Mehmet Ali Erbil’in filmleri artık kendi, kendilerine raki

1/6/2008 · Kategori: Oyuncu

Mehmet Ali Erbil’in filmleri artık kendi, kendilerine rakip olmayacak…

16 Ekim 2006

s4.jpgMehmet Ali Erbil’i önümüzdeki aylarda üç ayrı sinema filminde izleyeceğiz. Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu 15 Aralık’ta, Emret Komutanım : Şah Mat 12 Ocak’ta, Sinan Çetin’in yönettiği Mehmet Ali Erbil’le birlikte Kenan Işık, Deniz Uğur ve Itır Esen’in rol aldığı Cumhurbaşkanı ise, 6 Nisan’da seyirci önüne çıkacak… Böylece Mehmet Ali Erbil filmlerinin birbirleriyle çarpışması da engellenmiş olacak… Oku

Eve Dönüş

8 Ekim 2006

s1.jpgEve Dönüş, hiçbir siyasi kimliği, görüşü ve bilgisi olmayan sıradan bir fabrika işçisi olan Mustafa’nın, darbe yıllarında yaşadığı traji-komik öyküsünü anlatıyor… Filmde Memet Ali Alabora, Sibel Kekilli, Altan Erkekli, Savaş Dinçel, Perihan Savaş, Civan Canova, Erdal Tosun, Necmettin Çobanoğlu ve Can Kolukısa rol alıyor… (Yazının devamı…)

Şaşkın

4 Ekim 2006

s4.jpg Yönetmenliğini Şahin Alparslan’ın yaptığı romantik komedi Şaşkın, 10 Kasım’da tüm Türkiye’de sinema severlerle buluşuyor. Filmin başrollerinde Atıf Yılmaz’ın ‘Eğreti Gelin’ filminden hatırladığımız Onur Ünsal ve ‘Avrupa Yakası’nın ‘Selin’i, Evrim Akın rol aldı…

Oku

Araf

2 Ekim 2006

Türk sinemasında dini ögelerle işlenmiş korku filmlerine bir yenisi daha ekleniyor… Biray Dalkıran’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Araf‘ta, evlilik dışı bir ilişkiden hamile kalan genç bir kadının onaltı haftalık bebeğini aldırdıktan sonra yaşadığı doğa üstü olaylar konu ediliyor… Oku

‘Dondurmam Gaymak’ 24 Kasım’da vizyonda…

29 Eylül 2006

Photobucket - Video and Image HostingOscar Akademi Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film Aday Adayı olarak Türkiye’yi temsil edecek film seçilen Dondurmam Gaymak, 24 Kasım Cuma günü vizyona girecek.

Oku

2 Süper Film Birden

21 Eylül 2006

Photobucket - Video and Image HostingAlmanya Rüyası belgeseli ile adını duyuran 1973 doğumlu genç yönetmen Murat Şeker’in ilk uzun metrajlı filmi 2 Süper Film Birden, Necati adlı sinema tutkunu genç bir adamın, sistemin tüm çarpıklığına rağmen ideallerini gerçekleştirmek uğruna verdiği mücadeleyi konu alıyor. Oku

Beş Vakit

21 Eylül 2006

Photobucket - Video and Image HostingKaç Para Kaç ve Korkuyorum Anne filmlerinin yönetmeni Reha Erdem, son filmi Beş Vakit‘te, çocukluktan gençliğe geçiş dönemindeki üç çocuğun, küçük bir köyde beş vakit zaman dilimi içinde yaşadıklarını anlatıyor… Oku

‘Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu’ 15 Aralık’ta vizyonda…

19 Eylül 2006

Photobucket - Video and Image HostingÇekimleri geçtiğimiz aylarda tamamlanan ve Türk sinemasının kült filmlerinden ‘Dünyayı Kurtaran Adam’dan esinlenerek çekilen Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu filmi, 2006 Altın Portakal kapsamında gerçekleştirilen Avrasya Film Market’te düzenlenen bir basın toplantısıyla tanıtıldı. Toplantıya, filmin başrol oyuncuları Cüneyt Arkın, Mehmet Ali Erbil ile filmin müziklerini yapan Garo Mafyan katıldı.

Oku

Kardan Adamlar

16 Eylül 2006

Photobucket - Video and Image HostingKardan Adamlar, yoğun kar yağışı altında dağda kaybolan iki arkadaşın, giderek gücünü artıran soğuğa karşı verdikleri hayatta kalma mücadelesini konu alıyor… Başrollerinde Hazım Körmükçü ve Ogün Kaptanoğlu’nun rol aldığı filmin yönetmenliğini Aytan Gönülşen üstlendi… Oku

İlk Aşk

16 Eylül 2006

s1.jpgYönetmenliğini Nihat Durak’ın üstlendiği İlk Aşk, şirin bir Ege kasabasında yaşayan bir ailenin üç kuşak öyküsünü anlatırken, ilk aşkın ne kadar güçlü olabileceğinin sorusuna cevap arıyor… 17 Kasım‘da gösterime girecek filmde Çetin Tekindor, Tarık Pabuççuoğlu, Vahide Gördüm, Halit Ergenç, Dolunay Soysert ve Raffaele Çedolini başrolleri paylaşıyorlar…

Oku

‘Son Osmanlı Yandım Ali’nin çekimleri sürüyor…

5 Eylül 2006

Photobucket - Video and Image HostingSon Osmanlı, özellikle Karaoğlan serisiyle tanınan usta kalem Suat Yalaz’ın aynı adlı çizgi romanından sinemaya uyarlanıyor… Kenan İmirzalıoğlu, Cansu Dere, John Baker, Emin Boztepe, Engin Şenkan, Okan Aydoğan’ın rol aldığı filmin yönetmeni Mustafa Şevki Doğan… Çekimleri halen süren filmin Ocak 2007‘de gösterime girmesi bekleniyor…

Oku

Araf, Amerika yolunda…

3 Eylül 2006

Photobucket - Video and Image HostingHollywood’daki en önemli yapım şirketlerinden olan Gold Circle Films, Araf‘ın yeniden çevrim haklarını almak için görüşmelere başladı. White Noise, Slither, The Wedding Date, My Big Fat Greek Wedding gibi birbirinden başarılı Hollywood yapımlarına imza atmış olan Gold Circle Films, yeniden çevrim hakları konusundaki başarısı ile biliniyor.

Oku

Çinliler Geliyor’un çekimleri Seferihisar’da devam ediyor…

28 Ağustos 2006

Photobucket - Video and Image HostingYönetmen Zeki Ökten’in 8 Aralık 2006’da Türkiye sinemalarında gösterilmeye başlanacak olan filmi Çinliler Geliyor‘un çekimleri, İzmir’in Seferihisar ilçesinde ve Seferihisar’ın beş kilometre batısındaki körfezde kurulu balıkçı köyü Sığacık’ta (İzmir’e 50 kilometre uzaklıktaki Sığacık Seferihisar’ın iskelesi ya da limanı olarak da biliniyor) devam ediyor.
Oku

Cannes'da Çimen Gözlü Sitare

30/5/2007 · Kategori: Oyuncu

Cannes'da çimen gözlü sitare

Cannes'da çimen gözlü sitare
Nurgül Yeşilçay, güzelliğiyle Cannes'da herkesi etkiledi, umarız oyunculuğu da aynı derecede etkili olur.
Bu akşam Stephen Frears'ın ağzından 'en iyi' diye duymak istediğim birçok isim var: Yaşamın Kıyısında, Fatih Akın, Tuncel Kurtiz ve tabii Nurgül Yeşilçay

Radikal2 , 27/05/2007

YALÇIN APAYDIN (Arşivi)

Kendisi ne kadar mutlu, ne kadar heyecanlı, ne kadar kıvançlıdır bilmiyorum ama ben "ondan" çok daha fazla mutlu, heyecanlı ve kıvanç içindeyim. O değil de ben gitsem, kırmızı halıda yürüsem, dünya basınının patlayan flaşları karşısında çapı değişse gözbebeğimin, "ancak" bu kadar gururlanabilirdim. Evet, kariyerinin başlangıcına cep harçlığını çıkartmak gayesiyle adım atan ve adım adım çıktığı basamakların Cannes durağında soluk alan "çimen gözlü" bir sitareden söz ediyorum: Nurgül Yeşilçay'dan!
Bu seneki Cannes'da Semih Kaplanoğlu, Fatih Akın, Orhan Pamuk ve Tuncel Kurtiz'in olmasından da aynı sevinci, kıvancı duyuyorum, ama mevzuu başka: Nurgül Yeşilçay!
Bir kere, bakınca, bu devrin "starı" o! Ve lütfen bir kere düşünün: Starlarımızın, star olmanın en baş özelliği nedir? Tek kelimeyle sahici olmak! Doğal olmak, starlığa oynamamak ve starlığı umursamamak, bunu umursamadan işini yapmaya devam etmek! Bu elbise, son dönemde televizyonda, sinemada gördüğümüz tek bir kişinin bedenine uyuyor kanımca: Nurgül Yeşilçay'ın!
Türkan Şoray... Karşısında, hayranlarının tir tir titreyeceği bir isimken, ki titriyoruz zaten, Türkan Şoray'ın elleri titriyor hayranlarının karşısında, heyecandan. Böylesi bir mütevazılığı başka kimde gördünüz!
Sezen Aksu'yu, Tarkan'ı star yapan da tüm bu başarılarına, üretkenliklerine, işlerini iyi yapma gayretlerine karşın hiç üst perdeden konuşmamaları, 'durdukları yerden' size akan sıcaklıkları vs.
Şüphesiz, İzmir'de (kendisinin önemsiz bulduğu) bir tiyatro oyuncusuna âşık olmasa, bu aşkla gidip Eskişehir'de oyunculuk sınavlarına girmese, oyuncu olmak için yanıp tutuşmadığından olsa gerek, sınavı heyecanlanmadan yüzünün akıyla kazanmasa, konservatuarda tam da "Benim burda ne işim var yaa!" diyerek okulu bırakmayı düşündüğü sırada derslerine Erol Keskin girmese, ondan mahrum kalacaktık! Nurgül Yeşilçay da bir elinde not defteri, diğerinde ders içerikleriyle dolu dosyalarla resim-iş öğretmeni olarak okulun yolunu tutuyor olacaktı. Ya Rabbi şükür, şükür! Öyle olmadı. O, öyle bir isim ki kimseye eyvallahı yok, işini iyi yapmaya çalışmaktan başka bir derdi de... Aklına eseni yapacak kadar deli, ne yaptığını bilecek kadar akıllı. Oynadığı dizinin senaristi artık "saçmalamaya başlayınca" çıkıp gidiyor diziden. Gerçek mi kinaye mi ayırt emediğimiz sözler söylüyor röportajlarında: "Bu kış evimde oturup turşu kuracağım, reçel yapacağım." "Bir çocuğum olursa adını Kip koyacağım. Kız-erkek fark etmez: Kip! Gel çocuğum! Çağırması daha kolay oluyor..." Böyle söylese de oğluna Osman Nejat adını verdi! Eminim Nurgül Yeşilçay'a "hasta kızlar" bile böyle 'demode' isimler asla koymaz çocuklarına. Zira ultra-modern isimler günbegün çoğalıyor, neyse...

Gıcık!..
Nurgül Yeşilçay, şimdiki eşi, o zamanki flörtü Cem Özer'in adını magazin basınına, biraz da gıcığına vermedi. Evet, birlikteyiz demedi ve "gıcıklığını" sürdürüp beklenen itirafı sabah kuşağının 'nezih' bir kadın-aktüalite programına yaptı. Bizim kendisinde bulduğumuz samimiyeti, yapımcı ve yönetmenlerde arıyor olmalı ki, Ahmet Uluçay kendisini film için çağırdığı takdirde her yere gidebileceğini ve hiç para almayacağını, ama eğer sinemadan kazandığı parayla Kemer Country'den ev satın alan bir yapımcının teklifiyse söz konusu olan, alabileceğinin en fazlasını alacağını beyan ediyor.
Asmalı Konak-Hayat filminin galasında Kanal D Haber'e Özcan Deniz'le verdiği röporajda muhabirin "Bundan sonra ne yapmak istiyorsunuz?" sorusuna verdiği cevapla hanesine bir artı daha yazdırıyor: "Eve gidip uyumak istiyorum!"
Evinde yaptığı resimlere verdiği isimler bile tam da bu müdanasız yıldıza göre. Hele bir tanesi var ki, resmin adı bile bir şaheser: İncilerin mi döküldü gülüm?
O, hiç kimseye "Yurtdışına açılıyorum" diye sayıklamıyor, hiçbir yabancı yapımcıya CV e-postalamıyor. Tek derdi işini yapmak ve kendisi istese de istemese de tüm "güzel işler" çorap söküğü gibi önünde, günden güne çözülüveriyor. Cannes'dan sonra dışarda da 'işleri açılırsa' fırsatları değerlendirecek muhtemelen, ama olmazsa da şimdiye kadar nasılsa öyle devam edecek.
Eğreti Gelin filmindeki rolüyle favori gösterilse de Altın Portakal'ı Vildan Atasever ve Beste Bereket'e kaptırınca söylediği sözler yanlış anlaşıldı. Neredeyse "kıskanç!" damgası, hiç silinmemecesine yapışıyordu üstüne. Hiçbir zaman biyografilerinde yer almayacak olsa da Sezen Aksu'nun binlerce kişinin önünde, sahneden ona düzdüğü methiyelerle yetinmesini bildi! En büyük "ödül" budur diye...
Oğlunun göbeğini Cannes'a gömecekmiş. Şimdi, oturup şöyle hayal ediyorum da, Nurgül Yeşilçay kaldığı otelin bahçesinde, muhtemelen evde giydiği şort ve tişörtle oğlunun göbeğini gömmek için toprağı eşeliyor ve birkaç saat sonra, gökyüzünden inmiş bir sitare gibi, Jean-Louis Scherrer modaevinden, Stephane Rolland imzalı bir elbiseyle kırmızı halıda yürüyor. İşte Nurgül bu!
Bu akşam Stephen Frears'ın ağzından "en iyi" diye duymak istediğim birçok isim var: Yaşamın Kıyısında, Fatih Akın, Tuncel Kurtiz ve Nurgül Yeşilçay tabii. Fatih Akın, teklifi ilk götürüşünde "Biz bu filmi Cannes'a sokmak için yapıyoruz" demiş, lakin Nurgül Yeşilçay onca film arasından şansları olacağını pek düşünmemiş. Bugün de onca "iyi" kadın oyuncunun arasından sıyrılabileceğine inanmıyor. Ben ise bu inancımın ve 60. Cannes Film Festivali'nde bana (ve bize) yaşatılan mutluluğun, hiç görmediğim Kaşıkçı Elması'ndan bile daha değerli ve güçlü olduğuna inandırmak için tüketebilirim ömrümü.
Bu ödül, çimen gözlü sitaremizin olsa da olmasa da, samimi olduğuna yemin billah edeceğim sloganımız hazır: Yensen, yenilsen kalbimiz senle!

Portreler: Yılmaz Erdoğan / Can Dündar

8/10/2006 · Kategori: Oyuncu

Yılmaz Erdoğan      
 
Bir gün şehre bir film gelir

Yılmaz Erdoğan Van Gevaş'ta film çekiyor. Hayat filme, film hayata karışıyor.

    Bu adam niye bana bu kadar tanıdık geliyor? Cevabı biliyorum artık... Van Gevaş'ta 2 aydır çekim yaptığı platoda buluştuk geçen hafta sonu... Settekilere şu soruyu sordu: "Ben Ankara'da ilkokulda okurken, okulun hemen yakınında yüksek bir duvar vardı. Üzerinde teller geriliydi. Tırmanır arkasına bakardık. Ne görürdük tahmin edin?"
    Kimisi 'cezaevi' dedi, kimisi 'hastane'. Doğru cevabı bir tek ben bilebildim:
   
    'Golf kulübü'.
    Biliyordum, çünkü aynı duvarın önünden defalarca geçmiştim çocukken. Komikti gerçekten... Aydınlıkevler, karanlık sokakları, sobalı evleri, kocaman kırmızı boyalı harflerle kin kusan duvarları, eli zincirli çakallarıyla bir kasvet yuvasıydı. Ve bu hengâmenin ortasında bir golf kulübü vardı.
    Ve biz, aynı mahallenin birbirine yakın sokaklarında oturmuştuk yıllarca. Muhsin Kızılkaya'nın yazdığı biyografide (Yılmaz, Sel Y. 2001) bütün ortak paydalar sıralanmıştı:
    Okumaya Kemalettin Tuğcu'yla başlayıp Sosyalizmin Alfabesi'ne dönmüştük zamanla. Yılmaz Güney seyretmiş, önce lümpenlik sonra, solculuk etmiştik. Tanış değildiysek de duygudaştık.
    Kaçak'la Dallas izlemiş, Tunalı Hilmi'de piyasa yapmış. Eye of the Tiger'la dans etmiştik. Genç yüreğimiz bir karşılıksız aşklar mezarlığıydı. Seks filmleri furyasında söndürmüştük delikanlılık ateşini.
    Sonra Mesut Mertcan'ın darbeyi haber veren sesini aynı telaşla dinlemiş, bizim 'Alfabe'yi nereye saklayacağımızı şaşırmıştık.
    Korku sinmiş ıssız sokaklarda "Ne olacak şimdi?" diye dolaşmıştık. O, 13'ündeymiş o zamanlar, ben 20'me yakındım.
    Ben belgeselini yaptım sonradan o yılların; o şimdi filmini çekiyor. Çocukluğunun son yaz tatilini filmleştiren Vizontele-2, arka planda 12 Eylül'ü anlatıyor. "O gün pek çok çocuğun çocukluğu bitti," diyor Yılmaz Erdoğan.
   
    70'leri sevdim
    70'lerde genç olmak adeta bir talihsizlikti bizim için. Oysa şimdi, o yıllarda çekilen acıları avantaja çeviriyorsun. Onca berbat olay, yaratıcılığının gübresi mi oldu?
    Ben 70'leri, modasından, yaşam biçimine kadar çok sevdim. 90'lardansa hiç hoşlanmadım. Bir anlatıcı için yaşanan dönem çok acı da olsa, inişli çıkışlı bir dramatik yapı sergiliyorsa avantajdır bu. Elbette ilkokul beşteyken silahlı çatışmaların ortasında olmak çok eğlenceli değildi ama şimdi onları filmlerde eğlenceli biçimde anlatabiliyoruz.
    
    Açık hava müzesi
    Hem de ne eğlence...
    Gevaş'ın ortasına bir platoya 70'lerin kasaba meydanını kurdurmuş Yılmaz. Bakkalından, fotoğrafçısına, postanesinden, kahvesine kadar. Bir açık hava müzesi gibi. Gezerken bir zaman makinesiyle 30 yıl öncesine nakledilmişsiniz hissi yaratıyor. Duvarlarda faşizmi lanetleyen sloganlar, Artos Dağı'nda yazılı 'Vatan bölünmez' yazısına nispet yapıyor sanki. 30 yıl önceki duvarlar film olmuş; dağdaki hâlâ gerçek. Bakkalın vitrininde ise 70'lerin tanıdık markaları var: Gong dergisi, Elvan gazozu, Lezzo oralet, Jewel tuz ruhu, saksılık Vita kutuları, Kav kibrit, Şelale gofret, Lale şişe kolonya, Mabel sakız.
   
    Deniz kızı
    Gelelim Yılmaz'ın 'politik komedi' diye tanımladığı filme... Biz gittiğimizde yağmur altında lunapark sahnesi çekiliyordu. Kasaba meydanına panayır yeri kurulmuş. Çitin etrafı Gevaşlı meraklılarla dolu. Ortada Tarık Akan'dan, Altan Erkekli'ye kadar birbirinden değerli yıldızlar.
    Çoğu amatör gönüllülerden, azı profesyonel oyunculardan oluşan figüran ekibi bir çadırın önünde toplanmış. Çadırın üstünde ampullerle aydınlatılmış 'Deniz Kızı' yazıyor. Sonra 'Milliyet'in yeteneği' Ahmet Tulgar üç saniyelik rolünde 'başarıyla' tülü aralıyor ve meraklıları içeri buyur ediyor.
    Filmin en düşsel sahnesi bu. Aralanan tülün ardında bir sürpriz var:
    Deniz Akkaya kendisini izlemeye gelenleri bekliyor. Reklam diliyle söyleyeyim: Onu hiç böyle görmediniz. Bir kırık aynadan ve yukarda dönen ışıklardan su efekti yayılıyor. 'Atlantis'ten izinli gelen' yarı insan-yarı balık 'Deniz' kızı, bir kayanın üzerinden izleyicisi erkekleri süzüyor.
    Taşraya özgü bir peep-show gösterisi bu.
   
    Şalvarlı üniforma
    Yılmaz, üzerinde bir Amerikan havacı üniforması, altında şalvarla, arkada bir ekran başında bıyıklarını çekiştirerek, arada küfürlü espriler patlatarak izliyor çekimi. Çocukluğundan tanıyor o panayır yerini:
    "Aslında burada leğenden bozma bir havuzda dayak arsızı bir zavallı otururdu. Seyirciler dışarıdayken elindeki yarım ekmeği kemirirdi," diye anlatıyor. "Deniz Akkaya bu gerçekliğe pek yabancı görünüyor," diyorum.
    "Ama zaten sahne dediğin şey gerçekdışı," diyor: "Tercih güzel çekmek değil mi? Benim tercihim en güzeli."
   
    Deniz'e ha!
    Çadırı dolduran iştahlı erkeklere, Deniz'e nasıl bakacaklarını anlatıp "Gözünüzü kızdan ayırmayın," diye bağırıyor Yılmaz: "Baksanıza, fıstık gibi kız işte."
    Senaryo gereği oyunculardan biri "Ben hiç beğenmedim," diye burun büküyor: "Deniz kızı dediğin biraz etli butlu olacak."
    Bu lafa senaryo gereği, profesyonel oyunculardan biri tepki gösteriyor. Bu tepki, Gevaşlı bir amatör figüranı cesaretlendiriyor. Senaryoda olmayan bir tepkiyle savunuyor Deniz kızını... Çekim duruyor. Figüran kovuluyor.
    Gevaşlı böylesine benimsemiş durumda 'şehre gelen filmi'. Sabahtan kuyruk oluyorlar figüran olabilmek için. 120 kişilik sette 500 figüran görev yapıyor. Bir baba, oğluyla eşeğini kapmış, gelip oynamış, parasını alacak. İkisine 10'ar, eşeğe 5 milyon veriyor film ekibi. Adam "Eşeğe 5 milyon olur mu!" diye itiraz ediyor. Yılmaz hesabı 'düzeltiyor':
    "Oğlanla eşeğe 10'ar milyon. Sana 5."
   
    Film içinde film
    Adamlar çadırda Deniz'i izlerken, kadınlar da onları izliyor uzaktan. Saat gece yarısını geçmiş. Kollarındaki çocuklar bitap. "Deniz Akkaya'yı görmeye geldik," diyor başörtülü bir kadın. Dizisini de izliyormuş.
    Filmle hayat iç içe; Yılmaz hayatını filme alıyor, aynı anda film oradakilerin hayatı oluyor.
   
    Değişti işler
    Ve motor çalışıyor. Saat gecenin ikisi. Yeni bir sahne hazırlanırken duvar halısının önüne konmuş bir sedirin üzerinde konuşma fırsatı buluyoruz, Yılmaz Erdoğan'la.
    Vizontele 2'yi çekerken aklında üçüncü bölümün senaryosu var. Ankara'da Aydınlıkevler İlkokulu'nda çekilecek o bölüm. Belki Ankara Belediyesi'nin halka açtığı eski Golf Kulübü'nün duvarları örülecek yeniden. Yaşarken bizi ağlatan günlerimize güleceğiz. "Amma da değişti işler," diyeceğiz. Küçük bir detayla bitireyim: Yılmaz Erdoğan'ın yetiştiği mahalleye, Kasımpaşa'dan kopup gelen Tayyip Erdoğan yerleşti geçenlerde. Zaman resmi konutlardan uzak duranların zamanı.

'Kürtler şov dünyasına damgasını vuruyor'

"Mesele Kürtçe film yapmak değil, iyi film yapmak" diyor Yılmaz Erdoğan, "İyi film yap da, ister Kürtçe olsun, ister İbranice."

    Eskiden büyük kentlerde Kürtlerle, şiveleriyle alay edilir, 'Keko' diye dalga geçilirdi. İbrahim Tatlıses filmlerinde dublajla konuşurdu. Şimdi herkes onlara ilgi duyuyor. Ne oldu?
    Sanırım iki taraf da önyargılarından kurtuluyor. Eskiden onlara üstten bakanlar çok çağcıl olmayan, kent kültürüne yakışmayan huylarından vazgeçiyor. Kürtler de artık sadece uzun hava söyleyen insanlar olmaktan çıkıp şov dünyasına damga vuruyorlar.
   
    Bunda senin de büyük katkın var. Tiyatro yaptın tuttu, stand-up tuttu, TV dizisi tuttu, filmini 3.5 milyon seyirci izledi. Niye bu ilgi?
    Evet, belki biraz benimle başladı. Bunun nedeni daha entelektüel yoldan bir şeyler ortaya koymamdı. Zaten çok saçma, dayanıksız önyargılar vardı. Benim 'Türkiyelilik' diye ortaya koyduklarım, şimdi Başbakan'ın ağzından tartışılıyor. İlgiye gelince... Bu benim hayatım değil ki sadece. Yaşandı böyle hayatlar. Tek yaşayan da biz değildik. Onun için kendini buluyor seyirci. 'Bizim hikâyemiz bu' diyor.
   
    Güneydoğu'da silahların susması da süreci hızlandırdı.
    Şüphesiz. O gerilim varken, bir şeyler konuşmak, o gerilime atıfta bulunduğu için tatsız oluyordu. Eğer bu işler tekrar sarpa sarmazsa ben gidişatın iyi olduğunu düşünüyorum. Elbette hâlâ yarası kanayan insanlar var. Burada karar merciindeki insanları ve kamuoyunu ikna etmek gerekir. Belki benim yaptığım budur.
   
    Vizontele'deki Hakkârililer Kürtçe konuşmuyor ama...
    Evet, ilk filmde konuşmadılar. Çünkü yurtdışı gösteriminde iki altyazı olsun istemedim. İkincide altyazı gerektirmeyecek kadar Kürtçe konuşuluyor, ama şive çok koyu değil, herkesin ortak dilini konuşuyorlar. Doğrusunu istersen benim haddimi aşan bir şey Kürtçe film yapmak. Zaten mesele Kürtçe film yapmak değil, iyi film yapmak. İyi film yap da ister Kürtçe yap, ister İbranice. Kürtçe çekersin ama kötü film yaparsan boşunadır. Biz hele iyi film yapalım da dilini sonra düşünürüz. İyi film yasayı çiğnemez, yasayı değiştirir.
   
    Yaptıkların, yaşadığın coğrafyaya bir borç ödeme ya da sana yaşattıklarının intikamını alma duygusu mu?
    Zirveyi kafaya koyup oraya doğru giderken böyle şeyler seni motive edebilir; "Göstereceğiz onlara günlerini," filan diye koşabilirsin. Ama artık orta yaşlı oldum galiba; bunlardan giderek koptuğumu düşünüyorum. Bu coğrafyaya borç ödeme hâlâ gündemdedir belki ama, intikam peşinde değilim artık.
   
    İlk şiir kitabın daha acıların mürekkebiyle yazılmış gibiydi. Daha kendini anlatma çabası seziliyordu. İkincide şöhret yıllarında yazılmışlığın konforu seziliyor. Konfor, yaratıcılığı öldürüyor mu?
    O tehlikeli bir şey, ama Allah'tan hayat her zaman acı çekme potansiyeline sahip. Mesela ben bu kabiliyetimi hiç kaybetmedim. Hayatı kendi kurtuluşundan ibaret görüyorsan ünlü olunca acıları bitirirsin. Öyle görmüyorsan, duyarlıysan, acı arıyorsan, pencereden dışarı bak yeter.
   
    Filmdeki devrimciler çok karikatür tipler.
    Herkes kadar. İnşallah bozulmazlar. Zamanında ben de duvarlara çok yazı yazdım, ama bunu her zaman komik buldum. Bu bir reklam çünkü ve bizim dünyamız reklama karşı. Bu 'durum komedisi'ni ben burada kullanıyorum. Tanıdığım devrimciler, ben dahil iyi çocuklardık. Tanımadığımız insanların mutluluğu için ölümü göze alan insanlardık. Belki karşı tarafta da böyle insanlar vardı ama ben tanımadım. Fakat onların iyi olması, kendimle ve onlarla dalga geçmeyeceğim anlamına gelmiyor.
   
    ANNESİ SÜHEYLA ERDOĞAN
    "Filmin kostüm danışmanıyım. Eskiden terzilik yapmıştım. Filmin bazı elbiselerini bizzat diktim. Bir kısmı da (mesela İclal Aydın'ın giydiği), eskiden benim giydiğim kıyafetler. Kostümcüyle birlikte çalıştık. Kestim teğelledim, terzilik yaptım. Yılmaz'la çalışmak çok güzel. Arada o dönemi, çocukluğunu soruyor. Mesela panayırın gelişini çok iyi hatırlıyorum. Yılmaz'ı getirmiştim. Hatta çekiliş yapmış ve bir sac kazanmıştı. Hala yufka açmakta kullanırız onu. İlk filmin düğün sahnesinde oynadım. Burada da torunum Berfin'le küçük bir sahnede rolüm var."
   
    BABASI NAZIM ERDOĞAN
    "Beni oynatmadı bu sefer. Ondan daha yakışıklıyım diye herhalde (...!) Oysa hep beraber yaşadık bu hayatı. Daha doğrusu beraber yaşadık, o geliştirdi.
    Çekimleri izlerken hayatım bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. Tabii yaşarken hiç de bu kadar keyifli değildi. Şimdi 'Bugünleri de görecek miydik,' diye şükrediyoruz. Yılmaz çocukken de çok komikti. Yazlık sinema hemen evimizin yanındaydı. Arkadaşları gelip Yılmaz'ı götürür, taklit yaptırırlardı. Yılmaz Güney'i, Yılmaz Köksal'ı taklit ederdi. Oldum olası düzene muhalif bir aileydik biz. Onun etkilerini de taşıyor."

 

Can Dündar Sitesi >>>

Kenan Evren'i o da tanıdı...

1/10/2006 · Kategori: Oyuncu

Kenan Evren'i o da tanıdı...

Sibel Kekilli 1980 doğumlu. Kendisiyle yaşıt darbeyi, Kenan Evren'in adını ancak dönemi anlatan "Eve Dönüş" filminin çekimleri sırasında öğrendi. Senaryoyu okuduğunda yazılanların gerçek olduğuna önce inanmadı, doğrulattı, sonra da utandı... "Eve Dönüş" Kekilli'ye Antalya'da "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü kazandırdı...

Röportaj: Mutlu Hesapçı Fotoğraf: Serdar Akbıyık

Eve Dönüş'ün tanıtımında "Bir ihtilalin kara bulutları; hayatın kıyısına tutunmaya çalışan insanların hayatları ve adaletsiz bir dönemin yaşattıkları" deniliyor. "Bir eve dönüş hikâyesi... Çok şey değişti hayatlarında... O günbatımında karanlığın bu kadar uzun süreceğini hiç kimse bilmiyordu"...

Film Antalya'dan "En İyi Kadın Oyuncu" dalında Altın Portakal alarak döndü.

Başrol oyuncusu ise filmin konu edindiği 12 Eylül'le yaşıt bir oyuncu, Sibel Kekilli. Filme hazırlanırken o dönemi yaşayanların bazılarının evlerine dönemediklerini öğrendi, bir de Kenan Evren'in aslında bir ressam olmadığını! Kekilli hakkında yazılmayan bir şey kalmadı! Herkes kendi "ahlak"ının içinden cümleler kurdu, ama o bunlara aldırmadı ve kişisel tarihini tekrar yazmaya başladı. Üstelik kendinden emin olarak ve ne istediğini bilerek! Şimdi mi? Mutlu, hem de çok...

-Eve Dönüş size neler öğretti?

Senaryoyu okuduğumda senaryoda yazılanların gerçek olduğuna inanamadım. Çünkü o döneme tanık olmamıştım ve ihtilale dair hiçbir şey bilmiyordum. Can Dündar'ı aradım, gerçekten Türkiye'de böyle bir şey olup olmadığını sordum. O bunların yaşandığını anlatınca çok utandım. 12 Eylül dönemi gerçekliği benim için filmle birlikte başladı...

-En azından Kenan Evren adını da mı hiç duymadınız?

Bilmiyordum gerçekten. Kenan Evren'i sorduğumda da "ressam" diyenler oldu, ama benim ressam olduğundan da haberim yoktu. Mesele o kadar basit değilmiş. Bu film bana çok şey öğretti, hayatımı değiştirdi.

-Türkiye hakkında Almanya'da size öğretilenler nelerdi peki?

Kısaca şöyle açıklayabilirim, Türkiye'ye dair bütün pozitif şeyleri öğrettiler, negatif şeylere dair hiçbir şey anlatılmadı. Askeri darbeler hiç anlatılmadı. Annem, babam, akrabalarım da dahil hiçbir şey söylemediler o döneme dair. Okulda ise sadece Atatürk, Kurtuluş Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu dönemi anlatıldı.

 

12 Eylül gerçekmiş, utandım...

Ömer Uğur'un yönettiği "Eve Dönüş" filmindeki "Esma" rolü Sibel Kekilli'ye Türkiye'de ilk ödülünü getirdi. Kekilli Antalya'da "En iyi Kadın Oyuncu" ödülünü aldı. Artık, mutluluktan korkarken, mutluluğun ne olduğunu bilen, seçme özgürlüğünü kullanan bir Sibel Kekilli var.

Mutlu Hesapçı

 

-Kaç kuşaktır Almanya'da yaşıyorsunuz?

Dedem 1960'lı yıllarda, babam 76'da, annem 80 yılında Almanya'ya gelmiş. 1980 yılında da ben doğmuşum. Yani Türkiye'nin en karanlık dönemlerinde...

-Eve Dönüş, 12 Eylül döneminin acı gerçeklerini çarpıcı ve vurucu bir şekilde anlatıyor. O dönemi hiç bilmeyen biri olarak çekimlere nasıl hazırlandınız?

O döneme dair başta yönetmen Ömer Uğur olmak üzere ekip bana çok yardımcı oldu. Güçlü bir arşiv içinde buldum kendimi, döneme dair belgeseller izledim, gazeteleri okudum, dönemi yaşayan insanlardan darbeyi dinledim ve yoğun bir çalışma içine girdim. İşin içine girdikçe böyle bir döneme, bu ülkenin bu acıları yaşadığına inanmak istemedim.

-Oynadığınız karakterden, "Esma"dan bahseder misiniz?

Esma bir astsubayın kızı. Babasının karşı çıktığı Mustafa ile evlenmesiyle işçilik hayatı başlıyor. Babasının doğrularını kabul etmeyip sevdiği adamın yanında olmayı seçen, mücadeleci ve güçlü bir kadın o. İyi bir ortamda yaşarken fakirliği, eşi ve kızıyla bir yaşam mücadelesi vermeyi seçiyor. Saf tarafları da var, ama akıllı ve gururlu. Filmi izleyince göreceksiniz, çok farklı karakter Esma.

-Filmde işkence sahneleri çarpıcı ve sert bir şekilde verilmiş. Siz ne düşündünüz izlerken?

Ben dayanamadım, bana çok ağır geldi o sahneler. O işkencelere bir insanın dayanması mümkün değil. Düşünsenize, işkence sahnelerini izliyorsunuz, sonra filmin bir yerinde Kenan Evren "İşkence diye bir şey yok, hepsi yalan" diye konuşuyor... Filmdeki babam ona inanıyor, "Gördün mü işkence yokmuş" diyor. Böyle bir tezatlık...

-Filmi izleyenlerin değerlendirmelerini, oyunculuğunuza dair yorumları takip ettiniz mi?

-"Bu filmde niye Sibel Kekilli oynadı" diyenlerin olduğu geldi kulağıma, "başka oyuncu yok mu" diye sormuşlar. Hayvan hakları için mücadeleye geldiğimde de "niye" diye soruyorlar. Ben ne zaman bir şey yapsam eleştiriliyorum. Affedersiniz, ama konuşmak çok kolay, kendileri lütfedip de bir şeyler yapsaydılar! Seksen yılından bu yana tam yirmi altı yıl geçmiş. O zaman siz ayağa kalksaydınız da siz oynasaydınız, siz film yapsaydınız... Çok sinirleniyorum böyle tepkilere... Ben doğru işler yapıyorum. Her film bana çok şey katıyor. Hayatımda birçok şey değişiyor.

-Bu filmi çekmek için Ömer Uğur, 16 yıl bekledi ve sizi başrolde oynattı. İlginç bir buluşma olmuş...

Gazetede resmimi görmüş, eşarp boyamış başıma ve "bu oluyor işte" demiş. Süper değil mi? Ömer Uğur çok cesur bir insan. 16 yıl bu projenin peşini bırakmamış. 16 yıl önce benim rolümü Füsun Demirel oynayacakmış, düşünün... Şimdi o değerli ismin rolünü ben oynuyorum.

-Hayatınızda bir kilit isim var, Fatih Akın...

Onunla tanışma öykümü çok anlattım. "Duvara Karşı"da oynayacak bir oyuncu arıyormuş. Ben de bir arkadaşımla cast seçmelerine katıldım. Beni 350 kişi arasından seçti. Onun istediği cesaretli ve özgür bir kişiymiş, ama hep kuralları olanlar çıkmış karşısına, beni görünce "İşte aradığım bu" demiş. Bence oyuncunun kuralları olmamalı. Soyunmam, sevişmem gibi kurallar çok saçma. Hayatın içinde hepsi var ve hayatı izleyiciye en iyi şekilde vermelisin. Her şeye, hayata sırtımı döndüğüm bir anda, ne yapacağımı bilmediğim bir zamanda karşıma Fatih Akın çıktı. Büyük bir şans. Yoksa oyunculuğu hiç düşünmüyordum.

-Yeniden doğmuş gibi mi hissettiniz kendinizi?

Evet, yepyeni bir sayfaydı benim için... Altın Ayı'yı kazandığımızda çok mutsuzdum, hüzünlüydüm. Bir tuhaf hissettim kendimi. Taksiye bindim ve ağladım, çok... Mutluluk beni korkutuyor, neden bilmiyorum... "Yeniden doğdun Sibel, öğrenmen gerekiyor hayatın içinde mutluluk da var, mutsuzluk da" dedim kendime... Sonra yavaş yavaş tadını çıkarmaya başladım başarıların. Ben her işe ruhumu veriyorum. "Eve Dönüş"ün çekimlerinde de çok etkilendim, çok ağladım...

-Ya Altın Portakal?

Türkiye'de oynadığım ilk filmle Altın Portakal'ı almak büyük mutluluk... Farklı rollerde ve duruşu olan projelerde oynadım. Benim için önemli olan seçme özgürlüğümün olması. Evet, artık daha mutluyum, çünkü ne olduğunu çok iyi biliyorum...

Dergi 01.10.2006

"Eve Dönüş" filminden...

EROL GÜNAYDIN: "İYİ Kİ ARTİST OLMUŞUM" / PELİN KARA

13/6/2006 · Kategori: Oyuncu

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

Cumhuriyet, Hafta Sonu 10.06.2006

Hırsız-Polis dizisinin Dursun Kaptan'ı Erol Günaydın, 'yattığı yerde' gördüğü ilgiden memnun

İyi ki olmuşum artist

 

PELİN KARA

 

''Arkama baktığım zaman hiç kötü bir şey yapmadım'' diyebilmek kadar huzur veren bir durum olabilir mi insan evladı için? Yeryüzündeki yetmişüçüncü yılında ve bunun üçte ikisini hep göz önünde geçirmişken üstelik? Bu imrenilesi cümle, babalar gününü bahane edip muhabbete gittiğimiz Erol Günaydın 'a ait. Devamı da.

''Güzel şeyler yapıyorum. Çocuklara trafik ışıklarını anlattım siyah-beyaz ekrandan. Ramazan günleri çadırlarda dolaştım. Güzel filmlerde oynadım, ucuz filmlerde de; geçinmek için. Ne kavga ettim, ne korumalarım oldu, ne siyah gözlük taktım. Pazardan alışveriş ettim, rahat rahat. Bütün Anadolu'yu demir asa demir çarık dolaştım. Her tiyatronun çivisinde bir anım vardır.''

Bahçesinde çiçeklerle, kuşlarla, Sirkeci'den aldığı için Sirkeci isimli köpeğiyle söyleştiği, rengarenk kuklalar, oyuncaklar, sayısız anılarla dopdolu evine öyle samimiyetle buyur edip söyleşiyor ki, insan buraya ilk defa geldiğini derhal unutuyor. Melih Cevdet 'le aynı kolejden iki kızı seven bir gençten altı ay süren aşk izdivacını dinliyor, Kapalıçarşı'da bedestenden Edip Cansever 'i alıp vişneli votkaları yudumlayarak çakırkeyif Asmalımescit'e uzanıyor, Ferit Edgü , Demirtaş Ceyhun , Necati Cumalı 'yla edebiyat sohbetlerine dalıyor, Cemal Reşit Rey 'le Londra'da sahnelediği müzikali izlerken buluyor kendini. Sonra bir anda Tahsin Yücel 'le bahçedeki çardağın altına kurulup daha dün şurada bulduğu kaplumbağanın nasıl yok oluverdiğini çözmeye çalışıyor. Zaman, mekan ve insanlar arasında eğlenceli bir seyahate çıkıyor insan, onu dinlerken. Tıpkı, 46 yıl önce askerliğini öğretmen olarak yaptığı Ağrı'nın bir köyündeki çocuklar gibi.

 

DAĞ KÖYÜNDEN İSTANBUL'A SEYAHAT

''Silah sevmediğim için yedeksubay öğretmenliği duyunca hemen gittim askere. İki sene kaldım. Çocuklara şehirleri anlattım, gemileri, sokakları. Onları dağdan Diyadin'e indirip, Ağrı'ya, Erzurum'a, Ankara'ya götürüyor, trene bindirip İstanbul'a getiriyordum. Boğaz'da vapurlara biniyorduk. Dağın tepesinde bir tiyatro gibi. Herkes de gelip seyrederdi. Bütün sınıf seyahate çıkıyorduk. Anneleri babaları da gelip dinlemeye başladı. Ders bitince davarları alır giderlerdi. Sonra maarifin müdürleri bana kızdı, ne yapıyorsun sen diye. Çocuklar bunları öğrenmek istiyor, Şişli'de okutulan alfabe orada da olur mu! Karın altında ne bilsin çocuklar kırmızı balığı! İtalya'da olsa belgeselini çekerler.''

 

ZAMANINDA YETİŞTİ DURSUN KAPTAN

Askerliği bile onlarca yıl sonra böyle keyifle anlatılacak bir serüvene dönüştüren bu güleryüzlü insan, şimdi de gençliğinde karısına ve oğluna hayatı zindan etmiş yatalak bir babayı sevdirdi televizyon seyircisine. İşin sırrı, önce onun sevmesinde. ''Öyle bir havada gel ki, vazgeçmek mümkün olmasın'' dediği gibi Orhan Veli 'nin, Dursun Kaptan da tam havasında yakalamış Erol Günaydın'ı: ''Çok ihtiyacım olduğu bir zamanda yetişti. Demek ki Allah'ın iyi kuluyum.''

Boşuna demiyor bunu. Usta oyuncu (kendisi 'bu meslekte ustalık olmaz' dese de), geçen yıl bu zamanlar 50. sanat yılını kutlamış ve kendisine verilen tacı ''hayatımın güneşi'' dediği 40 yıllık eşi Güneş Günaydın 'ın başına takmıştı. Üç ay sonra hayatının güneşini yitirecek ve çok sıkıntılı günleri başlayacaktı. İşte bu yüzden, Hırsız-Polis dizisindeki Aksak 'ın babası rolü teklif edildiğinde heyecan duydu. Kendisi de Trabzonlu olduğundan, Dursun Kaptan'ları çok iyi tanıyor. Ve kendi deyimiyle yattığı yerden gördüğü büyük ilgiyle mutlu. Biraz da utanıyor, nereye gitse bir alkış kıyamet koptuğu için: ''Arif'in meyhanesine gittim, bütün meyhane alkışlıyor. Utandım. Ali Poyrazoğlu 'nun tiyatrosunu izleyeceğim, alkış koptu. Utandım, pişman oldum?''

Yine de hem rolünden hem ekipten hem de ortaya çıkan işten memnun: ''Hiçbir dizi gibi değil. Başka bir seyirci geldi Hırsız-Polis'le birlikte. Arif Damar mesela, dizinin hastası oldu. Müptelaları oluştu, pul koleksiyoncusu gibi. Bizim işin tutması belki, seyirci tutsun diye değil, kendimiz için oynuyoruz, ondandır. Bu iş çok ciddi bir iştir. Biz bunu korkarak, ürkerek ama kendimiz zevk alarak yapıyoruz. Bütün oyuncular yüreklerini koymuş, öyle oynuyor. Biz beğenince seyirci de seviyor.''

 

OĞLUM OLSA UĞUR YÜCEL OLUR

Eskiden beri takdirle izlediği, ''çok usturuplu işler yapıyor'' dediği Uğur Yücel 'le ilk kez birlikte çalışıyor ama çoktan alışmış: ''Sanki oğlumla konuşuyorum. O da beni sanki babası gibi görüyor. Tuhaf bir his. Benziyoruz da. Benim oğlum olsa Uğur Yücel olur. O da öyle dedi. 'Yahu Erol abi, ne kadar benziyor gözlerimiz, bakışlarımız' dedi. Allahım dedim, çocuğum gibi bakıyorum. Bu tabii çok kuvvetlendiriyor. Hiç alakasız birine bakmakla, ona bakmak arasında çok büyük fark oluyor bende. Uğur'un ezberlemesi bile garip. Ezberlemiyor, öğreniyor işi. Yürekten duyana kadar yapıyor. Yazarın sözü gibi söylersen olmaz, kendin gibi söyleyeceksin. Oyuncu, iyi oyuncuyla oynar. Gözlerle, duygularla irtibat kurar. Sonra da sözler gelir gider.''

Dizide Mahide Hanım 'ı oynayan İpek Bilgin 'le çalışmak da hoşuna gidiyor Erol Günaydın'ın: ''Üçümüzün muhabbeti, hikayesi çok güzel. Dış dünya beni ilgilendirmiyor. Ben o üçlüyü seviyorum. 30 bölüm devam etti, kimse sıkılmadı. Çok güzel bir kurgu orası, sonra değişik bir şekil. Felçli baba. Aşık adam. Bakıcı ona aşık, aynı şeyleri duyuyor o da. Süsleniyor püsleniyor zavallı, yemekler hazırlıyor. O içtenlik tabii insanı iyi olmaya sevk ediyor. Bir kelime elli değişik şekilde söylenebilir, biz en doğrusu nedir diye uğraşıyoruz. İyisini yapmaya çalışırsan daima olur. Alkış beklersen olmuyor bu iş.''

 

DURSUN KAPTAN'LARI ÇOK BİLİRİM

''Ben biliyorum o adamları. Laz babaları. Döver, haşlar, kızar, kovar, reddeder. Ama sever de. Yapmıştır o herif onları. Yapmış yap mış, sonra çaresiz kalmış, muhtaç olmuş. Sevgi var içinde ama egosuna karşı çıkamamış. Kadınları sevmiş, çocuğunu ihmal etmiş. Çok tanıdık, yakın bir karakter geldi bana. Aksak da başlarda söyledi söyledi, sonunda bağışladı. Çok doğru bir teşhis bu. Ben Dursun'un konuşmamasını seviyorum. Aksak'ın bana sorup kendi kendine cevap vermesi çok hoş oluyor. Derdini, aşkını, her şeyini o zaman döküyor. Konuşsa, bir şey getirmeyecek.''

 

LAZ BABANIN ÇİVİLİ UÇURTMASI

Trabzon Akçaabat'tan, ailesiyle birlikte 8 yaşında İstanbul'a gelen ve bir daha da ayrılmayan Erol Günaydın'ın çocukluğundan bir anı: ''"Babam nakliyeciydi, kamyonları, dükkanları vardı. Çok zengindi, yedi bitirdi her şeyi. Laz baba. Çocuğum daha, büyük bir hastalık geçirdim. O zamanlar ciddi bu zatürre. Karadeniz'de penisilin bile yok, İstanbul'dan geliyor iğneler. Neyse, bahara doğru gözümü açtım. Uçurtma mevsimi. Yattığım yerde penceremden görüyorum, çocuklar uçurtma uçuruyor. Babam da üzülüyor buna. Geldi, benim karşımdaki duvarı maviye boyadı. Uçurtmayı duvara çiviledi, ipini de verdi elime. Sevineyim diye. Halbuki pencereden uzatsam ya!.. Ama Laz işte, onu düşünemedi. İyi adamdı ama.!''

 

DELİ KİZİR'LER GÜNAYDIN OLDU

Babasının soyadı Kiziroğlu 'ymuş aslında. Tabancasız dolaşmayan, ne de olsa Trabzonlu bir aile. ''Deli Kizirler'' derlermiş. Babası bir gün kızıp, ''Deli sizsiniz'' diyerek gidip Günaydın soyadını almış.

 

İYİ Kİ ARTİST OLMUŞUM

''Bugün çok mutluluk duyuyorum. Çoğu arkadaşlarım elçiydi, sefirdi. Mülkiye'den. Şimdi hepsi emekli oldu. Arada bir gelip ne kadar iyi oynuyorsun diyorlar. Emekli olunca bitiyor her şey. İyi ki artist olmuşum diyorum. Bugün ben sefasını sürüyorum, onlar emeklilik yaşıyor. Ben hala çalışıyorum, zevkle.''


 

MAYMUN HÜSNÜ ''Tiyatro yaparken ailem itiraz etti. Papazkaçtı oynuyoruz, İnci Sineması'nda, annem geldi. Senin yaptığın maymunluk, dedi bana. Yıllar sonra resim çektirdim, arkadaş olduk maymun Hüsnü'yle. Anladılar tabii ama, bugünleri göremediler.''

Birbiri ardına filmler çeviren Tuncel Kurtiz, sürekli enerji üre

30/4/2006 · Kategori: Oyuncu

Birbiri ardına filmler çeviren Tuncel Kurtiz, sürekli enerji üreten bir işçi olarak umudunu yitirmiyor

Oynamaktan yorgun bir savaşçı

'Oynamak artık dünyanın en zor işi haline geldi benim için. Daha zor bir şey düşünemiyorum, titriyorum her rolü elime aldığımda, onun için kolay kolay da oynamak istemiyorum artık. Bundan sonra Edremit'in Çamlıbel köyüne yerleşip yazacağım.'

ÖZLEM ALTUNOK

Tükenmeyen bir oyuncu Tuncel Kurtiz . Büyük, küçük demeden birçok karaktere yaşam vermiş usta bir sanatçı. Dünya kazan Kurtiz kepçe; İsrail, Almanya, İsveç, Belçika ve Türkiye'nin dört bir yanında oyunlarda ve filmlerde rol almış. Her zaman ayakta, hep 'yol' cu, davudi sesiyle her daim çağlar gördüğümüz sanatçı 'artık yoruldum' diyor. Son dönemde 'Tabutta Rövaşata' , 'Usta Beni Öldürsene' gibi filmlerde rol alan Kurtiz, şu sıralar Barış Pirhasan 'ın 'O da Beni Seviyor' ve Semir Aslanyürek' in 'Şellale' adlı filmlerinde oynasa da İstanbul'dan, sinema ve tiyatrodan uzaklaşmaktan söz ediyor. Bundan sonra Edremit'in Çamlıbel'inde yaşamayı düşünen sanatçı, kalbinden rahatsızlandıktan sonra içkiyi de bırakmış. Artık sakin bir yaşam sürerek yazmak istiyor.

- Son filminiz 'Şellale'de de olduğu gibi rolünüzün niceliğini önemsemeden o karakterle filmin bütününe sinen bir oyunculuk sunuyorsunuz.

TUNCEL KURTİZ - Ben de bu filmdeki Kel Selim gibi yaşadım biraz. Çok akıllı olduğu için deli dedikleri bir adamı oynuyorum 'Şellale' de. Başka bir şey kalmadığı için en iyisinin delilik olduğunu kavramış, gerçekleri söylediği için deli damgası yemiş biri. Ben de en son Barış Pirhasan'a 'Smokinli adamı ne zaman oynayacağım? Hep köylü, hep deli rolleri veriyorsunuz bana' dedim. Bilmiyorum. Kendi kurduğum bir oyun sistemim var tabii, ona uygun olanı yapıyorum. Ama giderek bir rolü hazırlamak benim için daha da zorlaşıyor. Her gün işin ne kadar zor olduğu daha çok çıkıyor ortaya. Bir sanatçının ''Harikalar yarattım'' demesi garibime gidiyor o yüzden. Hiçbir iş, mükemmel ve bitmiş değildir. Ama bitiren sanatçılar var tabii. Her gün, her saniye harikalar yaratırlar, sonra da kaybolup giderler tevazu sahibi insanlar...

Çamlıbel'de belgesel yapacak

- Oynamak giderek gündelik yaşamınızın parçası haline gelen bir sürekliliğe ya da sıradanlığa dönüşmedi mi?

KURTİZ - Oynamak artık dünyanın en zor işi haline geldi benim için. Daha zor bir şey düşünemiyorum. Titriyorum her rolü elime aldığımda, onun için kolay kolay da oynamak istemiyorum artık. Bundan sonra Edremit'in Çamlıbel köyüne yerleşip tiyatromu da sinemamı da orada yapacağım. 24 Ağustos'ta sanırım orada bir belgesel yapacağım, ondan sonra da yazmak istiyorum artık.

- Peki tiyatro, tiyatroyu bırakmak daha zor değil mi?

KURTİZ - Ferhan Şensoy 'la 4 yıl keyifli bir çalışma yaptık. Bu sırada bir by-pass geçirdim, sahne hayatı çok zor gelmeye başladı. Ben enerji üreten, enerji toplayan bir işçiydim. Sahnede yorulduğum kadar hiçbir yerde yorulmadım. O olgunluk büyük bir keyiftir ama artık gençlere bırakmak istiyorum.

Gençler beni çağırıp nasıl oynadıklarını soruyorlar, bana hâlâ ''Yılmaz Güney'i anlat'' diyorlar. Ben de diyorum ki şu kadar çok kitap yazıldı, hele Mustafa Irgat 'Umut' u eleştiren harika bir kitap yazdı. Okumadan her şeyi hazır istiyorlar, tembellik yapıyorlar.

Diziler midesine dokunuyor

- Bu kararı vermenizde bugünkü sanat piyasasının da etkisi var mı?

KURTİZ - Ferhan Şensoy, Levent Kırca , Nejat Uygur gibi sevdiğim isimler çırpına çırpına gidiyor, sonra gençler var İstanbul Sanat Merkezi'nde çalışan. Ama aslına bakarsanız, iş gittikçe kötüye gidiyor. Tiyatroya, sinemaya gelemiyor artık insanlar. ''Sizi televizyonda görmek istiyoruz'' diyorlar. O dizilerde oynamak istemiyorum, mideme dokunuyor.

Amerikan sinemasının bütün döküntü filmleri giriyor vizyona. Bir arkadaşım, ''Türk seyircisinin hisleri çok güçlüdür, iyi filmi hemen hisseder ve ona gitmez'' diyor. Yine de Yeşilçam Sineması hâlâ yaşıyor olsaydı onların içinden her yıl en az on film çıkardı. Atıf Yılmaz , Lütfi Akad , Duygu Sağıroğlu , Halit Refiğ ... Üstelik birbirlerinden farklı görüşlere sahipti bu yönetmenler.

Şimdi o bütün döküntü filmlerin arasına bir Türk filminin girmesi neredeyse imkânsız. Zeki Demirkubuz 'un filmi kaç seyirci aldı? Üstelik 'Üçüncü Sayfa' filmiydi, yani seyirci gitse beğenecekti. Artık iş vasatın altında olmaya başladı, bu da benim hiç hoşlanmadığım bir şey. Bu bir ticaretse eğer, ticaretin de bir ahlakı olmalı.

- Sinemamızdaki son dönem filmleri nasıl buluyorsunuz?

KURTİZ - Yeni Türk Sineması dediğiniz nedir ki? Gençler geliyorlar, evet. Hepsinde bir umut var, daha yenileri gelecek, uzlaşanlar çıkacak, ama umut her zaman olacak. En umutsuz olduğum günde bile saate bakar, ''Umudunu yitirme'' derim. Sinemada umut kaybolur mu? En umutsuz anların içinden çıkabilmiştir insanoğlu. Türkiye bugün büyük sıkıntılar yaşamaktadır her konuda ama bu umutsuzluğa değil umuda sevk etmeli insanı.

İlyada hikâyesi yazacak

- Artık daha bağımsız çalışmalar, daha cesur filmler yapılmasını neye bağlıyorsunuz?

KURTİZ - Bizim zamanımızda da vardı bu. Yeşilçam'ın en güçlü olduğu dönemde birileri çıkıp iyi şeyler yaptı. Bugünün şartları içinde öne çıkmak daha kolay. Öteki taraftan Amerikan sinemasının piyasadaki konumu, zevkimizi sınırlaması... Zeki Demirkubuz şu anda özünü 'Üçüncü Sayfa' da, 'Masumiyet' te buldu, Derviş Zaim yine ikinci filminde araba soyguncusu yalnız bir insanın öyküsünden yola çıktı. 'Kasaba' da Nuri Ceylan kendini ve ailesini anlatmak isteyen bir yöntem içindeydi. Serdar Akar 'Gemide' ve 'Laleli'de Bir Azize' de zor şartlar altında yaşayan insanların öyküsünü anlattı.

Anadolu aynı Anadolu değil artık ve unutuldu. Anadolu yerine büyük şehir var. Bu tezatların arasından sanat daha sağlam, daha yürekli çıkacaktır, öyle olmaya da başladı gibi geliyor bana.

- Peki o zaman neden bırakma düşüncesi?

KURTİZ - Yine umudun içinde olmak istiyorum, evet. Ama artık 65 yaşına geldim, kalbimden rahatsızlandım, yaptığım işler de belli. Bundan sonra hâlâ tiyatro yapmaya çalışmak zor iş. Şimdi orada sonuna kadar giden bir İlyada hikâyesi yazacağım. Başlangıç Achilleus, Agamemnon ile olacak ama ondan sonra ben başka bir yere doğru gideceğim. Truva'yı unutmadan yağmalanan başka kaleleri anlatacağım.

1950'den itibaren gittiğim İda Dağı'nı, romanlarıyla, şiirleriyle tanıdığım Sabahattin Ali 'yi, uzaktan gördüğüm, yanından korkarak geçtiğim Mustafa Seyiç Güven 'i, annem, babam vasıtasıyla tanıdığım Mehmet Başaran 'ı, babamın ve tüm Türkiye'nin üzerinde etkisini gördüğüm Tevfik İleri 'yi, komünizmle mücadele derneklerini...

Gérard Depardieu, ödülleri arasına İstanbul Film Festivali'n

16/4/2006 · Kategori: Oyuncu

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

 Cumhuriyet 15.04.2006

25. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde en iyi film ödülünü 'Uyduruk Bir Öykü' aldı

'Altın Lale'ler verildi

Haber Merkezi - İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın Akbank sponsorluğunda düzenlediği 25. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde uluslararası yarışmada ''Altın Lale Ödülü'' nü İngiliz yönetmen Michael Winterbottom 'ın, ''Uyduruk Bir Öykü-Tristram Shandy'' adlı filmi kazandı. Ulusal Yarışma'da, Onat Kutlar anısına verilen ''Kültür Bakanlığı Yılın En İyi Türk Filmi'' ödülü Reha Erdem 'in ''Beş Vakit'' adlı filmine, ''Kültür Bakanlığı Yılın En İyi Yönetmeni'' ödülü ''İkiz Genç Kız'' adlı filmin yönetmeni Kutluğ Ataman 'a, ''En İyi Erkek Oyuncu'' ödülü ''Babam ve Oğlum'' filmindeki rolüyle Fikret Kuşkan 'a, ''En İyi Kadın Oyuncu'' ödülü ise yine aynı filmdeki rolüyle Şerif Sezer 'e verildi.

Festivalin kapanış galası dün gece Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda ödüllerin verilmesiyle son buldu. Sunuculuğunu Cem Davran ve Seda Akman 'ın üstlendiği galada Işın Karaca ve Hüsnü Şenlendirici film müziklerinden oluşan sarkıları seslendirdi.

ONUR ÖDÜLÜ FRANSIZLARA

Bu yılki törene Fransız sinemasının dünyaca ünlü sanatçıları Gerard Depardieu ve Catherine Deneuve de katıldı. Depardieu ve Deneuve'ye İstanbul Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Şakir Eczacıbaşı tarafından ''Sinema Onur Ödülü'' verildi.

İstanbul Film Festivali'nin, ''Ulusal Yarışma'' kapsamında ''Jüri Özel Ödülü" ise Yüksel Aksu 'nun ''Dondurmam Gaymak'' adlı filminde oyuncu ve çalışanlar olarak, sinema sanatına verdikleri destekten dolayı Muğla halkına verildi.

Festivalde izleyicilerin oylarına dayanarak verilen Radikal Gazetesi Halk Ödülleri ise Julian Fellowes 'ın yönettiği ''Ayrı Hayatlar'' ile Çağan Irmak 'ın yönetiği ''Babam ve Oğlum'' filmine verildi.

Festival kapsamında, ''25 Yılın Ödüllü Türk Filmleri'' ve ''Ulusal Yarışma'' temalarının sponsorluğunu Efes Pilsen üstlendi.

25. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde 42 ülkeden 200 yönetmenin 220 filmi gösterildi ve filmler 140 bin sinemaseverle buluştu.

Dergi 16.04.2006

Her rolün adamı

Kalabalık bir ailede büyüdü. Sanat, 13 yaşında ıslahevindeyken aklına düştü. 17'sinde ilk filmini çekti, 20'sinde baba oldu. Kendisini "Fransız sinemasının çöp tenekesi" olarak niteleyen Gérard Depardieu, ödülleri arasına İstanbul Film Festivali'nin "Sinema Onur Ödülü"nü de ekledi...

Aslı Selçuk

Fransız sinemasının çöp tenekesiyim, her rolü oynuyorum, her şeyi yapıyorum, diyor Gérard Depardieu, bir yandan da kendisini bir kamyon sürücüsü görünümündeki Stradivarius olarak tanımlıyor: "Oyunculuk bana göre bir ruh hali, bir açılım. Ailenin insana aşıladığı bir güven duygusu. Yaşama asılmaya yarayan bir dal. Ben de yaşama başkalarıyla sarılıyorum. Truffaut'nun dediği gibi doğanın çocuğuyum. Doğanın iri yarı bir bedene sahip bir varlığı."

1948'de Chateauroux'da bir sac işçisinin oğlu olarak dünyaya gelen Gérard, beş erkek ve kız kardeşiyle birlikte büyür. "Harika bir aileye sahiptim, annem aralıksız hamileydi, babam da buna hiç ses çıkarmazdı. Erken yaşta baba olmayı istedim. Oğlum Guillaume doğduğunda yirmi yaşındaydım, yirmi yaşında kolayca baba olunmaz, ama Guillaume ve Julie'yle, çocuklarımla ilgilenebileceğimi sandım, onlar bana avlanma ve eve yemek getirme cesaretini verdiler". Depardieu yaşama erken adım atanlardan. Charles Dickens'ın romanlarını anımsatan zor bir ergenlik döneminin ardından on üç yaşındayken hırsızlık ve kötü davranıştan ötürü ıslahevine girer: "Islah evleri ve polislerle tanıştığımda on üçümdeydim. Oradaki psikologlardan biri bana heykel yapmamı önerdi. Böylece sanatçı olabileceğimi düşünmeme neden oldu."

Cannes'da plaj görevlisi benzeri küçük işler yapmaya başlayan taşralı Gérard, on altı yaşında kültür kenti Paris'e gelir. Kent onu büyüler, içindeki tiyatro sanatçısı olma tutkusunu deşer. Tiyatro dersleri almaya girişir, Théatre National Populaire'i (Ulusal Halk Tiyatrosu) izler, burada eşi Elizabeth'le tanışır. On yedisinde Le Beatnik et le Minet (1965) adlı kısa metrajda oynar. "Uzun yıllar okula, okumaya karşı komplekslerim oldu. On beşlerimdeyken aşırı heyecanlanmam, duygulanmamdan ötürü kendimi ifade edemiyordum. Neyse ki tiyatro yardımıma yetişti. İlk çalışmalarımdan biri Corneille'in "Le Cid"iydi. Racine'i daha çok seviyordum, ama dizelerini pek anlayamıyordum" diyor Depardieu ilk sanat deneyimlerini aktarırken. "Taşradayken annemin meraklısı olduğu fotoromanları okurdum, aşk romanlarına bayılırdım. Daha gözüm açılmamıştı. Paris'e gelince La Fontaine'in gücünü, Musset, Marivaux gibi klasikleri keşfettim. Dönemi soludum, içgüdülerimle davrandım, her şeyi sıkıcı şekilde anlatan profesörlerden uzak durdum. Sorbonne'a gidip Lacan'ın, Deleuze'ün seminerlerini izledim. Anı derinlemesine yaşadım, zaten olduğumdan başka da davranamazdım".

AYKIRI ROLLERİN OYUNCUSU

Sinemada ilk önemli rolünü ona birlikte çok kez çalışacağı (Mendillerinizi Hazırlayın, Gece Kıyafeti, Senin İçin Fazla Güzel, Beni Ne Kadar Seviyorsun) Bertrand Blier verir. Les Valseuses'de (Taşaklar/1974) Patrick Dewaere ve Miou-Miou ile karşılıklı oynar. Bu rolü ona Paris Belediyesi'nin Gérard Philippe ödülünü getirir. Ardından ünlü İtalyan yönetmenlerle sıra dışı yapımlar gelir... Bernardo Bertolucci'nin 1900 (1976), Marco Ferreri'nin Son Kadın (1976) ve Maymun Rüyası (1977) filmlerinde oynar. Marguerite Duras onunla Vera Baxter (1976) ve Kamyon'u (1978) çeker, Alain Resnais, Stavisky (1973), Amerikalı Amcam (1980), I Want to Go Home (1989), François Truffaut ise Son Metro(1980) ve Komşudaki Kadın (1981) filmlerinde oynatır. "Otuz yıl önce Cahiers du Cinéma dergisi bana nasıl olup da Duras ve Resnais ile film çevirebildiğimi sormuştu. Bana göre değişen bir şey yok" diyor oyuncu ve ekliyor:

"Marguerite salt bir aydın değil, dünyalı bir kadın. Felsefeciler entelektüeldirler, aydın olmak her şeyden önce bir yaşam biçemidir, onlar sanatçı, duyarlı insanlardır. Ayrıca aydın olmak bence hüzünlü bir şeydir de... Ben bir çeteye ait değilim, tüm çeteler benim. Yaşıyorum, değişik yaşam biçimleriyle karşılaşıyorum. Önemli biri olmak gibi bir isteğim de yok, tek isteğim yaşamı dolu dolu sürdürmek."

Depardieu'yu hem gişe getirisi yüksek ticari projelerde (Demir Maskeli Adam, 102 Dalmaçyalı, Asteriks ve Obeliks Sezar'a Karşı, Asteriks ve Obeliks: Görevimiz Kleopatra), hem de sanatsal yapımlarda izliyoruz. O aynı zamanda beyazperdede yansıttığı aykırı görüntülere kafasını takmayan bir aktör: "Yetmişlerde, Son Kadın'da cinsel organımı kesmiştim. Taşaklar'da çırılçıplak oynarken Paris'in aptal taşrasındaki okulda okuyan oğlum Guillaume'u almaya gittiğimde herkes beni garip garip süzerdi. Gece Kıyafeti'nde Bacri'yi arkadan becerme sahnem vardı, o bundan çok tedirgindi, ben de ona istersen sen yap benim için sorun değil demiştim. İşçi babam Dédé okuma yazma bilmemesine, daima sarhoş olmasına karşın çok insancıldı, başkalarının özgürlüğüne büyük saygı duyardı, ben de ona çekmişim..."

SANAT VE ŞARAP

Martin Guerre'in Dönüşü'nün (1982) başarısından sonra Gérard sinemada tarihi kişilikleri canlandırmaya başlar: Danton (1982, Andrzej Wajda), Jean de Florette (1986, Claude Berri), Camille Claudel (Rodin rolünde, 1988, Bruno Nuytten), Cyrano de Bergerac (1990, Jean-Paul Rappenau), 1492: The Conquest of Paradise (Kristof Kolomb rolünde,1992, Ridley Scott), Demir Maskeli Adam (Porthos rolünde, 1997, Randal Wallace), Dünyanın Tüm Sabahları (Marin Marais rolünde, 1991, Alain Corneau), Vatel (François Vatel rolünde, 2000, Roland Joffé).

Fransız sinemasının gözde yaratıcılarıyla Claude Sautet (Sen, Ben ve Diğerleri), Maurice Pialat (Loulou, Polis, Sous le soleil de Satan), Claude Miller (Ona Sevdiğimi Söyle), Jean-Luc Godard (Hélas pour moi), André Téchiné (Barocco), Claude Berri (Sizi Seviyorum, Germinal, Uranus), Jean-Paul Rappeneau (Cyrano de Bergerac, Damdaki Süvari, Bon Voyage) ile çalışır. "Uzak ülkelerde inanılmaz insanlarla kimsenin bilmediği on film yaptım. Rusça bilmememe rağmen Rus filmlerinde oynadım" diyen Depardieu hem komedilerde hem de dramlarda başarılı yorumlar sunar. La Tartuffe'ü (1984) yönetir, Branches of the Tree'nin (1990, Satyajit Ray) ve She's so Lovely (1997, Nick Cassavetes) filmlerinin yapımcılığını üstlenir. Fransız Şeref Madalyası sahibi aktör, Son Metro'yla César'da, Polis'le Venedik'te, Cyrano de Bergerac'la Cannes'da, Yeşil Kart'la Altın Küre'de en iyi oyuncu ödüllerini alır, Venedik 1997'de tüm sanat yaşamından ötürü ona Altın Aslan da verir. 2005'te 3.2 milyon Euro'luk kazancıyla Fransız sinemasının en çok kazanan oyuncusu olur.

Paris'in tiyatrolar semtinde bir lokanta açan, şarap üretmeye başlayan Depardieu sinema ve şaraptan aynı derecede zevk alıyor: "Şaraplarım zanaatçı şarapları. Tıpkı babamınki gibi benim yaşamım da bir zanaatçınınkine benziyor. Henüz on yedi yaşımdayken dünyayı görmeyi kafama koymuştum. Yaşama, evrene katılma coşkusuyla doluydum. Bugün de amacım değişmedi, keşfetmeyi, tanımayı sürdürüyorum."

İKİ YENİ FİLM

Sinemada güçlü, kuvvetli, perdeyi olabildiğince dolduran başat rollerde izlediğimiz Gérard Depardieu, sinemadan yorulduğunu, sinemanın onu artık eğlendirmediğini belirterek 30 Ekim 2005'te oyunculuğu bıraktığını açıkladı: "Film çekmek özellikle son yıllarda çok pahalı. Ülkeleri, kültürleri, insanları bu girişime ikna etmeniz gerekiyor. Bir kültürü satın almayı Peter Handke, Akılsız İnsanlar Ortadan Yok Oluyor oyununda yansıtmıştı, işadamları işte böyle bir ürünü tartışıyorlar ve bu ürünün arkasında da halklar, kültürler duruyor."

Bu duyurusundan sonra onu yine de Asteriks Olimpiyatlar'da (2006) yine Obeliks rolünde, 2007'de Edith Piaf'ın yaşamını anlatan La Mome'da göreceğiz. Onu yaşama bağlayan oyunculuğundan vazgeçemeyeceği ortada, olsa olsa yıllık film sayısını azaltarak lokantasıyla, şaraplarıyla, sanat koleksiyonuyla ilgileneceğe benziyor. l

3 Sinema Oyuncusuyla Söyleşi/ Cumhuriyet Dergi'den

6/4/2006 · Kategori: Oyuncu

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

 Dergi 02.04.2006

Demet Evgar zamanı...

Demet Evgar, konservatuvar mezunu bir oyuncu. İki reklam filmi, üç de dizide oynadı. Sinemaya Mustafa Altıoklar'ın "Banyo" filmiyle girdi, şimdi de "Beyza'nın Kadınları" ile beğeni topluyor. Ona göre herkesin bir zamanı var ve şimdi zaman onun için işliyor.

Esra Açıkgöz

Demet Evgar, "Beyza'nın Kadınları"nda dört kişiliğe sahip bir kadını canlandırıyor. Bir karede dindar, bir karede hafifmeşrep, bir karede kırık bir çocuk, bir karede mutlu evlilik süren bir kadın...

Mustafa Altıoklar'ın yönettiği film, bir polisiye gerilim. Türkiye yapımı polisiye gerilim olur mu diye tartışıladursun, herkesin hemfikir olduğu nokta Demet Evgar'ın iyi rol çıkardığı. Üstelik bu Evgar'ın ikinci sinema filmi. Ona göre bir oyuncudan pek çok kişilik çıkabilir, yeter ki, iyi gözlem yeteneği ve hayattan beslenme gücü olsun. O yüzden mümkün olduğu kadar hayatın içinde olmayı seviyor. Bir de başarı ya da başarısızlık, hırs gibi kavramlara çok takılmadan anı yaşamayı. İşte Demet Evgar'ın son filmi ve hayat üzerine anlattıkları...

-Bir aydır hemen hemen her gazetede yüzünüzü görüyoruz. Yine de bütün bunların arasında "Demet Evgar kimdir?" sorusunun yanıtı pek yok.

19 Mayıs 1980 Manisa doğumluyum. Liseye kadar Manisa'da okudum. Ondan sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nü bitirdim ve Kenter Tiyatrosu oyuncusu oldum. Konservatuvardayken Haldun Dormen'in desteği ile kurduğumuz Tiyatro Kılçık'ta hem yazarlık, hem de oyunculuk yapıyorum. Yedi yıldır da barda oynuyoruz.

-Nedir oyunculuğa başlama hikâyeniz?

Bu çok insiyaki bir şeydi. Anne ve babam çok geç çocuk sahibi olmuşlar. O yüzden ben doğunca birden şöhret edinmişim. Daha çocukken, içine girdiğim her durumda kendime bir rol seçerdim. Zamanla baktım ki, rolüne girdiğim her şeyi olmak istiyorum, biri olmak bana yetmeyecek, oyuncu olmaya karar verdim.

-Bir röportajda "Artık zamanım gelmişti" demişsiniz. İki reklam filmi, üç de dizide oynadınız. O zamanlar sizinle ilgili pek bir şey konuşulmadı. Sonra birden yıldızınız parladı. Ne oldu da zaman sizin için işlemeye başladı?

Okuldayken fazla iş yapmadım, çünkü çok seçiciydim. Önce kendimi donatmam gerekiyordu. Mustafa Altıoklar beni Digitürk reklamlarında izlemiş. Çınaraltı dizisi için beni aradı. Dizi birkaç bölümden sonra kaldırıldı, ama biz birlikte çalışmaya devam ettik. Bence herkesin bir vakti vardır. O yüzden ben hiçbir zaman biri, bir iş yaptığında "neden yokum, ben de olmalıydım" demedim.

-Söylediklerinize bakılırsa, oyunculukla ilgili bir hırsınız yok...

Kendi başarılarımı aşmak en büyük hırsım. Herkesin yeri başkadır, ama kimse vazgeçilmez de değildir.

-Daha önce oynadığınız iki dizinin de yönetmeni Mustafa Altıoklar'dı. İki sinema filminizin yönetmeni de o. Bunlar "Mustafa Altıoklar"ın gözdesi diye tanımlanmanıza neden oldu. Bu, sizi rahatsız etmiyor mu?

İlk sinema teklifim Mustafa Altıoklar'dan geldi, ben de değerlendirdim. Bu benim için bir rahatsızlık değil, o kadar kişi arasından beni Mustafa'nın fark etmesi, bana gurur veriyor. Biz birbirimizle çalışmaktan zevk alıyoruz. Ayrıca ben Tiyatro Kılçık ve Kenter Tiyatrosu oyuncusuyum. Sonuçta başka bir yerden teklif gelirse onu da değerlendiririm.

KURBAN DUYGULAR...

-Popülerlik hayatınızı nasıl etkiledi?

Popülerlik, yapacağımı hissettiğim şeyleri yapmakta bir araç sadece. Ben yine önüme geldiği gibi, kendim gibi yaşayacağım. Zaten oynarken duygularımı kurban ediyorum, bir de hayatımı kurban edemem. Bir mimarın işinde başarılı olması onu ne kadar tatmin ediyorsa, ben de işimi iyi yaptığımda, kendimi sinemada gördüğümde öyle bir tatmin alıyorum. Aslında ikisi çok farklı değil.

-İlk sinema filminiz "Banyo" tutmadı. Filmle ilgili beklentileriniz var mıydı?

Film çekilirken aslında ne beklediğini çok da bilmiyorsun. Bir filmde oynamak sinema ile ilgili ahkam kesebileceksin anlamına gelmiyor. En fazla iyi oyun sergilemeyi, fark edilmeyi bekleyebilirsin. "Banyo", benim için sahip olunan ilk çocuk gibiydi, çok da farkında olamadım. Yine de yaptığım işleri karşılık bekleyerek yapmıyorum. Önemli olan yaparken aldığım zevk. Sonrasını çok da kurgulamam. Böyle düşündüğünüzde hayal kırıklığına da uğramıyorsunuz. Eğer elimden geleni yapmasaydım üzülebilirdim.

-"Beyza'nın Kadınları" hakkında iddialı şeyler söylendi. Sizin bu filme dönük de bir beklentiniz yok mu?

Oynarken aldığım tat çok güzeldi. Benim için iyi bir tecrübe oldu. Kendimi ve içimde biriktirdiklerimi gösterebileceğim bir fırsattı ve bunu bir şansa dönüştürdüğüme inanıyorum. Ben de beklerken boş durmadım, kendimi donattım.

-Bir bedenden dört kişilik nasıl çıktı, nasıl hazırlandınız bu role?

Onun için karakterleri tam oturtmanız gerekiyor, yoksa geçişler rahatsız edici olabilirdi. Bir karakteri yaratabilmek için hayata onun gözünden bakmaya çalışıyorum. Ne kadar çok insan tanıyorsan, o kadar çok karakter çıkarabilirsin.

-Bu rolde sizi en çok ne zorladı?

Stalinslavski'nin bir lafı vardır, "Zoru alın güzelleştirin, o zaman ondan daha basit bir şey olamaz". Bu rol de öyleydi. Özellikle Rabia ile Dilara'nın kavga sahnesi çok zorladı, ama çok da zevkliydi.

-"Herkes bu filmden kendi payına düşeni alacak" diye bir sözünüz vardı. Sizin payınıza ne düştü?

Hayatta en büyük çaresizliğin ölüm olduğunu düşünüyordum. Filmden sonra ölümü, doğmak gibi doğal bir şey olarak görmeye başladım. Asıl çaresizlik hatırlamamak, unutmak, geçmişini bilememekmiş. Geçmişini bilemeyince, geleceğini yazamıyorsun, hatta geleceği bırakın, anı yaşayamıyorsun.

KENDİNDEN SIYRILMAK

-Filmi 18 yaşından küçükler izleyemiyor...

Filmde açık sahne yok. Şiddet diyorlarsa, önce Kurtlar Vadisi'ne baksınlar.

-Filmden, sinemada Türkan Şoray gibi birtakım kurallarınızın olmadığı anlaşılıyor. Peki, sizin için sınır ne?

İçimden çıkarabileceğim her karakteri oynamak istiyorum. Eğer o rolün içimde olduğuna inanıyorsam oynarım. Benim için kıstas budur. Oyunculuk kendinden yola çıkarak yine kendinden sıyrılma halidir. Kendinden sıyrılmayı başaramazsan ortaya şizofrenik bir durum çıkar. l


Fotoğraf: VEDAT ARIK

Dergi 02.04.2006

Bedenin röntgen filmi

Özlem Altunok

O, bir baba, bir köpeği var, elbette pek çokları gibi albümünde sünnet fotoğrafları yer alıyor, askerliğini yaptı, korkuları, kederleri ve sevinçleri oldu. Soru işaretleriyle yaşasa da "Ümidimi hiçbir zaman kaybetmedim" diyor insan olmanın değerini bilerek. Ali Düşenkalkar, "İnsan nedir ki?" sorusunun yanıtını insanları birbirine yakınlaştırarak arayan "Korkuyorum Anne" filminin de başrol oyuncusu. Düşenkalkar'la filmi, filmin kahramanlarını, korkularını konuştuk.

- Bugüne kadar pek çok oyunda rol almış, 24 yıllık bir oyuncu olarak bu filmle ilgi görmek, ödüller almak ne hissettiriyor size?

Sonuçta 24 yılda pek çok iş yaptım, kendimi geç fark edilmiş bir oyuncu olarak görmüyorum. Reha bu rolü benimle paylaştı, ben de oyunculuğumu daha geniş bir kitleye gösterebildim. Filmin içinde bir "İnsanlık anketi" var, "Nasıl ölmek istersin, en sevdiğin yemek ne?" gibi sorular soruluyor. Sorulardan biri de "Ümidini kaybettin mi?" Ben bu soru için, "Ümidimi hiç kaybetmedim, ama hep soru işaretleriyle yaşıyoruz" diyorum.

- Bir röportajınızda "Artık evladıma vereceğim bir hediyem var" demişsiniz. Bu cümlenin içinde hem serzeniş hem de coşku var. Filmdeki baba-oğul ilişkisine de atıfta bulunuyor gibi...

Evet, bu bir gerçek. Oğlum Derin ben sahnedeyken doğdu. Şimdi 6 yaşında ve bu zamana kadar sadece bir oyunumu izleyebildi. Reha çekim sürecinden önce filmde kullanmak için çocukluk fotoğraflarımı almıştı, bu fotoğrafların arasında oğlumun da bir fotoğrafı var. Filmi gösterime girdiğinde beraber izledik, jenerikte adını görünce çok sevindi...

-Bu ilk sinema filminiz değil ama... Reha Erdem filmlerinden önce de birkaç film var...

Şimdiye kadar Mavi Sürgün, İstanbul Kanatlarımın Altında, Çamur filmlerinde rol aldım. TRT'ye Deniz Bekliyordu diye bir film çektik, bir de çeşitli diziler var. Reha'yla ise "A Ay" filmiyle tanıştık, ardından bir reklam filmi ve Kaç Para Kaç geldi. Kaç Para Kaç'ın bittiği gün Reha, "Bundan sonra beraber çalışacağız" dedi. Sonra 4.5 yıl boyunca hiçbir şey bilmeden bekledim...

YALNIZ, AMA BENZER...

-Bu bekleyişin sonunda da sizinle aynı ismi taşıyan, ama bambaşka bir Ali karakteri geldi. Çünkü film için kilo vermiş, peruk takmış, bedeninizle bir hayli uğraşmışsınız...

Reha önce bana dört yıl süresince zayıflamamamı, aksine kilo almamı söylemişti.Çekimler yaklaşınca da zayıflamamı istedi. Böylece diyetisyen eşliğinde 11 haftada 17 kilo verdim. Her zaman kilo vermeliyim diyen bir oyuncu olarak yaşamımda kendimi ilk kez disipline soktum.

-Bir yandan bedeninizi kontrol ederken, bir yandan da fotoğraflarınızla, geçmişinizle dahil olduğunuz filmden size neler kaldı?

Filmde hep yalnız insanlar var, Ali'nin annesi yok, birinin babası yok, biri hamile ve çocuğunun babası yok... Herkesin tek tek, ama benzer dramlarını görüyoruz. Reha benden çocukluk fotoğraflarımı istediğinde sünnet davetiyesiyle açılan albümümden bir iki sünnet fotoğrafını kahkahalarla ona vermiştim. Belki de acının bugüne bir şekilde tezahür etmesiydi o davranışım. Filmdeki askere gitme, doğum, deprem gibi sahneler de yine belli, ortak travmaların tezahürüydü...

- Biraz da erkek filmi diyebilir miyiz, bu tür konuları ele aldığı için...

Ben kadınların daha fazla kurcalandığı bir film olduğu fikrindeyim. Çocuğunu yalnız büyüten bir anne, Almanya'ya dönmemek için mücadele eden genç bir kadın, yalnız çocuk sahibi olmaya çalışan hamile bir kadın...

-O zaman şöyle diyelim; erkeğin travmalarını açıkça ele alan, nadir filmlerden...

Evet, mesela sünneti bir çocuk gözü ve nahifliğiyle görüyoruz. Filmdeki o çocuk oyuncu, filmden sonra sünnet oldu. "Korktun mu" dedik, "Korktum" dedi. Neden kaçabilirsiniz ki? Hatırlamak istemediklerinizden mi, yoksa unutmak istediklerinizden mi?

-Bu yüzden mi Ali filmde hafızasız biri olarak karşımıza çıkıyor?

Ali'nin bunların hiçbirini bile isteye yaptığını sanmıyorum. Ben gerçekten hatırlamadığı kanaatindeyim, oradaki hafıza kaybı bir simge sadece. Sonuçta hatırlamak da, unutmak da çok zor. Filmin bir yerinde "Ayın arkasındaki karanlık daha korkunç" diyorum. Bu travmaları, vurgunları yavaş yavaş öğreniyoruz, yaşadıkça da söküp duruyoruz.

- Nasıl bir erkeklik hali yaşanıyor sizce, yani o karanlık yan nedir?

Sanırım bunu filmdeki Aytekin-Zambak ilişkisiyle açıklayabilirim. Erkek, kaçamak, ayakları yere basmayan, ama gizemli ve güdük mutluluklar peşinde. Zambak'sa onun hayatında çok az yer kaplamasına rağmen, bir yapı olarak çok daha sağlam ve farkında.

- Filmin hem oyunculuk hem de yaşamsal anlamda size pek çok şey kattığını söyleyebiliriz o zaman...

Elbette. Bir kere güzel bir coşku, tekrar yaşama sarılma isteği, yeni bir soluk bu film. Düşünsenize, sol dizi ağrıyan, kalp ilaçları kullanan, bebek bekleyen, ayağı kırılan insanlar var filmde. Bir röntgen filmiyle bu kadar aşk ilan edilebilir mi ya! Filmi tekrar tekrar izlemekten bıkmıyor, her izlediğimde bir yerleri kazıyorum. Bir tek burukluk var, o da 2003'te çekilmesine rağmen, popüler sinemanın bombardımanı yüzünden çok beklemesi ve seyirciyle tam olarak buluşamaması.

- Reha Erdem'in ilk filminden beri birlikte çalıştığı oyuncuların bunda payı ne?

Taner Birsel, Bülent Emin Yarar, ben... Kimimiz bir filmde lokomotif figür oluyoruz, kimimiz yan karakter. Rolün derecesi yerine filme dahil olmak önemli oluyor. Mesela şimdi film festivalinde yarışacak 5 Vakit filminde Bülent başrol oynuyor, bense yoldan geçen biri kadar bir rol, o kadarcık. l


Ali Düşenkalkar, 24 yıldır oyunculuk yapıyor...

Dergi 02.04.2006

Sultanın kanunları artık yok...

TÜRKAN ŞORAY, televizyon dizisi "Cemile"de oynuyor. Toplumla birlikte değiştiğini düşünen Şoray'ın artık eski kanunları yok. Ancak televizyonda "aşırı" sahnelere karşı, çünkü seyirci rahatsız olabilir... Şoray'ı önümüzdeki yıl yeniden yönetmen koltuğunda göreceğiz.

Esra Başıbüyük

İçeri girdiğimde bir televizyon kanalı Türkan Şoray'la röportaj yapıyordu. Trafik yoğun, çünkü tek boş günüymüş. Evin "komutanı" Gülşen Hanım, beni sessizce salonun diğer tarafına doğru yönlendiriyor. 31 senedir yanında çalışıyormuş, bir fırsatını bulunca hemen soruyorum "Nasıl biridir" diye, çok samimi bir yanıt veriyor: "31 sene onun yanında çalışmam nasıl biri olduğunu anlatıyordur herhalde"... Peki o gerçek mi, değil mi? Çok kısa bir an beynim bana bu numarayı yapıyor. Başka birisi değil, Türk sinemasının Sultanı ile karşı karşıyayım. Zaman bize kalınca başlıyoruz sohbet etmeye. Zor geçen bir çocukluk döneminden sonra hayat ona 15 yaşında büyük bir hediye sunmuş, sinema! Ve o bu hediyeyi hep farklı tutmuş, kıymetini bilmiş. Sinemanın sorumluğunu kendi özüyle bir tutmuş. Belki bu kadar uzun zamandır yaşanılan başarının sırrı da bu. Onun hayatı sinema!

-Sizi ilk defa görüyorum, ama çok tanıdıksınız. Sanırım halka mal olmak denilen şey bu. Nedeni sizsiniz tabii ki...

Bu kişiliğe de bağlı bir şey, herhalde! İnsanlarla ilişkilerimde saygılı birisiyimdir. Aynı saygıyı karşımdaki insandan da beklerim. Benim için toplumun değer yargıları da çok önemli. Hayatı algılamaya başladığım andan itibaren tanınmaya başladım. Bunu hazmederek, yaşam buymuş , bu hayatımın bir parçası diye düşündüm. Yıllar böyle geçti. Her zaman seyircimin değer yargıları, bakışı ön planda oldu. Bir gün yolda karşılaştığım bir hanım sarılarak "Siz bizler için yaşadınız" dedi. Çok duygulanmıştım.

-Evet, sanki sinema için feda edilmiş bir hayatınız var.

Bunu isteyerek, bilerek yaşadım. Gerçekten seyircim için yaşıyorum. Muhasebesini yaptığım zaman ağır basan hep o. Hiçbir zaman "Amaaan, bildiğim gibi yaşayayım, dünya umurumda değil!" demedim. O duygular belki yıllar önce geldi, ama bastırdım. Gösterişten uzak, mütevazı yaşadım. Kibirli, kendini beğenen insanlardan nefret ederim. Benim yüreğim insan sevgisiyle dolu. Onu ne kadar yayarsanız aynı şekilde geri döndüğünü gördüm. Belki egoistçe bir duygu, ama seyircimden gördüğüm sevgi biterse, yaşayamam diye düşünüyorum. Hâlâ sokağa çıktığımda birbirimize sarılıp ağlarız..

-Şöhretiniz günlük hayatınızı kısıtlamamış sanırım?

Yok, insanlarla bir arada olmayı çok seviyorum. Çünkü o sevgiyi yaşıyorum. Ses ve tiyatro sanatçıları seyirci ile yüz yüze olabiliyorlar, ama bizim aramızda perde var.

-Bir taksi şoförü sizi arabasında görünce ne yapıyor?

İnanılmaz! Bazen tutturuyorlar "Abla senden para almam" diye. Bir ben "Rica ederim" diyorum, bir o. Sonra fotoğraf imzalıyorum karısına, kızına... Bu davranışlar yaşam tarzımın getirdiği saygınlık ya da insanların emeğe verdiği saygı diye düşünüyorum. Bunun için de müteşekkirim. Yıllardır sinemaya verdiğimiz emek takdir ediliyor.

-Evet, ilk kez 15 yaşında bir sete gitmişsiniz ve...

Hayatım değişti! Hani bir kitap okudum hayatım değişti derler ya... (kahkahalar)

-Aynen. O gün için şimdi ne dersiniz?

Bir rastlantı. Hayatımın dönüm noktası. Kızım Yağmur için de aynı şeyi söylüyorum.

-Bir yıl sonra da, 16 yaşında "Acı Hayat" filmiyle ödül almışsınız, hiç bir eğitiminiz yokken... Oyunculuk sizin için içgüdüsel miydi?

Oyunculukta eğitim önemli. Biliyor musunuz, hâlâ kendimi yeterli görmüyorum ve hâlâ nasıl geliştirebileceğimi düşünüyorum. Çünkü inanın, yemin ediyorum, hâlâ oyunculukla ilgili öğreniyorum. Ama oyunculuk benim için tek bir şey; "O" olmak! Gerçekliği yakalamak. Onu nasıl yapabileceksiniz? İşte o tamamen içgüdüsel. Tabii hayatınızdaki bazı olaylar rolünüzle çakıştığı zaman oyunculuğunuza müthiş yardımcı oluyor. Mesela bunu Cihan (Ünal) Bey'den ayrıldığım zamana denk gelen bir filmde yaşamıştım. Çok mutsuzdum, ayrılık insanı çok yıpratan ve üzen bir olay. O dönem rolle öyle bir çakıştı ki. Kocasından yeni ayrılmış ve geçmişle hesaplaşan bir kadını canlandırdığım "Ada" filminde yüzümdeki acı ile inanılmaz bir oyun çıkartmışım.

-Oyuncunun altını dolduran da empati ve gözlem...

Tabii. Kendi karakterinizden farklı bir karakter canlandırıyorsunuz. O zaman o insanı çevresiyle, beden diliyle tanımalısınız. Onun bir hali var ve o siz değilsiniz. O zaman gözlem ve empati çok önemli. Bunları söylüyorum, ama ne kadar başarılı oluyorum? Hiç bir zaman tatmin olmuyorum. Birilerine değil, kendime ispat edeceğim, içimde kalmış daha çok şey var.

-Nedir onlar?

Bilmiyorum. İçimdeki oyunculuk potansiyelini tam ortaya koyabildiğim inancında değilim.

-Bu bir tevazu sanırım...

Bunu gerçekten söylüyorum. İnanılmaz roller oynamak istiyorum. Nedir, neyin doyumsuzluğudur, bunu bilmiyorum, ama sinemada daha neler yapabilirim, diye düşünüyorum. Bir de sevgi doyumsuzluğum var. Çok seveyim, çok sevileyim (kahkahalar) istiyorum!

ARTIK YÖNETMENLİK YAPACAK

-Dört film yönetmişsiniz. İlk yönettiğiniz filminiz "Dönüş" Moskova'da ödül almış. Bana göre iyi bir yönetmen iyi bir oyuncu olmalı, siz ne düşünüyorsunuz?

Çok doğru. Siz oyuncu olarak bütün potansiyelinizi veriyorsunuz, ama yansıtılacak karakter için yönetmen karar veriyor. Ben yönetmenlik yaptığım filmlerde oyuncunun ruh halini iyi hissedip, ona çok imkân verdim. Belki her yönetmen bir oyunculuk tecrübesi yaşamalı, o zaman oyuncunun o an ne hissettiğini, eğer yapamıyorsa, tıkandıysa daha iyisini nasıl yapabileceğini çok daha iyi anlar.

-Yönetmenliğe ara verdiniz, devam edecek misiniz?

Bu sene yapacağım. Yönetmenlik çok önemli. Dünyayı çok iyi algılamanız, insanları çok iyi tanımanız ve çok doğru şeyler anlatmanız lazım. Ayrı bir diliniz olmalı. O zamanlar yaptığım başka bir çılgınlıkmış! Hem oynayıp, hem yönetmişim. Nasıl yaptım, inanamıyorum. Bundan sonraki filmlerde sadece yönetmenlik yapacağım. O zaman daha başarılı olacağıma inanıyorum.

-Uzunca bir aradan sonra yeni bir dizide oynamaya başladınız. "Cemile" sizin için çok da farklı bir karakter değil...

Değil, değil. Televizyona şöyle bakıyorum, çok aykırı bir karakter izleyiciyi rahatsız edebilir. Sinemada bunu yapabilirim, ama televizyon izleyicisi, kendini çok yormadan, fazla düşünmeden izliyor. Şu balkonların dili olsa da anlatsalar, senaryolar, senaristler... O mu olsun, bu mu? Artık illallah dedirtecek kadar tedirginlik yaşadım ve yaşattım. Ama artık bunun sonu yok, nedir mükemmel? Birine karar verildi ve yazıldı. Tabii ki kadın meselelerine duyarlıyım. Bir konu önerdim, bunun üzerine senaryo yazıldı. Hayatını yeniden kurmaya azmeden bir kadını canlandırıyorum.

-Hep ölçüsünü belirlediğiniz bir oyunculuğunuz olmuş. Hiç kendinizi kısıtladığınızı düşündüğünüz oldu mu?

Şu kanunlarımdan bana da öğğ geldi! (kahkahalar)

-Artık burada bir ironi var!

Evet, evet. Kanun manun kalmadı, onları kendi ellerimle yok ettim. Filmde sevişme sahneleri geçtiğinde hemen "Türkan Şoray kanunları" diyorlar. Yok öyle bir şey! Ada'yı, Mine'yi seyretsinler, orada da öpüşme, sevişme sahneleri var, ama bir ölçü içerisinde. Toplumla birlikte ben de değişime uğradım, ama seyirci sizi annesi, ablası, kızı, karısı yerine koyuyor ve olup bitene bir film gibi bakmıyor. Seyircim benim için çok önemli. Aşırı sahneler olmayacak diye şartlarım vardı, itiraf edeyim..

-Türkan Şoray kanunları boşuna çıkmamış demek ki...

(Kahkahalar).

Zamansız bir kadın Şerif Sezer / Özlem Altunok

19/3/2006 · Kategori: Oyuncu

Zamansız bir kadın Şerif Sezer

"Yol", "Camdan Kalp", "Hakkâri'de Bir Mevsim", "Hamam", "Babam ve Oğlum"... Yıllar geçiyor, Şerif Sezer yardımcı kadın oyuncu rollerini oynamaya devam ediyor. Serzeniş değil bu, o oynamak için hem heyecanlı hem de hâlâ genç.

Özlem Altunok

Dergi 19.03.2006

KAMERA BANA DİYOR Kİ...

Kamera aynadan daha şeffaf ŞERİF SEZER' e göre. "Beğenilme arzunuzu, kuşkunuzu, gözünüzdeki ışıltıyı derinlemesine çekiyor." diyor. Bu yüzden nasıl göründüğünü değil, nasıl oynadığını önemsiyor. İddiasızlık değil bu, "Yol"u uzun, devam ediyor...

 

Özlem Altunok

 

Şerif Sezer gibi güzel ve zamansız bir kadının yaşını belirtmeye ne gerek var acaba? Aklımdan geçen cümle bu. Elbette bu gizli bir bilgi değil, ayrıca zaten Şerif Sezer de yaşıyla ve nasıl göründüğüyle çok da ilgilenmiyor. Benimkisi, onu kendisi üzerine kurulu bir hikâyede değil, hep anne, teyze rollerinde görmek, hep en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü alırken izlemekten şikâyetçi olmakla ilgili bir kafa karışıklığı. Seyirci onu daha çok, "Asmalı Konak", "Çemberimde Gül Oya" dizileri ve "Babam ve Oğlum" filmiyle tanıdı. Bu röportajın gerekçesi de SİYAD'dan aldığı yeni bir "yardımcı kadın oyuncu" ödülü. En iyisi siz bu yazının girişini unutun ve Şerif Sezer'i biraz daha yakından tanıyın. Belki siz de benim gibi onu bir başrolde görmek istediğinize karar verirsiniz...

-"Asmalı Konak", "Çemberimde Gül Oya", "Babam ve Oğlum". Üç yapım da çok ilgi gördü ama siz bu üç yapımda rol alıp da en iyi gizlenenlerdensiniz sanırım...

Ben işimi yapayım ve sonrasında da rahat edebileyim istiyorum. İnsanın bir tane hayatı var, yaptıkları ettikleri de belli. Bunları her seferinde ayrı kişilere anlatmak sıkıcı geliyor. Öyle evde oturup saklanmaktan da hoşlanmam. Göze batmadan herkes gibi hayatın içinde olayım, sinemaya, alışverişe gideyim istiyorum.

-"Bir tane hayatım var" dediniz. Geçmişinize bakınca da önce yaşamayı sonra oyunculuğu tercih ettiğiniz söylenebilir mi? Mesela konservatuvarı bitirdikten sonra Fransa'ya gitmiş, uzun süre oyunculuk yapmamışsınız...

İşimi çok seviyorum ve bu konuda hırslıyım, ama pek yansıtmıyorum sanırım. Daha doğrusu bir şeyleri elde etmek için tırmalamıyorum, kendiliğinden fark edilmek istiyorum.

- Okula geç başlamışsınız, oyunculuğa ve sinemaya da. Bir geç kalmışlık hissi veriyor mu bunlar size?

Doğru. Mutsuz bir çocukluğum oldu. Annemle babam ben küçükken ayrılınca biz babamın yanında, Mudanya'da kaldık. İlkokulu bitirdikten sonra okumama izin vermediler. Ben de 14 yaşında annemin yanına, Ankara'ya kaçtım. Ortaokula da 14 yaşında başladım. Sinemaya başladığım zaman da sinemada bir gerileme dönemi vardı zaten, sonradan da oynamak istediğim roller benim için genç kalmaya başladı. Yaptığım işlerle ilgili de başımıza çok şanssızlık geldi. "Yol" ve "Hakkâri'de Bir Mevsim" filmleri uluslararası başarı kazandığı halde, biz burada o sevinci yaşayamadık. Filmler Cannes'da, Berlin'de ödül aldığı halde burada kimse seyredemiyordu. Biliyorsunuz, "Yol" ancak on yedi sene sonra Türkiye'de gösterildi. Hiç unutmuyorum, 80 sonrasıydı, oyundan çıkmış Emek Sineması'nda "Hakkâri'de Bir Mevsim"in galasına yetişmeye çalışırken, sinemada olması gereken insanların bana doğru yürüdüğünü gördüm, meğer galayı iptal etmişler. Bunları emeğim, sevincim kursağımda kaldığı için affedemiyorum.

- Peki, oyunculuğa nasıl ve ne zaman bulaştınız?

Ortaokuldayken elime bir oyun davetiyesi geçti. Oyun "Anne Frank'ın Hatıra Defteri"ydi ve Işık Yenersu oynuyordu. Işık'ı gördüm, kadroyu, okulu, öğrencileri gördüm ve "Ben burada okumalıyım, başka bir şey istemiyorum." dedim. O ana kadar, öyle bir yeteneğim olduğunun farkında değildim.

DİKİŞ DİKERİM, ELBİSE SATARIM...

- Konservatuvarı bitirdikten sonra da hemen Fransa'ya gitmişsiniz. Oyunculuktan bir şekilde uzak düşmüşsünüz yine...

Evlendim ve Fransa'ya yerleştik. Orada tiyatro okuluna gittim, ama profesyonel anlamda hiçbir şey yapmadım. Fransa gibi bir ülkede yaşamak, geçinmek gerçekten çok zor. Altı sene yaşadım ve çocuk bakıcılığından garsonluğa, temizlikçilikten dikişçiliğe pek çok işte çalıştım. Bir İstanbul ziyaretimde dönmek istemediğime karar verdim, ama Devlet Tiyatroları'nda yerleşik kadro olmadığı için bir süre yine tiyatro yapamadım.

- Ve yine başka işlerde mi çalıştınız?

Evet, dört yıl boyunca Sheraton Oteli'nde garsonluk yaptım. Elimden her iş gelir yani... Dikiş dikerim, elbise satarım, garsonluk yaparım...

-Sonra DT'ye giriyorsunuz ve 80'de Sinan Çetin'in "Bir Günün Hikâyesi" filmiyle sinemaya başlıyorsunuz...

Evet, Fransa'dan yeni dönmüştüm. Sinan'ın ilk eşi yakın arkadaşımdı, o vesileyle tanıştık ve ilk filminde rol aldım. Çekimler bitti ve 12 Eylül oldu, film bir süre ortaya çıkmadı. Zeki Ökten montajda beni görünce Yol için düşünmüş, Sinan'ın çektiği siyah-beyaz fotoğraflarımı o sırada Isparta Cezaevi'nde yatan Yılmaz Güney'e götürmüş...

- "Yol"un çekim süreci nasıldı?

Yılmaz Güney'le hiç karşılaşmadım, iletişim halinde bile değildik o zamanın koşullarında, ama elimizde kapsamlı ve çok iyi bir senaryo vardı. Filmin montajı Fransa'da yapıldı, ne ben, ne Tarık, ne de Halil, hiçbirimiz dışarıya çıkamadık. Filmin Cannes'a gideceğini duyduk, sonra bir anda ödül, sevinç, ama ne yaptık, nasıl bir film çıkardık, biz burada kalanlar bunu uzun zaman bilemedik.

- Pek çok önemli filmde rol aldınız. Yol, Hamam, Camdan Kalp... Pek çoğu da ödüllü, ama genelde hep yardımcı kadın rolleri bunlar. Neden Serra Yılmaz, Füsun Demirel gibi siz de hep önemli ama gerideki rollere uygun görülüyorsunuz?

Aslında bu, her zaman böyleydi. Sizin yaşınızda biri için pek başrol yazmıyorlar. Yapımcılar, reyting ya da gişe için daha bildik ve çekici isimleri öne çıkarıyorlar. Onlara göre iyi film güzel, genç kadınla, yakışıklı erkekle oluyor. Burada oyuncuya düşense "Ben nasıl görünüyorum"u atlatabilmek. Kamera öyle bir şey ki, her şeyinizi sandığınızdan çok daha net ve derinlemesine alıyor, gözünüzdeki o pırıltıyı, beğenilme arzunuzu, kuşkunuzu... Siz samimi olmazsanız onun bin kat fazlasını gösteriyor.

- Erkekler, sizce bu konuda daha şanslı değiller mi?

Evet ya, Halil Ergün'e baksanıza hâlâ jön oynuyor, çok kıskanıyorum.

- Evet, bir dizide. Dizi açısından sizin de şansınız açık ama...

Evet, birçok dizide oynadım, ama içinde olduğum işler beni utandırmasın istiyorum. Artık herkes akşamları televizyonun başında ve pek çok şey diziler aracılığıyla konuşuluyor. Bizler için de iyi, çünkü para kazanıyoruz.

KÜS TEYZE'NİN KARİZMASI...

-Şu sıralarda "Beyaz Gelincik"te kötü kalpli bir halayı oynuyorsunuz?

Evet, kötü ama kendince insaflı bir kadın. Doğru dürüst hikâyeler ve projeler olduğu sürece dizilerde oynamaya devam edeceğim.

- Yine de sinema son dönemde sizi daha çok heyecanlandırıyor galiba?

Kesinlikle. Daha iyi filmler, daha iyi rollerde oynayacağımı düşünüyorum. Çağan yeni bir film çekecek, onu bekliyorum. Yine değişik bir rol. Zaten "Babam ve Oğlum"da Küs Teyze'yle karizmayı çizdirdim, oysa "Çemberimde Gül Oya"daki Sultan karakteri ne hoştu...

- Çağan Irmak size "O benim divam" diyor ama...

E, biraz abartıyor. Birlikte güzel çalışıyoruz ve birbirimizden ne alacağımızı iyi biliyoruz.

- Farklı kuşaklardan pek çok yönetmenle çalıştınız, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü gördünüz. Dışardan bakınca "Babam ve Oğlum"u nasıl değerlendiriyorsunuz?

"Çemberimde Gül Oya"da 12 Eylül'ü yoğun biçimde işlemiştik. Filmde darbe daha geri plandaydı. Ben Çağan'ın süreci insanın gözüne sokmadan, incelikli bir şekilde anlattığını düşünüyorum. Bir film ilk defa hem eleştirmenler hem de seyirci tarafından çok beğenildi. Bu da önemli bir kriterdi. l


Şerif Sezer, "Yol" filminde Tarık Akan ile...


Şerif Sezer, artık daha iyi filmler ve rollerde izleyicinin karşısına çıkabileceğini umuyor.

Fotoğraf: VEDAT ARIK


"Babam ve Oğlum"dan bir sahne....

Reha Erdem: Korkuyorum Anne/ Sungu ÇAPAN

17/3/2006 · Kategori: Oyuncu

Eğlenceli psikanaliz

Reha Erdem'in üçüncü filmi "Korkuyorum Anne" hem entelektüel hem eğlenceli bir psikanaliz seansı adeta...


Alin TAŞÇIYAN

"Korkuyorum Anne"

Duygularıdır, anılarıdır, korkularıdır, umutlarıdır, kaygılarıdır, kalbidir, beynidir, gözleridir... "İnsan nedir?" sorusuna kaç türlü yanıt verebilirsek birçoğunu "Korkuyorum Anne" filminde bulabiliriz. Senaryosu ve oyunculuğu başta olmak üzere tepeden tırnağa olumlu nitelikleriyle şaşırtıcı bir güce erişen bu ilginç yapım Reha Erdem'in üçüncü uzun metrajlı filmi.
"Korkuyorum Anne"de Reha Erdem ilk filmi "A Ay" (1989) ile ikinci filmi "Kaç Para Kaç"ın (1999) biçemlerini birleştirmiş sanki. Erdem, siyah beyaz "A Ay"da tarihi mekanlarını özenle seçerek çarpık kentleşme kurbanı olmamış büyülü bir İstanbul görüntülemişti. "Kaç Para Kaç" ise konusu itibarıyla çok daha materyal bir kent manzarasını bütün renkleriyle kullanıyordu. "Korkuyorum Anne" ilk filmin düşselliğiyle ikincisinin üç boyutluluğunu birleştiriyor. İçerik bakımından da "Korkuyorum Anne" insanı, ruhu ve bedeniyle gizi hâlâ çözülmemiş bir varlık olarak karşımıza çıkarıp kendi kendimizi de sorgulamamıza olanak verecek şekilde sorguluyor. Düşler, bilinçaltı, efsanelerle yoğrulu masalsı "A Ay"ın mistisizmiyle paranın ve hırsın insan hayatına etkisini irdelediği "Kaç Para Kaç"ın moralist yaklaşımının bileşkesi diye de yorumlayabiliriz bu durumu.
Hafızasını kaybetmiş bir genç adamın babası ve koca bir aile gibi yaşayan apartman komşularıyla yeniden kaynaşması için gösterilen çabaları konu alan film bilinçaltında yatan duyguların, bastırılmış korkuların, ebeveyn ve çocuk ilişkisinin, yetişkinleri hep bağrında tutmaya eğilimli sosyal çevrenin etkisinin, aşkın kendine özgü yollarının ortaya çıktığı bir psikanaliz seansını andırıyor. Biraz karmaşık ve kalabalık olmakla birlikte...
Çoğu tiyatro kökenli oyuncularının birbirinden iyi performanslarıyla vurgulanan insan ilişkilerinin, konuşma dilinin kıvraklığı içine yedirilmiş düşüncelerin derinliği, kuşak çatışması ve ruhsal çelişkilerden kaynaklanan ince mizah filmi, aynı anda hem entelektüel hem de keyifli, eğlenceli bir seyirlik haline getiriyor. İstanbul'a özgü yaşam tarzı ve enerjisiyle dolup taşan mekanlar ve onların sürprizlerle dolu görüntülenme biçiminin özgürleşme, benliğini bulma temalarına yaptığı göndermeler "Korkuyorum Anne"ye sınıf atlatıp sinema "sanatı"nın bir örneği haline getiriyor.

"Korkuyorum Anne"
Yön: Reha Erdem
Oyn: Ali Düşenkalkar (Ali), Işıl Yücesoy (Neriman), Köksal Engür (Rasih), Şenay Gürler (Rasih), Arzu Bazman (Ümit)
Gör: Florent Herry
Sen: Nilüfer Güngörmüş, R.Erdem
Müz: Abboud Abdel-AalCumhuriyet 17.03.2006

Korkuyorum Anne

Yönetmen: Reha Erdem / Senaryo: Nilüfer Güngörmüş, R.Erdem / Kamera: Florent Herry / Müzik: Abboud Abdel'aal / Montaj: Nathalie Le Guay, R. Erdem / Oyuncular: Ali Düşenkalkar, Köksal Engür, Işıl Yücesoy, Şenay Gürler, Turgay Aydın, Arsu Bazman, Bülent Emin Yarar, Aydoğan Oflu, Ozan Uygun, Esra Bezen Bilgin / Türkiye 2003 (Kenda)

Cumhuriyet 17.03.2006

Reha Erdem'in ulusal ve uluslararası festivallerde ödüller kazanan, beklenen filmi nihayet bugün gösterime giriyor

Yapma baba ya da korkuyorum anne

Kuşkusuz sinema tarihimizin Denize İnen Sokak , Sevmek Zamanı , Umut ve Karanlık Sular 'la birlikte en özgün filmleri arasında yerleştirdiğimiz o benzersiz, öncü, siyah beyaz A Ay (1989) başyapıtının, nerdeyse 15 yıldır reklam sektörüne gömülmüş yönetmeni Reha Erdem , para-güç ilişkisi üstüne ahlaki bir hikâye anlattığı, ikinci filmi Kaç Para Kaç 'tan (1999) 5 yıl kadar sonra çektiği üçüncü filmi Korkuyorum Anne 'yle kendisine bağladığımız umutları boşa çıkarmadığını gösteriyor. Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Kutluğ Ataman 'la birlikte 1990'larda çıkış yapan en önemli yönetmenlerimizden biri kuşkusuz Reha Erdem. Adı gibi erdemli bir sinemacı.

2004 İstanbul Film Festivali'nde İnsan Nedir ki adıyla beğenerek seyrettiğimiz, son derece prestijli (Uluslararası Film Eleştirmenleri) Ödülü'yle değerlendirilmesine karşın nice zamandır nedense gösterime giremeyip ancak bugün seyirciyle buluşacak olan Korkuyorum Anne, özetle korkularımız, sevgilerimiz, yalanlarımız, arzularımız, zayıflıklarımız, özlemlerimiz ve umutlarımız üstüne, herkesin mutlaka kendinden bir şeyler bulabileceği, hemen gönüldeşlik kurulacak, insancıl bir yaklaşımın ürünü, ayrıca duygusal tonlardan da çalan, çok iyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış, alçakgönüllü, sıcacık, küçük bir başyapıt, baştan belirtmek gerekirse.

Muzip ve hınzırca

Martı çığlıklarının vapur sirenlerine karıştığı, harala gürele, tıknefes yaşanan, karmakarışık bir hayatın hüküm sürdüğü İstanbul'un Tophane'den Samatya'ya, Karaköy'den Kilyos'a, Haliç'ten Adalar'a kadar uzatılacak, çeşitli bölgelerinde çekilmiş, Tophane-Tünel taraflarındaki eski bir apartmanda oturan, eski komşuluk dostluk ve geleneklerini sürdüren bir grup sıradan insanın, iç içe geçmiş hikâyelerini anlatıyor, ince duyarlıklar avcısı Reha Erdem, muzip ve hınzırca bakışıyla ve kendine özgü, kişisel sinema diliyle. İnsanın doğasına, yaşamına ilişkin gözlem ve genellemelerle destekli, birtakım yan hikâyelerle, derinlikli karakterlerle zenginleştirilmiş, birkaç ödüllü, sağlam bir senaryodan çekilmiş film, 40'ına merdiven dayamış, hem biraz aklı kıt, saftorik, hem de cin gibi, uyanık, irikıyım bir çocuk izlenimi veren, sağlık memuru Rasih Bey'in hem analık hem babalık yaparak baskı altında büyüttüğü, bir baltaya sap olamamış oğlu Ali'nin ( Ali Düşenkalkar ) geçirdiği kazayla başlıyor.

Polisin, taksi şoförü olarak karıştığı bir kuyumcu soygununun zanlısı muamelesi yaptığı oysa çocukluğunun kırmızı balonunu yakalamak amacıyla çıktığı ağaçtan düşerek geçici hafıza kaybına uğradığı bu kazanın ardından, Ali'nin çevresine toplanıp geçmişi(ni) hatırlatmak, hafızasını geri getirmek için çabalıyor çevresindekiler. Eski fotoğrafları göstererek, habire kendilerini anlatarak, maziyi naklederek devreye giren, filmin seyirciyle anında sıcak ilişkiler kurabilen öteki kahramanlarını tanıyoruz peşpeşe: Hamile komşu İpek'e ( Şenay Gürler ) gizliden gizliye tutkun delikanlı oğlu, Keten'i ( Turgay Aydın ), (tıpkı Rasih Bey'in Ali'ye farkında olmaksızın yıllar yılı yaptığı gibi) yoğun sevgisiyle, ilgisiyle, otoritesiyle hep daraltan, kılından-tüyünden ötürü sürekli hapşırmasına neden olan; masum bakışlı köpeği Çakır'ı da, çalçene avcı, sürekli et ve kemiklerle haşır neşir, bitirim mahalle kasabının ( Bülent Emin Yarar ) dolduruşuna gelerek evden uzaklaştırıp sonra da bunun vicdan azabını, pişmanlığını yaşayan, arada plastik cerrahiye dair nutuklar da atan, yardımsever, feleğin çemberinden geçmiş, vicdan sahibi, sevgi dolu anne, güvenilir dost, fedakâr komşu ve becerikli terzi kadın Neriman ( Işıl Yücesoy ).

Tıpkı kadınları biraz da mesleği gereği, ince-kalın belli diye ikiye ayıran Neriman gibi, insanları doğru-eğri basanlar o larak kategorize eden, evi insan bedenini tüm ayrıntısıyla gösteren, birtakım eğitici, anatomik heykel ve resimlerle, tıp alet edavatıyla dolu, sünnet de yapan, insan bedenini bilmeli, tanımalı diyen, kalbinden sorunlu, oğlunun bir türlü kendisine baba diye hitap etmemesinden şikâyetçi, artık bir huzur evine kapanmaktan da dem vuran, eski toprak, sağlık memuru Rasih Bey ( Köksal Engür ). Spor Akademisi sınavlarına hazırlanan, jimnastikçi, Alamancı genç kız Ümit'i ( Arzu Bazman ) yanına ev arkadaşı olarak alan, erkekleri sevdiklerine verdikleri hediyeyi geri isteyenler-istemeyenler diye ikiye ayıran, hamile kaldığı erkeğin sürekli yüzüğünü isteyen telefonlarıyla taciz ettiği, işveli cilveli İpek ( Şenay Gürler ).

Gezdirmek üzere aldığı Çakır'ı kapısına bağladığı kahvede, onun gibi, iki köpek dolaştırıcısı, dalgacı arkadaşıyla hastalık üzerine, lak lak geyik muhabbeti yapan kapıcı Rıza'nın sürekli martı kovalayan, pencere silen, cam perisi, hamarat karısı, en çok sünnet edilmekten, karanlıktan ve (oğlu Ali gibi) Rasih Bey amcadan korkan, herkesin seslenip özel ulağı gibi buyruklar yağdırdığı, mazlum ve şirin çocuk, küçük Çetin'in ( Ozan Uygun ) de annesi, korkusuz kadın Selvi (Esra Bezen Bilgin) . Ali'nin bir kuyumcu soygununa karıştım diye şişindiği boksör eskisi arkadaşı, sakata ayrılıp askerlikten yırtmak isteyen, lunaparkçı arkadaşı Aytekin ( Aydoğan Oflu ).

Ali'yle birlikte tüm karakterlerin başrolde olduğu filmin, seyircide yer yer grup terapi etkisi yapan bütün kahramanları, giderek hafızasını kaybetmiş, şaşkın ve sarsak Alimizin kafa karışıklığından kaynaklanan genel bir karmaşanın içine yuvarlanıyor. Bu sıradan karakterlerin, elden ele geçen, değerli bir yüzüğün başrolüne oturduğu bir soygun dalaveresi ve polisiye soruşturmayla karışık bir entrikaya paralel giden hikâyelerini, iki saat süresince artan bir ilgiyle izlediğimiz Korkuyorum Anne, bedensel alışkanlıklarıyla, hastalıklarıyla, duruş-davranışlarıyla, yiyip içtikleriyle, vücutlarının verdiği tepkileriyle tüm bu kahramanlarımızın öne çıktığı bir bütünlüğe erişiyor giderek. Herkesin bir parçasını yaşadığı, çeşitli benzer sözcük oyun ve çağrışımlarıyla renkli kılınmış hikâye, iki saati aşkın bir sürede tamamlanıyor. Aslında kaybetmediği hafızası geri gelen Ali artık her şeyi hatırlarken sadece karakterlerin değil, vücutların da 'konuştuğu, kütürdediği, çatırdadığı, kanadığı, acıdığı, iyileştiği' film, İpek'in yeni doğan bebeğinin viyaklamalarının ardından herkesin sarılıp ağlaşıp birbirini bağışladığı, umutlu bir finale bağlanırken baskıcı baba-anne otoritesine baş kaldıran iki oğulun da zirveye çıkmasıyla noktalanıyor.

İnsan kırılgan bir vücuttur

İnsan nedir ki sorusuna 'korkulardan, z aaflardan, arzulardan, özlemlerden örülü bir hafıza ve etten, kandan, kemikten oluşma, kırılgan bir vücuttur' yanıtını veren film, sonuçta temposu, anlattığı, biçimi, oyunculukları, görüntü ve müzikleri ve çeşitli incelikleriyle son dönemde seyrettiğimiz en iyi yerli filmlerden biri bizce.

Yine tanıdık Fransız teknik ekibiyle (kameraman Florent Herry , montajcı Nathalie Le Guay ) çalışmış, setteki titizliğiyle, ödün vermezliğiyle başkalarından ayrılan Reha Erdem'in yine yeni bir yönetmen eseri niteliğindeki Korkuyorum Anne'si, beylik deyişle insanın yaşama coşkusunu tazeleyen, mutlaka görülesi bir film, özetle.

« Önceki ::