıl “Gönül Yarası” filmiyle yarışmada yer alacak. Turgul, “Muhsin Bey” filmi ile San Sebastian, “Eşkıya” filmi ile de Troya Uluslararası Film Festivalleri’nden ödülle dönmüştü. Genç yönetmenlerden Ulaş İnaç, “Türev” ile 42. Antalya Altın Portakal Film Festivali ulusal yarışma bölümünde yer alıyor. Mustafa Altıoklar’ın 2005 yapımı “bir banyo da neler olabilir ki?” sloganıyla çıkan son filmi “Banyo”, Mesut Uçakan’ın yönetmenliğini yaptığı “Anne ya da Leyla” yarışmada yer alan diğer filmler.
http://www.altinportakal.org.tr/tr/ulusal.html

Yılmaz Güney

19/10/2006 · Kategori: Inceleme

Yılmaz Güney

Bütün Romanları


Nazım Hikmet’in, Melih Cevdet’in, Oktay Rifat’ın romanlarını gölgeleyen şair kimlikleriyse, Yılmaz Güney’in romanlarını unutturan onu bir efsaneye dönüştüren sinema hayatıdır. Oysa sanat alanına hikayeleriyle başlamıştı Yılmaz Güney. 50’lerin başlarında ilk hikayesi “Pazar Postası”nda yayınlandığında henüz bir lise öğrencisiydi. Dergiciliği sevmişti; hem yazdı, hem kimi dergilerin Adana dağıtımını üstlendi, hem de arkadaşlarıyla birlikte kendisi dergi çıkardı. 1955 yılında liseyi bitirip Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolduktan sonra siyasete ilgisi artan Yılmaz Güney’in kaderini değiştiren de yazma tutkusudur; “On Üç” adlı dergide yayımlanan "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri"(1956) hikayesinde "komünizm propagandası" yaptığı gerekçesiyle hakkında açılan dava sonucunda 1961 yılında bir buçuk yıl ağır hapis, altı ay sürgün, ömür boyu amme haklarından yoksunluk cezalarına çarptırıldı.

Yaratarak direnmek
Kendisini susturmak isteyenlere inat, bu ilk girişinden başlayarak her seferinde, mahpusluk günlerini daha fazla okuyarak, yazarak ve yaratarak geçirecektir Yılmaz Güney. Sinema deneyiminin olmadığı bu ilk hapishane döneminde bütün enerjisini “Boynu Bükük Öldüler” romanını tamamlamaya verecek ve bu süreci anılarında şu cümlelerle özetleyecektir; “ ‘Boynu Bükük Öldüler’ Nevşehir Cezaevinde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayakucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım. Altmış üç haziranında sürgünden döndüğümde, bir gazetede yayınlanması olanaklarını aradım, bulamadım. Altmış altıda, bir arkadaş basmak istedi. O günlerde ünü giderek artan bir sinema oyuncusuydum. Adım 'Çirkin Kral'dı.”

1971’de yayımlanıp 1972 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan “Boynu Bükük Öldüler”, Yılmaz Güney romanları arasında kuşkusuz en başarılısıdır. Toplumsal sorunları, özellikle kırsal kesim insanlarının dramlarını anlatma eğiliminin roman yazımına egemen olduğu, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi yazarların ustalık ürünlerini verdikleri, sosyalist düşüncelerin edebi alana yayıldığı bu yıllarda yazılan “Boynu Bükük Öldüler”, Halil ve Emine üzerinden 1950'li yılların Çukurova’sındaki hayatı anlatır. Kendisinin de ifade ettiği gibi, teorik bilgisi zayıftır, ideolojisi netleşmemiştir, ama hikayesindeki insanları tanımış ve çok iyi gözlemiştir. Bu gözlemlerini gerçekçi ve içten bir yaklaşımla taşıyacaktır hikayesine. “Boynu Bükük Öldüler”de -Fethi Naci’ye katılıyorum- “köylülere bir Yaşar Kemal bakışı var. Yılmaz Güney de, çok iyi tanıdığı köy gerçekliğini ve köylüleri olduğu gibi anlatıyor, ama elbette bir roman yapısı içinde, elbette yakından tanıdığı, yaşadığı insan ve toplum gerçeklerini seçerek, düzenleyerek. İlk romanlar çoğu zaman, yaşanmışlıkla doludur. Yılmaz Güney, gereksiz ayrıntıları ayıklamayı bildiği için, yaşanmışlığa dayanan romanı başarı çizgisini tutturmuş.”

“Boynu Bükük Öldüler”in tamamlanmasından yayımlanmasına kadar geçen zaman içerisinde sinemada oyunculuğuyla büyük bir başarı kazanmıştı Güney. Ancak senaryoları ve yönetmenliğiyle 70’lerin başında onu Türk sinemasının zirvesine oturtan “Umut”u ve “Ağıt”tıdır ki, bu filmlerinin arkasında ilk romanının izleri vardır. Klasik gerçekçi roman kurgusu taşıyan, karakter çizimleri ve mekan kullanımlarıyla bir edebi metni çağrıştıran, yani dilselin görsele aktarıldığı bir anlatımı olan “Ağıt”, Yılmaz Güney’in kendine özgü sinema dilini yakaladığı ilk filmdir. Ve bu dil edebiyatın dilidir. Sevgi Soysal’ın romancılığına Yeni Sinema hareketinin yaptığı katkı ne kadar önemliyse, Yılmaz Güney sinemasına edebiyatın yaptığı katkı da o kadar önemlidir.

“12 Mart” Romanları
Yılmaz Güney’in en verimli çağında pek çok devrimci, aydın ve sanatçıyla birlikte 12 Mart darbesine maruz kalması bugün bizim lanetle andığımız bir “kader”. Ancak Güney, tutsaklığa yaratarak direnmesini, dışarıdayken ihmal ettiklerini içerde gerçekleştirmesini bilen, kolay kolay mağlup edilemeyen bir sanatçıydı, aydındı ve hepsinden önemlisi sosyalizme içten bağlanmış bir devrimciydi. “Hücrem” kitabında karşılaştığımız özeleştirisinden de anlaşılacağı gibi, hapisliği “hoş gelmiş, sefa gelmişti” Yılmaz’a; “toplumsal değişimler insanı eğitir, etkiler, bilincini değiştirirdi. Oysa ben kitle mücadelelerinden ne kadar uzaktım. Gerek işçi-köylü hareketleri, gerekse öğrenci hareketleriyle organik bağım yoktu. Bir bakıma hayattan kopuk, giderek burjuva dünyasının pislikleri içinde, sübjektivizmin batağında eriyen bir insandım. İmdadıma 12 Mart yetişti.(...) Safım açık ve bellidir. Emekçi yoksul halkımım safında, bilimsel sosyalizme inanan, sosyalizm acemisi bir sanatçıyım. Bütün olanaklarımla kurtuluş mücadelesinin içinde olmaya çalışacağım... Bu yüzden başıma gelecek belaları göğüslemeye şimdiden hazırım.(...) Göğsümü gere gere “ben sosyalistim” diyemiyorum. Küçük ve acemi bir çırağım şimdilik. O yüce sorumluluğu tam anlamıyla, bütün ilişkiler sürecinde taşıyacak güçte, fedakarlık ve yiğitlikte değilim henüz. Fakat şunu belirtmeliyim ki, sağlıklı bir sosyalist olmak en büyük ve tek amacımdır.”

Yılmaz Güney’in işte bu duygu ve düşüncelerle kaleme aldığı “Selimiye Üçlüsü”nde, 1971-1973 tarihleri arasında yazılıp 1975’te ard arda yayımlanan “Salpa”, “Sanık” ve “Hücrem”de, hem bir özeleştirisinin öğeleri hem de mücadelenin eşiğindeki bir militan için kendi deneyiminden çıkardığı notlar yer alır: “Salpa”nın kahramanı Mehmet Salpa, hayatın daraldığını hissedip taşradan İstanbul’a kaçan, umduğunu bulamayan, yoksulluğunu anlamlandıramayan ama arayışını inatla sürdüren bir delikanlı. “Sanık”taki Yaşar Yılmaz da köyünden kalkıp gelmiş, ama üniversiteye kaydolmuş, mühendis çıkmanın eşiğine gelmiş, geleceğe umutla bakan bir genç. Sola sempati duyan, öğrenci gençliğin eylemlerine katılan ancak darbeden sonra gündelik hayatın rutinine gömülüp devrimcilerle ilişkileri kopan Yaşar Yılmaz, tarihimize “Sabotajlar Davası” olarak geçen hukuksal komedi nedeniyle tutuklanıp işkenceye götürüldüğünde başlayacaktır iç hesaplaşmasına. Hesaplaşma sırası “Hücre”de Yılmaz Güney’e gelecektir...

Türk romanında gerçek anlamıyla politik türe dahil edilebilecek romanların miladı 12 Mart’tır. “Selimiye Üçlüsü”nü de bu küçük “kanon” içerisinde değerlendirmek gerekir. Aslında bir ağıttır 12 Mart edebiyatı; kökleri halk masallarına, şarkılarına, türkülerine uzanan ve 12 Mart’la yenilenip geleneğe aktarılan bir ağıt... Masumiyet, yurtseverlik, halkçılık, fedakarlık gibi kavramlar öne çıkmış, romana yansıyan eylemler ve isyan değil, isyanın öznesi olan 68 kuşağının yenilgisi, en çok da hapishane-işkence anlatıları olmuştur. O zamana dek görülmedik bir baskı ve şiddeti içeren bu siyasi tarih, romanların, öykülerin, şiirin ve müziğin merkezine yerleşmişse de, Cumhuriyet tarihinin etnik bir kökene dayanmayan ilk toplumsal patlamasını “gerçekçi” bir biçimde ele almaya çalışan yazarların –kuşku duymadığım- iyi niyetleri ne yazık ki –bir kaç istisna dışında- iyi romanlar çıkarmaya yetmemiştir.

Yılmaz’ın meselesi
Roman kahramanı gençlerin masum ve mazlum kişiliklere büründürüldükleri 12 Mart Romanlarından farklı bir bakışın, harekete bağlanmışlığın izleri var Yılmaz Güney’in üçlemesinde. Yasalar önünde onun kahramanları da masum, ama sorgulanan da işte bu “masum”luk durumu. Yılmaz Güney’in romanlarındaki adalet kavramı burjuva hukuk normlarını aşar; yasalar karşısındaki masumiyete olumluluk yüklemez. Tersine, gençlerin masum olmaları halka karşı sorumluluklarını üstlenememişliklerinden, siyasi bilinç eksikliklerinden ve egemen ideolojinin etkisinden kurtulamamışlıklarındandır.

Siyasi bağlanımıyla hikayesi arasındaki uyuma, isyanın haklılığını sergileyen toplumsal eşitsizliğe yaptığı vurguya, anlatının içtenliğine ve akıcılığına rağmen, siyasi kaygıların edebi kaygıların üzerine çıkması, “Selimiye Üçlüsü”nün roman estetiğini zedelemiştir. Romanlarda konuşan, bundan sonraki hayatını sosyalizm mücadelesine adamış bir aydındır. Onun genç bir militana yol göstermek niyetiyle yükselen dış sesiyle zaman zaman didaktik bir havaya bürünür anlatılanlar. Aynı eğilimi 1977 yılında yazdığı “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” romanıyla “Sürü” ve “Düşman” filmlerinde de tekrarlayacak ve anlatının içine hikayenin akışından kopuk tahliller katacaktır Güney. Son filmi “Duvar”ın hikayesini oluşturan “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz”, bir yandan kent varoşlarında hüküm süren yırtıcı hayatı, o hayat içerisinde tutunmaya çalışan lümpen kesim insanlarının dramlarını, sınıf ve fırsat eşitsizliklerini diğer yandan hapishane gerçeğinin en karanlık, en dibe vurmuş ve en dile getirilmeyen gerçeklerini sergilemesiyle tam bir yeraltı klasiği olmaya adayken, üstelik özellikle ilk bölümlerdeki olağanüstü güzellik ve görsellikteki Çinçin Bağları tasvirleriyle edebi anlamda da başarılıyken, Yılmaz’ın siyasi kaygıları bir kez daha öne çıkar. Romana eklemlenen siyasi bilinç sahibi roman kişilerinin bakış açısından yorumlanan olaylar ve yapılan tahliller, roman formuna hiç de uygun düşmez. Ancak buna rağmen “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” hem ele aldığı konular ve insan tipleri, hem de Yılmaz Güney’in sanatsal duruşunu sergilemesiyle dikkate değer bir romandır.

Daha önce Sevgi Soysal üzerine yazarken de söylemiştim; Sevgi gibi, Yılmaz gibi insanlar hakkında bir şeyler yazmak, ilk gençlik yıllarını onların kitaplarıyla, onların filmleriyle geçirmiş, onları okumanın, izlemenin siyasi göndermelerinin heyecanını yaşamış, onlarla aynı dünya görüşünü paylaşmış, onlara ilişkin duygu ve düşünceleri tazeliğini koruyan birisi için hiç kolay değil. Böylesine içiçe geçmiş tarihler söz konusu olduğunda özne ile nesne, okuyucu ile metin, eleştirmenle yazar arasında mesafe kalmıyor çünkü; şimdi geriye dönüp baktığımda, Sevgi’nin ya da Yılmaz’ın roman ve filmlerinin içinden geçen hayatın benim, benim kuşağımın tarihini barındırdığını görüyor ve bir kez daha heyecanlanıyorum. İyi ki vardılar, iyi ki yazdılar ve çok şükür hala bütün canlılıklarıyla hatırlanıyorlar...

A. Ömer Türkeş

Brecht geleneği hâlâ güncel

8/10/2006 · Kategori: Inceleme

Brecht geleneği hâlâ güncel

Zehra Çiftçi
Brecht’in 50. ölüm yıldönümü nedeniyle düzenlenen Brecht günleri, Goethe Enstitüsü’nün bünyesinde etkinliklerini sürdürecek. Etkinliği, Brecht’in çalışma arkadaşı yazar, yönetmen ve uzun yıllar Berliner Ensemble’nin genel yayın yönetmenliğini yapmış Manfred Wekwert, Berliner Ensemble’nin oyuncusu ve Manfred Wekwert’in eşi Renate Richter, ünlü Türk oyuncu ve Brecht yorumcusu Zeliha Berksoy düzenledi. Uzun yıllar Brecht ve onun eserlerini yorumlamış Wekwert ile Alman tiyatrosunu ve Brecht’i konuştuk.
Bugün dünyada Brecht’in unutulmuş ya da güncelliğini yitirmiş gösterilmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Brecht bugünlerde, birden bire üzerinde en çok konuşulan ve yazılan sanatçılardan birisi oldu. Ama gerçekler yazılmıyor. Sansasyon yaratmak için karısından ve sevgilisinden bahseden haberler, kitaplar yayınlanıyor. Yaşasaydı bu haberlerden memnun olmazdı. Çünkü bunlar gerçeği yansıtmayan yalan yanlış haberler. 70’li ve 80’li yıllarda insanlar Brecht’ten yorulmuştu. Beckhett daha çok konuşuluyordu. En son Brecht, Beckhett’ten bir oyun planı istemişti. Tabii ki Brecht felsefesi haklı. Ama Beckhett de gerçeği ele alıyor. İkisi de yazı tarzında realist düşünceyi ele alıyor. Filozofik yönden farklılar. Beckhett halktaki ümitsizliğin kapitalizm kaynaklı olduğunu, karşıtlıkları çok iyi anlatmıştı.
Brecht’in güncelliğini sizce hala ne sağlıyor?
Türkiye’de nasıl bilmiyorum ama biz bu gösteri ile Almanya’yı dolaşıyoruz. Şimdi bu oyun Türkiye’ye uyarlandı. Almanya’da çok farklı bölgeler var. Mesela Bavyera katolik bir yer. Burası Brecht’in geldiği yer. Yıllar önce Bavyera’da Brecht’i istemediler. Hatta onun evini gösteren bir tabela asılmasına bile karşı çıktılar. Oyunlarının sahnelenmesini istemediler. Ama kısa bir süre önce gördük. İnsanların zamanla sosyal durumu kötüleşmiş ve şimdi Brecht’i dinlemek ve izlemek istiyorlar. Aslında Bavyera şu an ne olursa olsun Doğu Almanya’nın çoğu yerinden iyi. Ama eskiye göre durumları kötü. Şimdi artık Brecht’e tamamen kapalı değiller. Sosyal olarak çok büyük farklılıklar ortaya çıktığı zaman Brecht aranıyor. Başka bir örnek olarak İngiltere verilebilir. 70’li yıllarda İngiltere’de Brecht oynanmıyordu. Margaret Thatcher döneminden sonra insanlarda fakirleşme başladı. Daha sonra Brecht yaşamda bir destek ve yardım alabilecekleri bir kaynağa dönüştü. Ne zaman sosyal bakımdan bir çökme olursa o zaman Brecht ortaya çıkıyor. ABD’de de uzun süre Brecht oyunları oynanmadı. Hatta Brecht ordayken bile. Ama şimdi onun oyunlarını Al Pacino oynuyor.
Brecht’in sanat-politika ilişkisini nasıl değerlendirirsiniz?
Sanatta her zaman politika vardır. Politikasız sanat yoktur. Ama politika içerikli sanat sadece politik temaları işlemek değildir. Brecht’in politika içermeyen oyunları da var. Bu oyunların da amacı insanların içinde bulundukları mutsuzlukları ve huzursuzlukları görmelerini sağlamaktır. Bu duyguları illa ki politik bir oyunla vermek zorunda değilsiniz. Bu bir aşk hikayesi ile de yapılabilir. Brecht’in bir oyununda savaştan çok etkilenmiş bir karakter işlenir. Karakter savaştan bir şey kazanabileceğini düşünüyor. Savaş bittiği halde bitmesini istemiyor çünkü savaştan bir şeyler kazanacağını sanıyor. Böyle bir durum verilince politika yapmaktansa seyirci düşünmeye yönlendiriliyor. Brecht için politika, tiyatronun insanın içinde bulunduğu sorunları ve sosyal durumları içermesidir. Brecht’in tarzı özellikle bir politikaya kötü demek değil de bir şarkıyla durumu anlatmak, sorunlara el atmaktı. Politik anlamda direk şarkıları da var. Ama onun asıl düşüncesi politikanın yer almadığı bir oyun oynarken bile insanları düşünmeye, hissetmeye ve bir şeyler yapmaya yönlendirmekti. Burada iki şarkı söylenecek. Bir tanesi ticari malların satılması ile ilgili. Dünyadaki pazarı eleştiriyor. Bir tane de aşk şarkısı var. O da ilkbahardan söz ediyor. Şarkılardan birisi politik, diğeri değil. Ama ikisi de politik duygular uyandırıyor. İlle de direk bir politik temaya gerek yok. Politika tamamen politik şarkılar yazmak değil. Önemli olan insanlara ümit verebilmek.
Doğu Almanya’nın yıkılışından sonra Almanya’da tiyatro ve Brecht Tiyatrosu nasıl gelişti?
Berliner Ensemble eski hali ile kalmadı. Milano’dan Giorgio Strechler, Rusya’dan Juri Lubimow adlı iki yönetmen getirmek istedik geçenlerde. Ama politik güçlerden para yardımı alamadık. Bu fikre karşı çıktılar. Biz genç ve gelişimci gençleri bünyemize almak istemiştik. Ama olmadı. Duvar yıkıldıktan sonra birçok tiyatro kapandı. Daha önce 60 tane tiyatro vardı. Şimdi ise 30 kadar tiyatro var.
Ayrıca batı tiyatrosu ön plana çıktı. Şu anda Alman tiyatrolarında da bir krizden bahsediliyor. Genç tiyatrocularımız var. Onlar çalışmalarını sürdürüyorlar. Ama yine de belli başlı bir tiyatro yok. Şimdiki Berliner Ensemble normal bir halk tiyatrosu. Bizim öğrencilerimiz de diğer genç oyuncular da güzel işler yapıyorlar. Ben Brecht geleneğinin onlarla devam edeceğini ümit ediyorum.

ZELİHA BERKSOY :
   NE KADAR BRECHT OYNANIRSA O KADAR İYİ!
Türkiye’de Brecht uzun bir süredir sahneleniyor. Türkiye’de Brecht’in yorumlanışını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Brecht Türkiye’de çok oynandı. Bu da çok güzel bir şey. Ne kadar çok oynansa o kadar iyi. Çünkü Brecht tanınan birisi. Halk tanıyor, tiyatro camiası ilgi gösteriyor. Ama tarihsel süreç içinde farklı yorumlamalar oldu. Bu da belki gerekliydi. Türkiye 70’li yıllarda çok zor dönemlerden geçiyordu. Sonuçta o dönemde daha çirkin, daha sert yorumlar da oldu. Daha sonra yorumlar farklılaştı. Her zaman Brecht’i anlama yönünde bir çaba gösterildi diyebilirim. Bunun içinde yanlış ve eksik olmuş olanlar olabilir. Ama yerinde doğrudur. Çünkü neresinden bakarsanız bakın o metin sizi doğru yere götürür.
Doğu Almanya’nın çöküşünden sonra Almanya’da tiyatro nasıl gelişti?
Almanya’da şu an rock, pop konserleri var. Dünyada neler oluyorsa Almanya’da da o oluyor. Doğu’da da Batı’da da bunlar oluyor. Ama Brecht Tiyatrosu her gece perdelerini açıyor. Salon da dolu. O ayrı bir şey. Taş yerinde ağırdır derler o yüzden, onun seyircisi hiçbir zaman azalmıyor. Çok çeşitli insanların geldiği ve kendini hep kendi içinde yenileyen bir tiyatrodur. O bakımdan Berliner Ensemble’nin yeri tüm dünyada hala çok farklı. Brecht oyunları da oynanıyor. Başka tiyatrolar da oyunlar sahneliyor. Berliner Ensemble’de başka yazarlara da artık çok yer veriliyor.

Şiirin ölümü mü? / Ataol Behramoğlu

10/9/2006 · Kategori: Inceleme

Dergi 10.09.2006

PAZAR SÖYLEŞİLERİ

Şiirin ölümü mü?

Ataol Behramoğlu

"Yaşayan Bir Şiir" adlı kitabımda "Şiir Ölür mü?" başlıklı bir yazım vardır. Şiirin bir sanat türü olarak ömrünü tükettiği savına karşı, insan var oldukça şiirin de var olacağını savunan bir yazıydı bu...

Bu konuda altını çizebileceğim cümle sanıyorum ki şu olabilir: "İnsanın öz değerleri dediğimiz, yüzyıllar boyunca işlenip biriktirilmiş duygusal ve düşünsel değerler daha da derinleşip boyutlanarak varlıklarını sürdürdükçe, yani insan var oldukça, şiir de derinlik ve boyut kazanarak varlığını sürdürecektir." Bu yazının son cümlesi şöyleydi: "Şiir ölmüyor; ancak kendini toplumsal yaşamın, tüm çatışkıları, somutluğu, çok yönlülüğü ve baş döndürücü gelişimiyle yaşanan zamanın dışında tutmaya, bireyselliğini mutlak bir değer olarak sunmaya çabalayan bir şair tipi ve bir şiir türü ölmektedir."

Yaklaşık olarak aynı konudaki bir başka yazımda, Turgut Uyar'ın "Çıkmazın Güzelliği" adlı yazısına karşı, çıkmazda olanın şiir ya da insan değil, bir şiir ve şair türü olduğunu ileri sürmüştüm...

Bugünkü düşüncelerim çok farklı değil... Fakat zihnimde soruların biraz daha çoğaldığını söyleyebilirim... "İnsanın öz değerleri" dediğim şeylerin neler olduğunda, dün olduğu gibi bugün de kuşkum yok... Buna karşılık "bu değerlerin derinleşip boyutlanarak varlıklarını sürdürdüğü" konusunda kuşkuluyum... Kuşkudan da öte, bu değerlerin, sadece bizim toplumumuzda değil her yerde, eriyip yozlaştığı, tükenmeye yüz tuttuğu görülüyor...

"Çıkmaz" konusunda da durum böyle... Büyük şairliğine de, olabildiğince yakından tanıma şansına sahip olduğum kişiliğine de sevgi ve saygı duyduğum Turgut Uyar'ın, anımsadığımca altmışlı yıllarda yazılmış yazısını günümüze ilişkin bir kehanet sayabilir miyiz, bilemem... Fakat günümüzde insanın da giderek bir çıkmaza sürüklendiği neredeyse gözle görülebiliyor... Bugünkü çıkmazın "güzel" olup olmadığı ayrıca irdelenmesi gereken bir konu...

Beni ilgilendiren, söz konusu değerler yozlaşmasının ve günümüzdeki çıkmazın, şiiri de gitgide yozlaştırdığı ve giderek elimizde şiir adını taşımaya değecek hiçbir şey kalmadığıdır...

Sadece kendi ülkemiz için konuşacak olursam, edebiyat dergilerinde beni bir şair olarak en çok ilgilendirmesi gereken şiirli sayfalar en çok canımı sıkanlar oluyor... Değerlendirme kurullarında olduğum yarışmalara gelen dosya ya da kitaplardaki şiirlerin, adresime gönderilen kitapların, çok, ama gerçekten çok azı dışındakiler, "asgari" şiir bilgisinden, en küçük bir yetenek pırıltısından yoksun... Bu apaçık "ölüm"ün nedenlerini bu sütunun sınırlarında irdeleyemeyiz.

Kendi payıma, gençlik yıllarımın dergilerini, "Varlık"ı, "Yelken"i, "Dost"u, "Yedi Tepe"yi, "Yeni Dergi"yi, o yılların şiirini özlüyorum... Farklı şiir anlayışlarıyla, farklı ve karşıt şiir zevkleriyle de yazılmış olsalar, her şiirde şiir adına yaraşan az ya da çok bir şey olurdu...

Bugün geldiğimiz noktada, "bireyselliğini mutlak bir değer olarak sunmaya çabalayan bir şair tipi"ne bile saygı duymaya hazırım... Yeter ki bir yetenek kıpırtısı, bir dil zevki, az çok özümsenmiş bir şiir bilgisi, hakiki bir yaşam ışıltısı görebileyim...

Şiir hiçbir zaman bu kadar yozlaşmamış, bu kadar ayağa düşmemiş, toplumdan da en yalın anlamıyla insandan da bu kadar kopmamış, bu kadar soyutlanmamış, bu kadar şiir dışı bir şey durumuna gelmemişti. Çünkü insan belki hiçbir zaman bu kadar bozulmamış, anlamını ve değerini yitirmemişti. Çünkü ülkemizde eğitim sistemi hiçbir zaman bu kadar sığlaşmamış, içi boşalmamış, değersizleşmemişti..

Bu konuda son sözüm edebiyat dergilerine, onların da özellikle İstanbul'da yayımlanmakta olan anlı şanlılarınadır. Sayfalarınızı şiir görüntüsündeki ıvır zıvırla doldurmak zorunda değilsiniz... Şiire yitirdiği onurunu kazandırmak yine de öncelikle sizlerin sorumluluğundadır... l

ataolb@cumhuriyet.com.tr

Dostoyevski bana kendimi hatırlattı

3/9/2006 · Kategori: Inceleme

Dergi 03.09.2006

Dostoyevski bana kendimi hatırlattı

-İlk okuduğunuz roman, üstelik cezaevinde, Suç ve Ceza, değil mi?

Ivır zıvır şeyler okumuştum, ama evet, ilk romanım odur. "Hayat ne biçim şey" dedirten, merak ettiren, başka bir kitabı daha okumama sebep olan ve bu aşamaya kadar süren serüvenin başlangıcı, odur. Raskolnikof'un bazı özellikleri sayesinde ilk defa kendini hatırlayan bir çocuğum diyebilirim. Hayatımı, ailemi, arkadaşlarımı onun kitaplarıyla anladım.

-Cezaevinden çıktığınız gün, geriye ya da ileriye doğru, ne hissettiniz, ne gördünüz?

Hapisteki hayata biraz alışmıştım, çıktığım gün kalbimin ağrıdığını hatırlıyorum. Dışarıda hayat, beni hiç umursamadan devam ediyordu. Her şey son derece basit ve düz.

-Sonra da sinema dünyasına girdiniz.

Bunun sebebi Zeki Ökten'dir. Başka biriyle tanışsaydım, şimdi başka bir iş yapıyor olabilirdim. Öykülerimi beğenmedi, ama beni sevdi, "Ses" filminin setine çağırdı. Sonra sadece Zeki ağabeyi sevdiğim için, asistanlığını yaptım, arada yine hayatıma, işportacılığa dönerek....

-Gönlünüzde başka bir meslek mi vardı?

Hayır, geçindiğimiz sürece sorun yoktu. Hâlâ yönetmen kimliğimi öne çıkarmaktan nefret ederim. Çok hayal kurarım, ama idealim yoktur. Hayallerimin de görüntümle alakası yoktur. Mesela, futbolcu olmayı hayal ederim.

-Yani sinemayı bırakabilirsiniz?

Sırtımda yumurta küfesi değil ki, hoşlandığım sürece yaparım, olmadığı noktada bırakırım.

-Oysa "Hayatı anlamaya çalışmak için sinema yapıyorum" diyordunuz. 12 yılda neler öğrendiniz?

Bunun muhasebesini yapmak zor, ama insan olarak çok olgunlaştığımı düşünüyorum. Hayat büyük bir esin kaynağı ve her şeyin üstünde. Durup hayata baktığımda, fikirlerimin, filmlerimin, her şeyin ne kadar değersiz olduğunu hissediyorum. Hayattaki oluş bitişi dünyanın en becerikli yönetmeni bile kuramaz, öyle bir diyalog da yazamaz.

ATIF YILMAZ'A SAYGI

Datça Belediyesi'nin bu yıl ilk kez düzenlediği "Sinema Günleri-Usta'ya Saygı" Atıf Yılmaz'a ayrıldı. Kültür Bakanlığı'nın ve Birikim Medya'nın da desteklediği Sinema Günleri 9-16 Eylül tarihleri arasında Datça Amfi Tiyatro'da yapılacak.

Etkinlikte Şevket Altuğ, Berhan Şimşek ve Orhan Alkaya "Usta ve hayatı" hakkındaki konuşacaklar. Atilla Dorsay Yılmaz'ın yönetmen kimliğini, Aytaç Arman, Cahit Berkay, Metin Akpınar, Serap Aksoy, Meral Orhonsay, Tuluğ Çizgen, Mine Çayıroğlu, Çolpan İlhan, Fikret Hakan, Safa Önal ise "bir dost ve yönetmen olarak Atıf Yılmaz"ı anlatacaklar. Cahit Berkay'ın gerçekleştireceği "Selvi Boylum Al Yazmalım" müzik dinletisini Nebil Özgentürk'ün "Bir Yudum Atıf Yılmaz'ı" izleyecek. "Atıf Yılmaz Film Afişleri Sergisi"nin de düzenleneceği etkinlikte "Eğreti Gelin, "Ahh Belinda", "Mine", "Eylül Fırtınası", "Selvi Boylum Al Yazmalım" "Adak" ve "Bekle Dedim Gölgeye" filmleri gösterilecek. Datça Belediye Başkanı Erol Karakullukçu etkinliği şöyle değerlendiriyor: "1999'dan bu yana, insanlarımızı pek çok kültür ve sanat faaliyetiyle buluşturduk. Şimdi bir de 'sinema'yı ekliyoruz. Biz sinemayı diğer yerlerde düzenlenen etkinliklerden biraz daha farklı bir temada yapmak istedik.Bu şekilde, hem sinema sanatına emek vermiş bir 'ustamızı' anmak, hem de unutulmaya yüz tutmuş yazlık sinema geleneğimizi yaşatmayı amaçlıyoruz."


C Blok.

ZEKİ DEMİRKUBUZ OLUNCAYA KADAR

3/9/2006 · Kategori: Inceleme

İnancın ve aşkın acısı

Esra Açıkgöz

Masumiyet, Üçüncü Sayfa, Kader... Zeki Demirkubuz filmlerinde kendini ve derdini anlatıyor. Kahramanları inancın ve beklentinin acısını yaşayanlar. Acıyı yüceltmek ne kadar doğru? "Varoluş derdi varsa" diye yanıtlıyor, "acının insana bir anlam verdiğine inanıyorum". Demirkubuz politikayla arasına koyduğu mesafeyi de koruyor. İnançsızlığıyla baş etmeyi öğrendiğini, yalnızlığın en büyük zevk olduğunu keşfettiğini söylüyor... Son filmi "Kader" önce 43. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yarışacak, 17 Kasım'da da gösterime girecek...

Masumiyet, Üçüncü Sayfa, Kader... Zeki Demirkubuz filmlerinde kendini ve derdini anlatıyor. Kahramanları inancın ve beklentinin acısını yaşayanlar. Acıyı yüceltmek ne kadar doğru? "Varoluş derdi varsa" diye yanıtlıyor, "acının insana bir anlam verdiğine inanıyorum". Demirkubuz politikayla arasına koyduğu mesafeyi de koruyor. İnançsızlığıyla baş etmeyi öğrendiğini, yalnızlığın en büyük zevk olduğunu keşfettiğini söylüyor... Son filmi "Kader" önce 43. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yarışacak, 17 Kasım'da da gösterime girecek...

8. SAYFADA


Masumiyet.

ZEKİ DEMİRKUBUZ OLUNCAYA KADAR

-Isparta'da beş yaşında, galiba "Jilet Kazım"ı izlerken üzerime doğru gelen araba perdeyi geçip beni ezecek sanmıştım. O sahnede, insanların tabanca çekip perdeyi vurduğunu duymuştuk. İçimi acıtan ilk filmler ise, Yılmaz Güney'in "Baba"sı ve "Hayat mı Bu?" filmiydi. Aşk duygusunu ilk defa onla hissetmiştim.

- Cüneyt Arkın'ı çok severdim, filmde 50 adam öldürürdü, ben 500 diye aktarırdım. İzlemeyen arkadaşlara filme yeni

sahneler ekleyerek anlatırdım. Böylece, zor duruma düştüğümde iyi yalan söylemeye başladım.

-Hayat duygusu geliştikçe, Yılmaz Güney'in filmlerinin değeriyle tanıştım.

- Sosyalist olmamın tek nedeni gururumdur. Hep sosyalistler haksızlığa uğrar, acı çeker, dövülürdü. Ben de inandığım için değil, onları daha iyi insanlar olarak gördüğüm, sevdiğim için hep yanlarında yer aldım. Bu, kaderim oldu.


Masumiyet.

Dergi 03.09.2006

Keşfettiğim en güzel şey yalnızlık

Aşk, acı, suç ve ceza... Bunlar Zeki Demirkubuz'un filmlerinin vazgeçilmezleri. Onu bu konulara çeken ise, anlaşılamayana duyduğu ilgi. Filmlerini yanıtlardan çok sorularla doldurmasının nedeni de, bu. Popüler kültür karşıtı olarak algılanmaktan rahatsız. Çünkü ona göre bu, bir bedel meselesi. Kendisi mi? "Belki kibirli biriyim, bu yüzden böyleyim" diyor. Demirkubuz 17 Kasım'da son filmi "Kader" ile sinemaseverlerin karşısına çıkacak.

Esra Açıkgöz

C Blok, Masumiyet, Yazgı, İtiraf, Bekleme Odası... Hepsi birer Zeki Demirkubuz filmi... Ortak noktaları içsel hesaplaşmalar yapan ve aşk acısı çeken kahramanlar. Demirkubuz, bunlara bir yenisini daha ekledi: "Kader". Bekir ve Uğur'un gençlikleri, yani Masumiyet'teki kişiliklere dönüşmeden önceki halleri. Masumiyet'i izleyenler için bir geri dönüş, izlememiş olanlar için de başlı başına bir aşk hikâyesi. Film,16- 23 Eylül'de 43. Antalya Altın Portakal Film Festivali'ne gidecek, 17 Kasım'da da sinemalarda gösterime girecek. Zeki Demirkubuz'la filmi, yönetmenliği ve hayatı üzerine konuştuk. Demirkubuz'un tatlı bir telaşı daha var: "Yazgı". Filminden değil, daha bir ayını doldurmamış kızından bahsediyoruz.

- "Kader"in çekimleri bitti. Seyirciyi ne bekliyor?

"Kader", "Masumiyet" filmindeki kahramanların, Bekir ve Uğur'un 25 yıl önceki durumlarını anlatıyor, birbirlerini görmelerini, âşık olmalarını, Masumiyet'teki Bekir ve Uğur'a dönüşmelerini...

- Genelde ikinci film devam niteliğindedir, ama siz başa dönüyorsunuz. Neden?

Filmlerimi, belli bir programla yapmıyorum. O zamanlar "Kader"in senaryosunu becerememiştim. Aradan geçen zaman, "Masumiyet" gibi bir referans olması, giderek beni buna yakınlaştırdı. "Masumiyet"i bilenler, onun başlangıcı olarak seyredecek, onu izlemeyenlerse, bir aşk hikâyesi olarak. "Kader"in diğer filmlerimden bir farkı var, bu zamana kadar yaptığım en yüksek bütçeli film. Hatta bütçesi, üç-dört filmimin bütçesi kadar.

- Bütçenin büyüklüğü riski arttırıyor, bu da gişe kaygısı yaratmıyor mu?

Yok, yok... Gücüm, olanaklarım vardı, kullandım. Zaten gelir-gider meselelerini hesap edebilecek kapasitede bir insan değilim.

- Gelelim, oyuncu seçiminize... Popüler kültürden uzak durmaya çalışan biri olmanıza rağmen, "İki Genç Kız" filminde çok konuşulan Vildan Atasever'i neden seçtiniz?

Vildan'ın popüler kültürdeki karşılığını bilmiyorum, "İki Genç Kız"daki hayat duygusu bana iyi gelmişti, ses tonundaki tuhaflık, canlılık "Kader"deki karakterle örtüşüyordu. Oyuncu seçerken ilk duyguyu alırsam, kim olursa olsun oynatabilirim. Üstelik popüler kültürün karşılığı biri değilim, böyle tanımlanmaktan hoşlanmıyorum. Ben film yapmaya kültürel sistemle savaşmak için değil, kendimi ifade etmek, derdimi anlatmak için başladım. Popüler kültürle uğraşanlar iyi ya da kötü bana bir şey ifade etmez. Bu bir bedel meselesi. Onlar bunun bedelini ödüyorlar. Belki ben kibirli biriyim, bu yüzden böyleyim.

- Film, Antalya Altın Portakal Film Festivali'ne katılacak. Festivalden ne bekliyorsunuz?

Başkalarının iradesi altındaki bir şeyden, bir şey beklememeyi öğrendim. Bence bir filmi gerçekleştirme ve değerlendirme süreci var. İlki iradenizin geçtiği bölüm, film çıktıktan sonra, sadece sonuçlara katlanmak kalır.

- Bu sizi kızdırıyor mu?

İlk filmlerimde, sinemaya ait beklentilerim, ideallerim olduğu dönemde sinir bozucu oluyordu, ancak uzun süredir olmuyor. İşin kuralı bu. Üstelik bir insanın nerede varolup, nerede sınırlara tabi olacağını öğreneli epey oldu. Beklenti denilen duyguyla da uğraştıktan sonra hâlâ bu konularda ısrar etmem.

- Sinemayı para ve şöhret için yapmadığınız ortada. Sizi sinemaya yönelten nedir?

Rahip de değilim tabii... Her insan gibi benim de beklentim var, yoksa Allah için de yapmıyorsam, niye çekeyim bu kadar filmi? Kimse de film çeksin diye beni beklemiyor. Ancak bunların bir amaç haline gelmesini, film yapma duygusunun önüne geçmesini ahlaki bulmuyorum. Seyircinin istekleri doğrultusunda film yapmam, ama beğenilsin isterim. Şunu oynatayım, göz önünde olur, diye kılımı kıpırdatmam, ama filmlerimin satmasını da isterim. Bu iki zıt şey bir arada olmayacağına ve kişiliğim, gururum, ahlaki sorunlarım da önemli olduğuna göre, kendime göre davranırım. Bu biraz militanca bulunuyor.

ACI İÇSEL BİR ŞEY...

- Şimdiye kadar hiç ödün verdiğiniz olmadı mı?

Olmadı desem, kahraman portresi çıkar, ama istemediğim hiçbir şey yapmadım, inanmadığım tek kare çekmedim. Bu övünülecek bir şey değil, sadece ben çok bencil, kibirli biriyim, onun adına söylüyorum. Aksini yapmaya sıkılırım.

-Sanki hiç hırsınız yokmuş gibi konuşuyorsunuz...

Şöyle söyleyeyim, insanların bütün kötü yönleri bende de var, ama bunları kendi dünyamda yaşamayı, dizginlemeyi, kimseyi rahatsız etmemeyi, kendimi utandırmamayı öğrendim. Sadece filmlerim ortadadır, onlar tartışılır.

- Filmleriniz ne kadar sizsiniz?

Onları toplayan, bir mantığa, kurguya tabi tutup aktaran ben olduğuma göre, büyük ölçüde.

- Filmlerinizde hep bir acı çekme hali var, acıyı fazla yüceltmiyor musunuz?

Benim için acı daha içsel. Filmlerime gelince, evet, kahramanlarım genel olarak bir inancın, beklentinin acısını çekiyorlar. Özellikle de aşk acısını. Doğru bir kişilikse, varoluş derdi varsa, acının insana bir anlam verdiğine inanıyorum. Dostoveyski'nin dediği gibi, "İnsanlık eylem yoluyla değil, acı yoluyla kurtuluşa ulaşacaktır". Tabii bunu mazoşist bir mutlakiyetçiliğe getirmemeli.

Neden özellikle aşk acısı?

Bilinmeyene, anlaşılmayana duyduğum ilgi, anlaşılamayanı anlatmaya çalışmak, filmimi cevaplardan çok sorularla bezemek... Politik filmler çekmememin, dönemsel konularla ilgilenmemin nedeni de, biraz bu.

Sanki politikadan özellikle uzak duruyorsunuz.

Hayır, ama taraf olup, bunun üzerine film yapmayı kendime yakın bulmuyorum. Yoksullar filmlerimde zaten var, ama yoksul, yoksul olduğunu biliyor, zengin onu sömürdüğünü. Bu bir güç savaşı, sinema yardımcı olamaz. Bence politik olmak bir tür dogma, inanç insanın gücünün bittiği yerde başlar. Ben inançsız, her şeyi sorgulayan biriyim. 17 yaşımda hapse girdiğim, kendimi Marksist olarak tanımladığım ve öyle yargılandığım dönemde bile, içimde bir inanç yoktu, ancak hayatta bazen gücünüze, deneyiminize göre taraf olmak zorundasınız.

Bu büyük bir yalnızlık getirmiyor mu?

42 yaşımdayım ve keşfettiğim en güzel şey yalnızlık.


Kader.


Üçüncü Sayfa.

Kader.

Küçük Emrah/'Büyük Yalan' / AYŞEGÜL YÜLSEL

25/7/2006 · Kategori: Inceleme

Dizi yazarlığı 'trajik' olanı 'melodramlaştırmak' zorunda

Küçük Emrah/'Büyük Yalan'

Geçen sezon izlediğimiz 'Büyük Yalan' dizisi şimdilerde gündüz kuşağında yineleniyor. 'Dizi'lere özgü dokusu ve tınısıyla 'bildik' bir melodram görünümü taşıyan öykü, derin yapısında var olan 'trajik öz'e dayandırılmış bir oyun olarak da yazılabilirdi...

'Büyük Yalan' geçen kış döneminde seyredilme oranının yüksek olduğunu sandığım dizilerdendi. Geçmişin 'Küçük' , bugünün erişkin Emrah 'ının 'esas oğlan' ı oynadığı, Halil Ergün ile Hülya Darcan 'ın kilit rolleri taşıdığı yapım, yerli/ yabancı film ve dizilerden bildiğimiz popüler melodram öğelerinin hemen hemen tümünün değerlendirildiği yaklaşık otuz oyun kişisinin dramını içeren bir izlekler (tema) dağarcığını kucaklamaktaydı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, 'Büyük Yalan' ı, öykünün geçtiği Muğla kenti yanında, Akyaka, Gökova, Marmaris, Bodrum görüntülerini de içereceği umuduyla 6. bölümünden sonra izlemeye başlamıştım. Dönem sonunda noktalanan dizi yaz günlerinde gündüz kuşağında yeniden gösterilmeye başlanınca, daha önce kaçırmış olduğum ilk beş bölümden birkaç tanesini daha izleme olanağı buldum.

Trajik özden melodrama

Sonu bilinen bir öykünün başına dönüldüğünde, yazarların, kullandıkları önseme öğeleri (en başta verdikleri ipuçları) yoluyla 'trajik olan' a sağlamca yaslanan bir yapı oluşturdukları görülüyor. Öyküyü haftalar boyu uzatıp 'yılan hikâyesi' ne döndüren ve yüzeysel yapıyı oluşturan ayrıntılar -artık her biri sonuca ulaştırılmış olduğu için- ayıklanıp atıldığında ise 'Büyük Yalan' ın derin yapısının ünlü Belçikalı yapısalcı-sosyal antropolog Claude Levi- Strauss 'un, Oidipus söylenlerini ( 'mit' lerini) çözümleyerek 'insanoğlu' adına vardığı 'trajik sonuç' a alabildiğine yaklaştığı görülüyor.

Sophocles 'in 'Kral Oidipus' trajedisi, Aristo 'nun 'Poetika' sında yer alan 'trajedi' tanımının da temel kaynağıdır. Levi-Strauss, Sophocles'in yapıtının da çeşitlemelerinden birini oluşturduğu 'Oidipus söylenleri' ni üst üste koyarak, soldan sağa ve yukardan aşağıya -çapraz bulmaca- gibi okuyup çözdüğünde 'trajedi' nin 'öz' üne de ulaşmıştı.

Levi-Strauss'un insanın varoluşuyla ilişkilendirdiği 'trajik öz' dört temel aşamada belirginleşir. Bu aşamalardan ilki 'kan bağının aşırı düzeyde önemsenmesi' dir. 'Büyük Yalan' da, Muğla'nın en güçlü adamlarından biri olan ve üç kızdan sonra mutlaka bir erkek çocuk bekleyen kocasını mutlu etmek için, doğurduğu dördüncü kızı, aynı günlerde doğmuş bir oğlan çocuğuyla gizlice değiştiren 'anne' , 'kan bağının aşırı düzeyde önemsenmesi' sonucunda yaptığı trajik yanlış nedeniyle, yıllar sonra ortaya çıkacak dramatik olayları ateşlemiştir.

İkinci aşamada ise -ilk aşamayla çelişen- 'kan bağını hiçe sayma' olgusunu ortaya atar Levi- Strauss. 'Büyük Yalan'ın 'anne' figürü, kocasının 'kan bağına yüklediği önem' doğrultusunda trajik seçimini yaparken, aynı zamanda, kendi kanından bir çocuğu (istenmeyeceğini düşündüğü dördüncü kızını) yüzünü hiç görmediği insanlara teslim etmiş, böylece hiç dinmeyecek bir yürek sızısına tutsak etmiştir kendini.

Tanrısallık özlemi

Üçüncü aşamada, insanoğlunun 'tanrılar katı' na ulaşma özlemi dile getirilir. 'Büyük Yalan' ın 'anne' ve 'baba' figürleri Muğla'daki 'konak' ortamında, 'Olimpos Dağı' nda oturan 'tanrılar' gibidirler; ancak, yalnızca kendi çocuklarının, onların eşlerinin ve yanlarında çalıştırdıklarının değil, tüm Muğla halkının onların tanrısal düzeninin bir parçası olduğu varsayılır öyküleri boyunca. Oysa, 'baba' nın, 'gerçek oğlu' sandığı genç adam-daha sonra, ablaları olduğunu sandığı kızkardeşlerin de yapacağı gibi- anne ve babasının istediğiyle değil de, kendi sevdiğiyle (raslantıyla, 26 yıl önce kendisiyle değiştirilen dördüncü kız evlada âşık olarak) evlenme kararı alıp 'yazgısı' na karşı çıkarak bu düzeni sarsmaya başlayan ilk kişi olmuştur.

Levi Strauss'un belirlediği dördüncü aşamada ise öykünün trajik sonu vardır: İnsanoğlu tanrısal niteliklere (ölümsüzlüğe) ulaşmaya çabalasa da, özü toprak olan bir 'ölümlü' dür; ne denli çabalarsa çabalasın, sonunda toprakla buluşacaktır. 'Büyük Yalan' ın 'baba' figürü, karısının onu mutlu etmek için 'yalan' üstüne kurduğu ve yıllarca koruduğu 'tanrısal düzen' in yıkılmaya yüz tuttuğu her aşamada geçirdiği kalp krizlerinden sonuncusuna yenik düşerken, erkek-egemen toplum içindeki statüsünü 'baba' nın değerlerini benimseme yoluyla koruyan 'anne' , yıllar önce yaptığı trajik yanlışın bedelini-artık bağrına basma hakkına sahip olmadığı kızının bedenine can katmak için- canıyla ödeyecektir...

'Büyük Yalan' , 'trajik oluşum' çizgisini, toplumumuzdaki derebeylik kalıntısı 'düzen' anlayışına özgü gerçeklerle buluşturan bir çalışma. 'Trajik tartım' içeren iki saatlik bir oyun olarak yazılsaydı, başarılı bir trajedi kazanabilirdi tiyatromuz. Yazarları kaç para kazanırdı diye sormayın sakın!

 

*****************

2-12 AĞUSTOS TARİHLERİ ARASINDA

Locarno'da Türk filmleri

Kültür Servisi - Bu yıl 2-12 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilecek 59. Uluslararası Locarno Film Festivali'nde toplam 27 yapıtın yarışacağı 'Geleceğin Leoparları 2006' bölümüne, Türkiye'den Umut Aral 'ın 'Çarpışma' , Belma Baş' ın 'Poyraz' ve Fatih Kızılgök' ün 'Toz' adlı kısa filmleri kabul edildi. Yarışan eserler arasında ayrıca Fransa'dan Deniz Gamze Ergüven 'in 'Bir Damla Su' ile Almanya'dan Martina Priessner ve Tunçay Kulaoğlu 'nun yönettikleri 'Tıraş' da yer alıyor. 59. Uluslararası Locarno Film Festivali'nin açılışı, Michael Mann 'ın kült televizyon dizisinden uyarladığı 'Miami Vice' filminin gösterimi ile yapılacak.

Festivalde ayrıca Aktör Willem Dafoe' ya, Locarno Mükemmellik Ödülü , Rus yönetmen Alexander Sokurov 'a da Onur Leoparı Ödülü sunulacak.

Son yılların önemli sinemacılarından Fin yönetmen Aki Kaurismaki 'nin yapıtlarından oluşan toplu gösterim, Locarno'nun en ilgi çekecek bölümlerinden biri olarak sunuluyor.

Diğer bir toplu gösterimse Türk kısa filmleri ile olacak. Bu yıl toplu gösterim bölümünde Türkiye'den Kazım Öz 'ün 'Ax'(Toprak) ve Tayfun Pirselimoğlu 'nun 'Dayım' filmleri ile Almanya'dan Fatih Akın 'ın 'Getürkt' ve İsviçre'den Esen Işık 'ın 'Babamı Hırsızlar Çaldı' adlı kısa filmleri de yarışma dışı gösterime alındı. Festivalde bu yıl ilk kez 'En İyi İlk Film Ödülü' de verilecek.

Cumhuriyet 25.07.2006

50 KUŞAĞININ ÖNDE GELEN YAZARLARINDAN

86 yazar Erdal Öz için yazdı!

Kültür Servisi - Esik Cini 'nin dördüncü sayısında, 6 Mayıs'ta aramızdan ayrılan Erdal Öz için 86 yazar '1 cümle' yazdı. 50 kuşağının önde gelen yazarlarından Erdal Öz, sadece kitaplarıyla değil, yayıncı kimliğiyle de Türkiye'nin edebiyat okurunu yetiştirdi, edebi kaygıları ticari kaygılardan her zaman üstün tutan yayın politikasıyla yeni ve genç yazarlara fırsat tanıyarak edebiyatımızın yeni yazarlar kazanmasına destek oldu.

Aynı bölümde, Murat Gülsoy 'un Erdal Öz'le 2001 yılında yaptığı, yayımlanmamış söyleşi ve Erdal Öz'ün 'Kendi Gecesinde' adlı öyküsü Erdal Öz'ün hayat ve edebiyat içindeki duruşunu gözler önüne seriyor.

Esik Cini'nde ayrıca Haldun Taner 'i Mario Levi ve Alim Kahraman yazdı. Öyküleriyle Ahmet Önel, Başar Başarır, Nuray Çiftçi, Yasemin Yazıcı, Saliha Yadigar, Sibel Kilimci yer alıyor. Öyküleri, çizgileriyle Tülay Biber ve Mehmet Tekin yorumluyor. Fotoğraf yorumları ise Mine Söğüt ve Ahmet Büke 'den. 'Evvelotel' adlı son öykü kitabı odağında, Ayfer Tunç 'la ve Aşk Yaşama Çok Uçuk bağlamında Ali Teoman 'la söyleşilerin yer aldığı 4. Esik Cini 'nin yazılarında, Hande Öğüt edebi bir Truman Capote portresi çizerken yazarın özelde öykücülüğünü, genelde edebiyatını anlatıyor. Necip Tosun, Ayfer Tunç öykücülüğüne 'aşk kırgınları, yalnızlık ve ölüm' le bakıyor.

Hazel Atik, Wolfgang Borchert öykülerinin savaşa karşı aldığı tavrı sergiliyor. Seval Şahin, Oğuz Atay 'ın 'Demiryolu Hikâyecileri' ni anlatım ve yapı açısından mercek altına alıyor. Ahmet Sait Akçay, Murat Yalçın öykülerinin dil ve yapı özelliklerine dikkat çekiyor. Jaklin Çelik , 'Yalan olmayan masallar' adlı yazısında Tarık Sipahi 'nin Dokuz Öpüşen Balık kitabını değerlendiriyor. Saadet Özen 'in 'Arjantin öykücülüğü' yazısını Marco Denevi ve Haroldo Conti 'nin öyküleri zenginleştiriyor. İranlı öykücü Shusha Guppy 'yle çevirmeni Sabri Gürses konuşuyor ve yazarın bir öyküsü de yer alıyor.

Cumhuriyet 25.07.2006

Herkesin kendi 12 Eylül'ü var... / Özlem Altunok (Cumhuriy

12/6/2006 · Kategori: Inceleme

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

Dergi 11.06.2006

Hadi artık eve dönebilirsin!

İlk izlediğimiz, Hal Ashby'nin yönettiği, Jane Fonda'nın oynadığı "Coming Home-Eve Dönüş" Vietnam savaşı gazilerini anlatıyordu... Şimdi bir başka "Eve Dönüş" filmi çekiliyor. Bu kez içerden, yani yerli. Savaş kadar ağır bir durumu, 12 Eylül darbesini anlatıyor. Yönetmeni Ömer Uğur. Başrolleri ise Mehmet Ali Alabora ve Sibel Kekilli paylaşıyor. Film, cuntanın şiddetini politikayla uzaktan yakından ilgilenmeyen bir işçi ailesi üzerinden anlatıyor...

Özlem Altunok

4. SAYFADA

Dergi 11.06.2006

Herkesin kendi 12 Eylül'ü var...

Ömer Uğur ve Mehmet Ali Alabora; biri 80'lerdeki sıcak ortamın içinde olmuş, diğeri o günlerin içine doğmuş. Şimdi "Eve Dönüş" filminde, o dönemde geçen bir hikâyeyi anlatmak için bir aradalar. Uğur, darbenin kıyısındakileri ele aldığı filmi için "Darbelerin dokunmadığı konu yoktur. Bu da, benim 12 Eylül'üm" diyor. Alabora'ya göre ise darbenin sonuçlarını yaşayan kuşaktan biri olarak, bu filmde yer almak önemli, dahası bir sorumluluk.

Özlem Altunok

Beykoz'da, Eski Sümerbank Kundura Fabrikası'ndayız. Geniş bir alana yayılmış metruk binaların ana kapısında İstanbul Emniyet Müdürlüğü yazıyor. Kapının önünde beyaz, gri Renault 9 polis arabaları... Binanın içinden çığlık sesleri yükseliyor. Burası takvimin 1980'i gösterdiği bir film seti. Yönetmen Ömer Uğur, başlıca rollerinde Sibel Kekilli ve Mehmet Ali Alabora'nın olduğu "Eve Dönüş"ü çekiyor. "12 Eylül'ü anlatmıyor, 12 Eylül'de geçiyor" diyor filmi için. Hayatın kenarında, sıradan bir işçi ailesinin hikâyesi bu. Yine de "Darbeler ve totalitarizmin el atmayacağı konu yoktur" diyor Ömer Uğur ve filmi anlatıyor...

-Eve Dönüş dokuz yıldır üzerinde çalıştığınız, ödüllü bir senaryo. Neden bu kadar zaman beklediniz?

Evet, senaryosu önce Yunus Nadi, sonra da Montpellier Film Festivali'nde Avrupa'nın en iyi film senaryosu ödülünü almıştı. Filme aktarabilmek için bayağı uğraştım, ama o zamanlar insanların para yatırmak istemediği bir işti. O arada Hemşo'yu çektim ve onun gördüğü ilgiyle, yeniden ele almaya karar verdim, yine kabul edilmedi. Bu üçüncü deneme ve sonunda setteyiz.

- Kabul edilmemesinin sebebi öncelikle 12 Eylül filmi olmasıydı herhalde. Bugün çekebilmenizi sağlayan ne?

Öncelikle, "12 Eylül filmleri iyi gidiyor, bir tane de biz yapalım" düşüncesiyle yapılmadığını hemen söyleyeyim. Film böyle algılanırsa çok üzülürüm...

- Son Urfalı ve Hemşo trajikomik öğelerin öne çıktığı filmlerdi, Eve Dönüş'te de benzer bir yaklaşım mı olacak?

Evet. Hikâyelerimdeki insanların hepsi basit, sıradan insanlar ve genellikle boylarından büyük işlere giriyor, hadlerini aşan şeyler yapıyorlar. Bundan dolayı da yanlış zamanda, yanlış yerlerde oluyorlar. Son Urfalı'da İbrahim Tatlıses gibi olmaya çalışan bir inşaat işçisinin her şeyini kaybetmesini anlatmıştım. Hemşo ise 2002 yılında kanlısını kurtaran, koruyan Cebrail'in hikâyesiydi. Eve Dönüş'te de yanlış zamanda, yanlış yerde olan bir fabrika işçisinin hikâyesi var. Komik mi, trajik mi olduğu karmaşık, ama yaşam biçimi olarak kıyıdakileri ele alan hikâyeler.

- Nedir "Eve Dönüş"ün hikâyesi?

Fabrika işçisi bir karı kocanın küçük dünyasına girerek darbenin hayatın kıyısındaki bu insanlara bile nasıl dokunduğunu anlatmaya çalışıyoruz. O günlerin tam ortasında yaşayanlar 12 Eylül'ün ceremesini hâlâ çekiyor, ama biz, bir de "Kenarda durur, işime bakarım" diyenlerin bile üzerinden silindir gibi geçen bir 12 Eylül'ü anlatıyoruz. Çünkü darbeler ve totalitarizmin el atmayacağı konu yoktur.

YARIM HAMİLELİK OLMAZ!

-Dolayısıyla gözaltı ve işkence sahneleri de olacak filmde. Hemşo'da geri plandaki iki polis karakteri yüzünden bile, film 16 yaşından küçüklere yasaklanmış ve size dava açılmıştı...

Hatta davalardan biri hâlâ sürüyor. Filmde polisler esrar içiyor, cinayet işliyorlardı, dava da Türk polisini rencide ettiği gerekçesiyle açılmıştı, ama açıldığı gün, bir polis sevgilisini ve arkadaşlarını taramıştı. Yarım hamilelik olmaz, bir işe giriyorsanız, onu tüm çıplaklığıyla anlatmanız gerekir. Dolayısıyla bu filmde de bunları göreceksiniz.

-Hemşo'da kalabalık ve popüler isimlerden oluşan bir kadro vardı. Bu filmde ise çoğunlukla tiyatro kökenli oyuncular var. Neye göre belirlediniz tercihlerinizi?

Hemşo iyi bir filmdi, ama Mehmet Ali Erbil oynuyor diye bazı çevrelerce küçümsendi. Oysa katmanlı, iyi kurulmuş, sözü olan bu filmden izleyenler memnun kaldı ve bir milyonun üzerinde seyirciyle buluştu. Bir film yapmak istediğinizde patronajla ilişki önem kazanıyor. Hemşo'da beni Demet Şener, Mehmet Ali Erbil gibi isimlere ikna eden Ferdi Eğilmez'di. Eve Dönüş'te ise prodüktörle aynı yöne bakıyor, istediğimiz tercihleri yapıyoruz.

-Sibel Kekilli'nin filme dahil olması nasıl oldu?

Sibel'i Duvara Karşı'da izlediğimde çok beğenmiş ve gözümde başörtüsüyle fabrikadan dönen bir işçi kızı olarak hayal etmiştim, tam oturuyordu. Mehmet Ali, ne kadar dalgacı ve fırlama bir tipi oynuyorsa, Sibel de tam tersi, oturmuş, sağduyulu, ama ezilen bir kadını oynuyor. Bizde ya çok güzel ya da yetenekli ama normu olmayan oyuncular ağırlıkta. Sibel basit ve doğal bir oyuncu. Bir de filmin gişesinden büyük beklentilerimiz yok, ama Sibel'in tanınmışlığı da gerekçe oldu.

-"Eve Dönüş" izleyiciyle buluşabilecek mi?

Bence riskli. İzleyicilerin büyük kısmı solcular film yapmış diye izlemeyecek, bir kısmı hafif bulacak, bir kısım Sibel'i izlemeye gelecek, ama bekledikleri Sibel'i göremeyecek ve hayal kırıklığına uğrayacak... Bir de dönem itibarıyla herkesin 12 Eylül'e dair bir fikri var ve daha da önemlisi herkesin kendi 12 Eylül'ü var. Bu, benim bakış açım. En azından tartışılacağını ve bunun da önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.


Yönetmen Ömer Uğur ve Mehmet Ali Alabora Beykoz'da, "Eve Dönüş"ün setinde...

Dergi 11.06.2006

Bizim bir travmamız bile olmadı!

Mehmet Ali Alabora için "Eve Dönüş"te oynamak her şeyden önce bir sorumluluk. "Darbenin yarattığı travmanın sonuçlarını en çok biz yaşadık" diyor kuşağı için. "Artık dışarısı diye bir şey yok" fikrini her şeye "bulaşarak" pekiştiriyor. Bir zamanlar "Yılan Hikâyesi"nin Komiser Memoli'siydi, en son "Maskeli Beşler" filminde oynadı, şimdi "Eve Dönüş"te işkence gören bir fabrika işçisini canlandırıyor...

-"Eve Dönüş" filmine nasıl dahil oldunuz?

Ömer Uğur eve senaryoyu gönderdi, üstüne de "Mustafa rolü için" yazdı, okudum ve şimdi senaryoyla birlikte burada, setteyim...

- Neden bu kadar kolay oldu?

Öncelikle senaryoda anlatılanlar, benim de ruhumu rahatsız eden şeylerdi. Bu ülkede yaşanmış, sancılı bir zamanı anlatan bu hikâyenin içinde olmalıyım dedim. Bir de Mustafa kadar sıradan ve basit bir adamı oynamak, deliyi ya da devrimciyi oynamaktan çok daha zor. Mustafa, eve ekmek götürmeye çalışan, kahveye takılan, başka kadınlara bakan sıradan bir adam. Ayrıca yaşadıklarından dolayı filmin başı, ortası ve sonunda, aynı adamın üç farklı halini oynamak bir oyuncu için çok cazip.

-Magazin programlarından popüler dizilere, savaş karşıtı gösterilerden politik filmlere enteresan bir çizgi izliyorsunuz... En son "Maskeli Beşler" filminde oynamıştınız, şimdi bir 12 Eylül filmindesiniz. Tüm bu alanları nerede, nasıl ayırıyor, nasıl yan yana koyuyorsunuz?

Ekşi Sözlük'te hakkımda en son şu yazıyordu: "Selahattin Pınar'ın yeğeniymiş kendisi, şu anda radyoda Brahms'tan, Ahmet Hamdi'nin 'Huzur'undan bahsediyor. Sesi bu kadar benzemese 'Hababam Sınıfı'ndaki Mehmet Ali Alabora olduğundan şüphe edeceğim". Dünyanın çeşitli yerlerinden felsefeci dostları olan, klasik müzik dergisinde yazı yazan, sahne hocalığı yapan, yüksek lisans mezunu, ama zaman zaman magazin programlarında da rastlayabileceğiniz bir adamım. Benim için önemli olan, bir sürü yere bulaşıyor olabilmek. Bugün dışarısı olmayan bir zamandayız. Ben de, bu dışarısı olmayan hayatın her yerinde üretimde bulunmaya çalışıyorum.

-Bu aynı zamanda sizin kuşağınızı da kapsayan bir tanım mı? Siz 77 doğumlusunuz, darbe sonrası ortamda büyümüş bir jenerasyondan...

Kesinlikle darbenin etkilerini fazlasıyla biz gördük. İlkokula başladığımızda kitaplarımızda Kenan Evren ve darbe kültürü vardı. Bence bu darbeyi görmekten daha kötü bir etkiydi. Çünkü bizim bir travmamız bile olamadı, bir travmanın sonucu olarak büyüdük.

- Kuşağınızı nasıl tanımlarsınız?

Öncelikle apolitik bir gençlik olduğunu düşünmüyorum. Dünyadaki küreselleşme karşıtı hareketin büyük kısmını bu gençlik başlattı. Karamsar bir zaman diliminde olduğumuza da inanmıyorum. Politika yapmanın ya da politikayla uğraşmanın şekli değişmiş olabilir, ama bu daha az bir şeyler yapıyorlar anlamına gelmiyor.

Dergi 11.06.2006

Bir mikro-tarih filmi...

- Bugün, Yazı Tura ya da Babam ve Oğlum gibi yakın tarihi ele alan filmlerin yapılmasının ya da Muharrem Gülmez'in bir başka 12 Eylül filmine hazırlanmasının bir ortaklığı yok mu?

Ö.Uğur: "Eve Dönüş"ü, 12 Eylül filmi değil de, 12 Eylül'de geçen bir film olarak tanımlıyorum. İçinde işkence var, ama işkence üzerine kurulu bir film de değil. Dangalak bir kahramanımız var ve onun yolu, o tarihten geçiyor. Karakterin özelliği ise siyasetle hiç ilgisinin olmaması. Kafka'nın Dava'sındaki gibi başına gelenleri anlamakta zorlanıyor. Her şeyden önce hikâyesiyle, oyuncularıyla iyi ve izlenebilir bir film yapmaya çalışıyoruz. Bunun dışındaki her şey, daha sonra geliyor. Yine de diğer filmlerin varlığı, yapımcıların iknası açısından etkili olmuş olabilir.

-Yine de son zamanlarda yakın geçmişi anlatan küçük ölçekli, bireysel hikâyelerin sinemaya yeniden taşınmasını açıklamıyor söyledikleriniz...

M. Alabora: Bu sadece sinemada değil, her alanda var. Mesela Mor ve Ötesi, yeni albümünde Erdal Eren'le ilgili "Darbe" adlı bir şarkı yaptı. İnsanlar varoluşlarını rahatsız eden durumları bir yerde dile getirmek durumundalar. Bu bir trend değil, ama zaman bazı şeyleri istediğiniz gibi söylemeye şimdi müsaade ediyor.

- Neden "filmin politik bir söylemi yok" alt başlığına ihtiyaç duyuyorsunuz?

M. Alabora: Çünkü bu film, politik bir film değil. Politik film Marksist ya da kapitalisttir ve içinde sloganı vardır. Politik oyun, politik film başka bir zamanın işiydi ve orada amaç devrim yapmaktı. Dünyada da politik film diye bir şey kalmadı ki... Ben bu filmde rol alıyorum, ama Marksist değilim.

Ö. Uğur: Ben Marksistim. Bu filmin de bir tavrı, duruşu var, ama slogancı bir film değil. Politik filmlerin en büyük handikapı, söylevler silsilesinden oluşması.

- Politik bir söyleminin olması neden bu kadar rahatsızlık veriyor. Bir film, hem sanatsal hem de politik olamaz mı?

M. Alabora: Çünkü hâlâ kafalar bu tür durumlarda karışabiliyor. Hâlâ, solcular birleşmiş, yine 12 Eylül'ü anlatıyorlar gibi bir sürü önyargı var.

Ö. Uğur: 80'lerde yapılan işlerde belki de olayın sıcaklığıyla yangına fazla içinden bakıldı. Bu hikâye, daha dışarıdan bakan bir mikro-tarih filmi.


Sibel Kekilli ve Mehmet Ali Alabora filmde, işçi karıkocayı canlandırıyor.

« Önceki ::