19/10/2009 · Kategori: Yonetmen
Halit Refiğ hayatını kaybetti
Türk sineması bir değerini daha yitirdi... Ünlü yönetmen Halit Refiğ, tedavi gördüğü hastanede bu sabah hayatını kaybetti.
Cumhuriyet Haber Portalı
İstanbul- Türk sinema tarihine ''yakılan film'' olarak geçen ''Yorgun Savaşçı'' filminin ünlü yönetmeni Halit Refiğ, İstanbul'da bir süredir tedavi gördüğü hastanede öldü. Alınan bilgiye göre, Memorial Hastanesi'nde ''safra kanalında tümör'' teşhisiyle 28 Ağustos'ta tedavi altına alınan Halit Refiğ, dün yoğun bakıma alındı. Halit Refiğ, doktorların bütün müdahalelerine rağmen, saat 08.20 sıralarında hayatını kaybetti.
Refiğ'in, salı günü toprağa verileceği belirtildi. Halit Refiğ için, Salı günü Mimar Sinan Üniversitesi Osman Hamdi Salonu'nda anma töreni düzenleneceği bildirildi. Ataklı, ünlü yönetmenin daha sonra, Teşvikiye Camisi'nde kılınacak öğle namazının ardından, Zincirlikuyu mezarlığında toprağa verileceğini söyledi.
Bir süre önce kendisi için organize edilen ''Ustalara Saygı'' gecesinde yaptığı konuşmada, 1960'lı yıllardan bu yana emek verdiği Türk sinemasının hayatında çok önemli bir yere sahip olduğunu belirten Refiğ, hayatındaki her şeyi sinemaya borçlu olduğunu anlatarak, Türk sineması adına daha yapılacak çok şey olduğunu dile getirmişti.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, yönetmen Halit Refiğ'in vefat ettiği hastaneye geldi. Memorial Hastanesi'ne gelişinde açıklama yapan Günay, millete, sinema dünyasına ve sinemaseverlere baş sağlığı diledi. Refiğ'in Türk sinemasının çok büyük yönetmenlerinden olduğunu söyleyen Günay, ''Önemli, unutulmaz filmlere imza atmıştı. Tarih bilinci olan, geçmişle bugün arasında sağlıklı bağlar kurmaya çalışan, aynı zamanda bir düşünce insanıydı. Ulusal sinemaya çok eski yıllardan bu yana fikir üretmiş, kafa yormuş bir yazardı'' dedi. Günay, Refiğ'in ulusal sinema konusunda kavgasının 1960-1970'li yıllara kadar uzandığını belirtti.
Ertuğrul Günay, kendisiyle aynı serüveni, aynı sancıları paylaşan, tarih bilinci gelişmiş ve sinemaya emek vermiş bir diğer yönetmen Yücel Çakmaklı ile aynı dönemde yaşamını yitiren Refiğ ile dostlukları bulunduğunu, son olarak Sapanca'da adına düzenlenmiş bir törende buluştuklarını anımsattı. Günay, ''İyi ki bulunmuşum diye düşünüyorum, son sağlıklı biçimde görüşmemiz oydu. Çok üzgünüm, rahmet diliyorum'' dedi.
Halit Refiğ kimdir?
1934’te İzmir’de dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Şişli Terakki Lisesi'nde tamamladı. Robert Kolej Mühendislik Bölümü'nde okudu. Okul bittikten sonra askerliğini yedek subay olarak Kore'de yaptı. Bu sırada amatörce 8mm filmler çekti.
1956'da, Nijat Özön ile birlikte yayınladıkları "Sinema", "Kim" isimli dergilerde, "Yeni Sabah" ve "Akşam" gazetelerinde sinema eleştirileri yazdı. Atıf Yılmaz’ın "Yaşamak Hakkımdır" isimli filmin asistanlığını yaparak sinema alanındaki ilk çalışmasını gerçekleştirdi.
1960’ta ilk film olan “Yasak Aşk”ı çekti. 1963’te Şehirdeki Yabancı, 1964’te Gurbet Kuşları, Haremde Dört Kadın, Bir Türk'e Gönül Verdim filmlerini çekti ve bu filmlerle Moskova, Yeni Delhi ve Sorrento Film Festivallerinde çeşitli ödüller kazandı. 1964 yılında Gurbet Kuşları ile Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü'nü aldı.
70’li yıllarda Türk sinemasının bunalıma girmesiyle Televizyon filmlerine yöneldi. 1974'de Türkiye'de ilk defa İDGSA Film Arşivi tarafından başlatılan eğitim çalışmalarına katıldı ve Sinema Kursları'nda öğretmen olarak görev aldı. 1975'den itibaren İDGSA Sinema-TV Enstitüsü'nde Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı.
1975’te TRT Kurumu adına çektiği "Aşk-ı Memnu" ile TV dizilerine öncü oldu ve dikkatleri üzerine çekti. TRT'de danışman kurulunda görev aldı. TRT Kurumu adına 1981 yılında gerçekleştirdiği Kemal Tahir'in aynı adlı romanından uyarladığı "Yorgun Savaşçı" adlı filmin yakıldığı ilan edildi. Bu film, 1993'te televizyonlarda gösterildi.
1976 ‘da ABD'de Wisconsin Üniversitesi'nde, 1984 yılında Ohio Denison Üniversitesi'nde eğitim çalışmalarına katıldı. Öğrencileri ile birlikte "The Intercessors", "In the Wilderness" adlı filmleri gerçekleştirdi. Olgunluk döneminde daha çok düşünsel yanı ağır basan ürünler verdi. "Teyzem", "Hanım", Karılar Koğuşu, "İki Yabancı", "Köpekler Adası" gibi filmleriyle yurt içinde ve dışında birçok ödül kazandı. Yurt dışındaki festivallerde filmleri için özel bölümler ayrıldı, çeşitli konferans, seminer v.b. toplantılara konuşmacı olarak katıldı. Yaşamı ve filmleri üzerine detaylı söyleşilerin yer aldığı "Düşlerden Düşüncelere adlı bir kitap vardır (İbrahim Türk, Kabalcı yayınları, 2001).
Aldığı ödüller
1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Film Ödülü, Gurbet Kuşları
1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yönetmen Ödülü, Gurbet Kuşları
Filmleri - Yönetmen
* Seviştiğimiz Günler 1961
* Yasak Aşk 1961
* Şehirdeki Yabancı 1962
* Gençlik Hülyaları 1962
* Şafak Bekçileri 1963
* Gurbet Kuşları 1964
* Şehrazat 1964
* Evcilik Oyunu 1964
* İstanbul'un Kızları 1964
* Canım Sana Feda 1965
* Güneşe Giden Yol 1965
* Haremde Dört Kadın (Film) 1965
* Kırık Hayatlar 1965
* Aslan Pençesi 1966
* Erkek Ve Dişi 1966
* Üç Korkusuz Arkadaş 1966
* Karakolda Ayna Var 1966
* Can Yoldaşları 1966
* Kız Kolunda Damga Var 1967
* Bir Türk'e Gönül Verdim 1969
* Yaşamak Ne Güzel Şey 1969
* Atsız Cengaver 1970
* Sevmek Ve Ölmek Zamanı 1971
* Ali Cengiz Oyunu 1971
* Çöl Kartalı 1972
* Acı Zafer 1972
* Aşk Fırtınası 1972
* Fatma Bacı 1972
* Kızın Varsa Derdin Var 1973
* Cennetin Kapısı 1973
* Sultan Gelin 1973
* Vurun Kahpeye 1973
* Yedi Evlat İki Damat 1973
* Aşk-ı Memnu 1975
* Arabulucular / The Intercessors 1977
* Yaşam Kavgası 1978
* Yorgun Savaşçı 1979
* Leyla İle Mecnun 1982
* O Kadın 1982
* Beyaz Ölüm 1983
* İhtiras Fırtınası 1983
* Alev Alev 1984
* Ölüm Yolu 1985
* Paramparça 1985
* Son Darbe (2) 1985
* Kıskıvrak 1986
* Teyzem 1986
* Yarın Ağlayacağım 1986
* Kızımın Kanı 1987
* Kurtar Beni 1987
* Kızım Ve Ben 1988
* Hanım 1988
* Karılar Koğuşu 1989
* İki Yabancı 1990
* Zirvedekiler 1993
* Köpekler Adası 1996
* Affet Bizi Hocam 1998
* Kerem 1999
* Affet Beni Hocam 2000
* Zeynep Öğretmen 2000
* Gelinlik Kız 2000
* Sara ile Musa 2000
* Midasın Düşü 2000
* Gençlik 2000
Filmleri - Yapımcı (4)
* Yaşamak Hakkımdır 1958
* İstanbul'un Kızları 1964
* Canım Sana Feda 1965
* İki Yabancı 1990
Filmleri - Senaryo (49)
* Yaşamak Hakkımdır 1958
* Ala Geyik 1959
* Karacaoğlan'ın Kara Sevdası 1959
* Suçlu 1960
* Mahallenin Sevgilisi 1960
* Ölüm Peşimizde 1960
* Kırık Çanaklar 1960
* Avare Mustafa 1961
* Seviştiğimiz Günler 1961
* Yasak Aşk 1961
* Güneş Doğmasın 1961
* Şafak Bekçileri 1963
* Yavaş Gel Güzelim 1963
* İstanbul'un Kızları 1964
* Şehrazat 1964
* Gurbet Kuşları 1964
* Güneşe Giden Yol 1965
* Kırık Hayatlar 1965
* Haremde Dört Kadın 1965
* Yasak Sokaklar 1965
* Karakolda Ayna Var 1966
* Aslan Pençesi 1966
* Can Yoldaşları 1966
* Üç Korkusuz Arkadaş 1966
* Erkek Ve Dişi 1966
* Kanlı Hayat 1967
* Kız Kolunda Damga Var 1967
* Aslan Yürekli Kabadayı 1967
* Yaprak Dökümü 1967
* Son Gece 1967
* Bir Türk'e Gönül Verdim 1969
* Yaşamak Ne Güzel Şey 1969
* Atsız Cengaver 1970
* Ali Cengiz Oyunu 1971
* Acı Zafer 1972
* Aşk Fırtınası 1972
* Çöl Kartalı 1972
* Sultan Gelin 1973
* Aşk-ı Memnu 1975
* Yaşam Kavgası 1978
* Son Darbe (2) 1985
* Kurtar Beni 1987
* Arkadaşım Şeytan 1988
* Hanım 1988
* Karılar Koğuşu 1989
* İki Yabancı 1990
* Köpekler Adası 1996
* Kerem 1999
* Cumbadan Rumbaya 2005
Eserleri (2)
* Şehirdeki Yabancı 1962
* Gülsüm Ana 1982
Filmleri - Yönetmen Yardımcısı
* Kırık Çanaklar 1960
* Şoför Nebahat 1960
* Mahallenin Sevgilisi 1960
* Suçlu 1960
* Yaşamak Hakkımdır 1958
Filmleri - Danışman
* Yorgun Savaşçı 1993
Cumhuriyet; 11 Ekim 2009
13/12/2007 · Kategori: Yonetmen
'Fatih Akın bir buzkıran, biz de onun arkasından geliyoruz'
|
İlk filmini çeken Nuran David Çalış, İstanbul'dan Almanya'ya göç eden Ermeni-Musevi bir ailenin oğlu.
|
Bursa İpekyolu Film Festivali'nde gösterilen 'Annem, Ağabeyim ve Ben'le beğeni toplayan Nuran David Çalış, "Almanya buz denizi. Fatih Akın da o buzları yararak ilerleyen koca bir gemi. Biz onun açtığı yoldan gidiyoruz. O olmasa bizi ciddiye almazlardı' diyor
11/12/2007 (614 kişi okudu)
ERKAN AKTUĞ (Arşivi)
BURSA - Nuran David Çalış (Calis)... Bu ismi bir kenara not edin! İddia ediyoruz ki bundan sonra bu ismi daha çok duyacaksınız...
Doğrusu, Nuran David Çalış ismini ilk kez Bursa İpek Yolu Film Festivali'nin programı açıklandığında duyduk. İlk filmi 'Annem, Ağabeyim ve Ben', festivalde 'ilk film'lerin yarıştığı Altın Karagöz uluslararası yarışma bölümünde yer alıyordu. Önce filmin başrolündeki Türkçe isimler Erhan Emre ve Kurt Onur İpekkaya dikkatimizi çekti. Filmin konu özetinde Türkiye'yle ilgili bir bilgi yoktu ama, kısaca Almanya'da yaşayan sinema tutkunu Ermeni asıllı bir gencin hikâyesini anlatıyordu. Kısa bir Google aramasından sonra Almanca sitelerde Çalış'ın Türkiye'den göç etmiş Ermeni-Musevi bir ailenin oğlu olduğu bilgisine ulaştık: İsmi Fatih Akın, Feridun Zaimoğlu gibi Almanya'da önemli başarılara imza atmış Türkiye kökenli isimlerin yanında anılıyordu. Merakımız daha da arttı.
Sonunda merakımızı Bursa'da giderdik; hem filmi izleyerek, hem de Bursa'da bulunan Nuran David Çalış'la konuşarak... Girişteki iddialı cümleyi bize kurduransa Çalış'ın filminin bizde bıraktığı hissiyat. 'Altın Karagöz' alırsa şaşırmayacağız yani.
Nuran David Çalış için çokkültürlü demek sanki biraz eksik kalıyor. "Ben bir kokteylim" diyor, "Her şeyin en iyisi bana katılmış." Çalış'ın anne tarafı 1600'lerde İspanya'dan sürgün edilen ve dönemin Osmanlı padişahının İstanbul'da kucak açtığı Seferad Yahudilerinden. Babası yüzyıllardır İstanbul'da yaşayan Ermeni kökenli bir aileden.
Çalış'ın ailesi 1961 yılında Almanya Bielefeld'e taşınmış. Türkçe konuştuğumuz Çalış doğma büyüme Almanyalı. Türkçeyi duyduğu konuşmalardan, kulak dolgunluğuyla öğrenmiş. Münih'te Otto-Falkenberg-School'da tiyatro yönetmenliği okurken bir yandan da Kammerspiele Munisch'te yardımcı yönetmen olarak çalışmış. 2000- 2002 arasında hip hop grupları için klipler çekmiş. Şimdilerde tiyatro ve sinemayı birlikte yürütüyor.
'Annem, Ağabeyim ve Ben' filmi Çalış'ın yaşamından derin izler taşıyor: Dul annesi ve küçük kardeşiyle yaşayan 23 yaşındaki Ermeni Areg, Almanca konuşur, kendini Alman gibi görür. Areg'in en büyük amacı ise film okuluna gitmektir. Annesi ise sadece Ermenice konuşur, Areg'e Ermeni bir eş bulmaya çalışır ve anavatanı Ermenistan'a dönmek dışında bir şey istemez. Annesinin ileri derecede şeker hastası olduğunu çok sonra öğrenen Aleg, ilgilenmek zorunda olduğu annesi, film okuluna gitme hayalleri ve Alman sevgilisi arasında yolunu çizmeye çalışır...
"Ben de Areg gibiydim" diyor Nuran David Çalış, "Ermeni kültürüyle hiç alakam yoktu. Annem şeker hastasıydı ve onunla ilgilenirken tanımaya, 'Ben kimim?' diye sormaya başladım. Babam 16 sene önce, ben 18 yaşındayken öldü. O dönemde annemle çok birbirimize düştük. O benim hayatımı daha çok önemsemeye başladı. 18 yaşında birdenbire çok büyük mesuliyetler yüklendi bana, çok zordu hakikaten. Genç yaşta dul kalmıştı, şeker hastasıydı. Ben bir taraftan annemin hayatını nasıl rahat ettiririm diye düşünürken bir yandan da Bielefeld'i bırakmak, Münih'e gitmek, uzaklaşmak, tiyatro okumak istiyordum. Annem çok istemiyordu, liseden çok iyi notla mezun olmuştum, istesem hukuk ya da tıp okuyabilirdim. Bütün bunları filmin içine yedirdim."
Çalış'ın ailesi hiç Ermenistan'a gitmemiş. Kendisi de filme kadar gitmemişti. "Hepsi diyordu 'Biz Ermeniyiz' diye. Ben de 'Tamam, tamam' diye geçiştiriyordum. Sonra bir gideyim bakayım nasıl bir yerdir dedim. Ermenice konuşamıyorum, Ermenistan'da turist gibiydim."
Çalış filmde Ermeni anneyi oynayan Lida Zakaryan'ı da Ermenistan'da bir lokantada bulmuş. Kamerayla küçük bir casting çalışması yapmış. "Ermenice konuşuyordu ve ben anlamıyordum. Süper dedim, filmde de böyle zaten." Çalış'ın filminde annenin Ermenice konuşmaları altyazı olarak çevrilmiyor. Bunu anneyle oğul arasındaki farklı dünyalara vurgu yapmak için özellikle tercih etmiş Çalış. Tabii yapımcıları buna ikna etmek için epey ter dökmüş. "Seyirci duygulardan hissedecekti. Ayrıca cevaplardan da anlaşılıyor. Ana oğul arasındaki böyle problemleri herkes bilir."
Nuran David Çalış'a son olarak Fatih Akın'ı soruyoruz. "O çok büyük bir yetenek, en büyüklerden, saygıyla bakılan insanlardan" diyor ve ekliyor: "Almanya'yı bir buz denizi olarak düşünün. Fatih Akın da o buz denizinde buzları yararak ilerleyen kocaman bir gemi. Fatih Akın, Feridun Zaimoğlu... Onlar buzu kırmasalardı bizim gibileri ciddiye almazlardı, duymamazlıktan gelirlerdi. Bakıyorlar Fatih Akın'ın filmleri Berlin'de, Cannes'da, Oscar'da... Birdenbire büyük bir motivasyon oldu. Bizi dinlemeye başladılar."
İpek Yolu kervanı sağlam adımlarla...
Bu sene ikincisi düzenlenen Bursa İpek Yolu Film Festivali, sağlam adımlarla Türkiye'deki hatırı sayılır film festivalleri arasındaki yerini belirginleştiriyor. 13 Aralık'a kadar devam edecek festivalin geçen cuma yapılan açılışı hayli görkemliydi. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın da katıldığı açılış törenini Fadik Sevin Atasoy sundu, Şevval Sam şarkılarıyla geceye renk kattı. Fatma Girik, onur ödülünü bir hayranı olan yönetmen Çağan Irmak'ın elinden aldı. Festival, bu sene aralarında Halil Ergün, Ali Özgentürk, Aykut Oray, Sırrı Süreyya Önder, Yılmaz Köksal, Ruhi Sarı, Şerif Sezer'in de olduğu 300'ü aşkın konuğu Bursa'da ağırlıyor. Sinema atölyeleri, yedi ayrı mekâna yayılan film gösterimleriyle tüm Bursa'yı kucaklayan festivalin tek eksiği, festival havasının solunduğu ana mekân Tayyare Kültür'ün yetersiz kalması. Ancak önümüzdeki yıllarda bu sorun da çözülecek. Merinos fabrikasının yerinde dev bir kültür kompleksi yükseliyor. Festival kapsamında bir de ödüllü ulusal uzun metraj film yarışması düzenlenirse İpek Yolu çıtayı iyice yükseltir.
1/10/2006 · Kategori: Yonetmen
Cenneti Beklerken
Yönetmen Derviş Zaim, "Cenneti Beklerken" filmiyle, Altın Portakal'dan "En İyi Görsel Efekt" ödülüyle döndü. Zaim, 17. yüzyılda, bir nakkaşın yolculuğuyla birlikte dönemin estetik ve ahlaki kaygılarını da işleyen filmde tasvir sanatıyla sinemayı buluşturdu. Yönetmen filmi için "Mümkün olduğu kadar samimi ve sahici bir iş yapmaya çalıştım" diyor.
Nadide Karademir
Derviş Zaim prömiyeri 43. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde gerçekleşen ve 15 Aralık'ta vizyona girecek olan filmi "Cenneti Beklerken"de seyirciyi tarihte bir yolculuğa çıkarıyor. 17 yy. Osmanlısı'nda, bir nakkaşın yolculuğunu, bu yolculukla birlikte tarihsel olayları, dönüşümleri, bireyin değişimini anlatan filmde Serhat Tutumluer, Melis Danişmend ve Uğur Polat rol alıyor. "Tabutta Rövaşata", "Filler ve Çimen" ve "Çamur" filmleriyle Türk sinemasının birçok önemli ödülünü toplayan Zaim'in "Cenneti Beklerken"i Antalya'dan "en iyi görsel efekt" ödülüyle döndü.
-Filmin öyküsünü kısaca anlatır mısınız?
17. yy. Osmanlısı'nda bir nakkaşın doğuya yaptığı yolculuk esnasında mesleğiyle ilgili yaşadığı bir takım estetik ve ahlaki kaygılar öykünün ana çerçevesini oluşturuyor. Bu öyküyü de dönemin toplumsal ve ahlaki olayları çevreliyor
-Tarihe eleştirel mi, bakıyorsunuz, filmde?
Filmin göbeğinde tarihe eleştirel bir yaklaşım, yeni bir bakış açısı getirmek gibi bir tavır yok, ama benzerlerinden çok farklı bir film... Bunları da ben aktarmayayım, seyirci fark etsin isterim. Yaptığım işler üzerinden konuşmayı -tanımlamak amacıyla da olsa- istemiyorum, çünkü konuşmam, o filmi bir yere kompartize etmem anlamına gelir.
-Yol hâlâ çok güçlü bir imge, gerek edebiyatta, gerek sinemada... Siz niçin bir yol hikâyesi seçtiniz?
Çünkü yol hikâyelerinde bir dönüşüm söz konusudur. O karakterin yaşadığı dönüşümün yanında yol, bize toplumun birkaç asırdır yaşadığı kültürel gel-gitleri anlatmaya da elverişli bir platform sağlar. Bu yüzden de bir yol hikâyesi yazdım.
-Hikâyeyi oluştururken hangi karakterler yol gösterdi?
Şehzade Düzme Mustafa Hikâyesi esin kaynaklarımdan biri, ama başka motifler de var. Bazı tasvir sanatçılarının yaşamındaki kesitlerden de etkilendim. Birçok bilgi ve esin kaynağı hikâyede tek bir adamda buluştu diyebilirim. Karakterleri, gerçek bir olaya dayanarak bütünüyle o olay içerisinde tanımlamak taraftarı değildim, bu yüzden mekânları ve olayları -onlardan ne kadar esinlenmiş olursam olayım- silikleştirmeye, böylelikle seyirci için objektif bir izleme yaratmaya çalıştım. Çünkü, seyircinin, esas anlatmak istediğimiz omurganın dışında kalıp "acaba bu olay tarihte neye tekabül ediyordu?" şeklinde bir izleme moduna girmesi anlatmak istediklerinizi anlatamamanız ile sonuçlanabiliyor.
-Tasvir gibi imgesel bir sanatı sinema da kullanırken neyi amaçladınız?
Senaryoyu yazarken, kuşatıcı ve kışkırtıcı bir fikri hep kafamın bir ucunda tutmaya çalıştım: Geleneksel tasvir sanatı bugünkü sinema diline katkı bakımından düşünülürse bana ne gibi bir anlatım olanağı sağlayabilir? "Cenneti Beklerken"de tasvir önemli bir yerde, ama bunu günümüz seyircisinin algılarını ve belleğinin sınırlarını çok da fazla deneyselin kıyılarına atmadan kullanmaya çalıştık. Mümkün olduğu kadar samimi ve sahici bir iş olsun istedim.
-Filmin montajı neredeyse bir yıl kadar sürdü. Neden süre bu kadar uzadı?
Montaj aşamasında titiz davranmaya çalıştık, uluslararası standartlarda olmasına dikkat ettik. Tabii bir de içimdeki ses bana ne zaman "tamam oldu" dediyse o zaman bitirdim montajı. Özellikle bir dönem filmi çektiyseniz, efektler, ses vs. oldukça uzun zaman alıyor, İstanbul'da bir çayırda kadrajın içine modern dünyaya ait bir obje mutlaka giriyor, bu da efekt kullanımını oldukça artırıyor.
-Filmin müzikleri de oldukça dikkat çekici...
Türk filmlerinde fonksiyonel müzik enderdir, biz bunu denemeye giriştik. Rahman Altın da filme yardım eden, oya gibi filmin içine işlenen müzikler yaptı. l

Fotoğraf: Hıdır Durman
Dergi 01.10.2006
25/6/2006 · Kategori: Yonetmen
| Dergi 25.06.2006 |
|
5 Vakit Reha Erdem
"Korkuyorum Anne" ve "5 Vakit". Reha Erdem, farklı zamanlarda çekilse de izleyici karşısına aynı tarihlerde çıkan iki filmiyle 2006'nın yönetmeni oldu. Kadınların tarafını tutuyor, cevap vermeyi değil, soru sormayı seviyor, seyirciye "Bu ne ya" dedirtemezse filminin iyi olmadığını düşünüyor... 
Fotoğraf: VEDAT ARIK |
| Dergi 25.06.2006 |
|
Bir sahtekâr işi bu!
İstanbul'da, Ankara'da ve Adana'da bu yılın neredeyse bütün sinema ödüllerini topladı Reha Erdem. Seyirci, onun yalın, ironik dilini sevdi. Erdem ise yeni bir filmin peşine düştü. Bir kaygısı var, televizyon dizileri gibi seyirlik işler yapmak... Sinemada gerçekçiliğin sonunun en gerçek pornografi olduğunu düşünüyor. Bu yüzden onun işi sorularla...
Esra Başıbüyük / Yalın Karabey
Ergen olmaya geçişin gerginliğinde üç çocuk karakter; Ömer, Yıldız ve Yakup... "5 Vakit" onların hikâyesi. Çocukların doğası, köyün doğasıyla kaynaşıyor. Reha Erdem filmini 10 senedir gidip geldiği, içine işleyen Kozlu köyünde çekmiş, yani o da filmini köyün doğasına işlemiş. Özetle "5 Vakit"; Kozlu köyünün ritminde "bir doğa filmi". Erdem, İstanbul, Ankara'dan sonra Adana'dan, Altın Koza Film Festivali'nden de ödülle döndü. "Sanki bir şeyin peşindeyim -neyse o!" derken belli ki hâlâ uzun ince bir yolda, ama daha gün yüzünde. Filmlerindeki kendine has ritmin nedeni ise içindeki rutini kırmak için her defasında başkalaşmayı (kişiselleşmeyi) göze alması...
Reha Erdem: Zor bir filme hazırlanıyorum.
Esra: Nerede geçecek?
İstanbul'da... Kış sonunda çekmek istiyoruz.
Yalın: Nasıl bir film olacak?
Aşk filmi, Hülya Avşar var. Sert bir film olacak.
Esra: Avşar'ın oyunculuğunu beğeniyorsunuz yani...
Disiplinli, iyi bir oyuncu. Beğeniyorum da, daha beğenilecek bir şey görmedik. Çok istekli, daha önceleri para yapmayacak filmlerde oynamam gibi demeçleri vardı, ama şimdi gişe benim umurumda değil diyor.
Esra: Oyuncularınızı nasıl seçiyorsunuz, hislerinizle mi?
Bir kuralı yok aslında. Evet, biraz hislerimle seçiyorum. 5 Vakit'te, köydeki çocukları birçok çocuk arasından seçtik. Sinemada oyuncunun her şeyi anlaması gerekmiyor. Çünkü bu iş birtakım görüntülerle yapılıyor. Mesela Işıl Yücesoy'un "Korkuyorum Anne"deki rol için seçilmesi ilginçti, onu şarkıcı olarak biliyordum, bir gün televizyonda gördüm: Karakterin ta kendisiydi.
Yalın: Etkilendikleriniz kimler? O takip kameralarıyla benim aklıma gelen...
Gus van Sant diyeceksin herhalde. Birebir etkilenmiyorum, ama beğeniyorum sinemasını. Belki oradan geldi,ama takipler köyün labirent gibi yollarını anlatmak içindi de.
Esra: Etkilenmekten korkar mısınız?
Korkarım. Benim hevesim o çok beğendiklerimin yanına bir şey koyabilmek.
Yalın: Filmin içinize işlemesinden mi çekiniyorsunuz? Çok film seyredebilirsiniz, ama hiç seyretmeyebilirsiniz de...
Kötü filmler kötü ediyor, iyi, kıskanacağım filmleri seyretmek ise motive ediyor, ama onu da çok bulamıyorum.
Esra: Hepimiz hayatı farklı farklı algılıyoruz, ama siz bunu daha sonra kullanıyorsunuz. Hayatı da hep bir yönetmen gibi mi algılarsınız? Bir şeyi yaşarken farkında olmadan sonra kullanmak üzere biriktirir misiniz?
Yok, bu kendiliğinden olmuyor...
Esra:Yani algılamanızı manipule mi ediyorsunuz?
Evet. Yani, hep bir şeyin peşindeyim sanki... Neyse o!
KADINLAR, YİNE DE AYAKTA
Esra: Şimdi bazı kareleri düşününce... Bir kadının ince detayları gören gözü gibi bir vizyonunuz var...
Kadınları her anlamda daha ileri gitmiş varlıklar olarak görüyorum, ne kadar durdurulmaya ve budanmaya çalışılsa da... "Korkuyorum Anne"deki temalardan biri de buydu. Bütün erkekler zavallı bir şekilde yerden yere düşerken, kadınlar yine de ayaktaydılar. "5 Vakit" de öyle. Bir taraf tutma durumum var, belki bu onun sonucudur.
Esra: Filmde olayları doğrudan, olduğu gibi görüyoruz, ama bir estetik filtresinden geçirilmiş gibi... Mesela çocuğun duvara yaslanışı, elini koyuşu, inanılmaz estetik, ama belli ki o bir kurgu, böyle bir görüntü gerçekte çok zor...
İşte, o köy çocuğunun öyle yaslandığındaki fotoğraf ile, önceki ve sonraki karelerle, uydurma da olsa, inandırıcı bir dünya oluşturmak benim hevesim. Ama o yaşantının hissiyatı, insan ruhuna ve gerçeğe aykırı değil. Yoksa 2006'da Kozlu köyünde şöyle bir olay yaşanmıştı denilse, o bir masal ya da bir hikâye olabilir. Sinema bu kadar ufak bir şey değil gibi geliyor bana, o yüzden gerçekçi yaklaşımlar beni çekmiyor. Gus van Sant'ı, Wong Kar-Wai'yi de bu yüzden seviyorum. Bir sahtekâr işi bu.
Yalın: "5 Vakit" sırasında bir de kısa metraj film çektiniz. Onu ne zaman göreceğiz?
Evet, "Ekim'de Hiçbir Kere" büyük ihtimalle sonbaharda İstanbul Modern'de oynayacak. O daha özgün, deneysel bir iş olacak.
Esra: Metaforik anlatıma da yatkın mısınız?
Çok fazla şu neyi sembolize ediyor, bu neyi sembolize ediyor diye yaklaşmayı sevmiyorum.
Esra: Kahvede, yaşlılar heyetinin arkasındaki duvarda sıra sıra takvimlerde, böyle metaforik bir anlatım vardı...
Sanat hayatın aynası değil, ya bir adım ötesi ya da bir adım gerisi. Gerçekçilikte hayattan alınanların tuzakları var. Sinemada gerçekçiliğin sonu, en gerçek pornografi. En gösterilmeyeni göstermek de tükenir, çünkü bir cevap var. Oysa cevap ölümlü, soru ise insanı yaşatan şey. Her şey, insanlar bile öyle değil mi ? Her şeye cevabı olanlar sıkıcıdır, erk sahibi insanlar da hep bir cevabı olan insanlardır.
Esra: Çekim zamanı sanki Tanrı da sizin yanınızdaymış! Güneş tutulmuş, gökyüzü görüntüleri muhteşem...
Filmde gözükmeyen bir olay da var, kahvede çekim yaparken İzmir'de 5.5'lik bir deprem olmuş, tekrarlardan birinde arayıp buldum sonra, arkada ayna sallanıyor. Ama en büyük sürpriz güneş tutulmasıydı.
Yalın: Filmin İngilizce ismi "Times and Winds" olmuş, senaryoda ezan vakitleri asıl isimleriyle bölünüyordu, ama filmde ikindi öğleden sonra olmuş, yatsı gece...
Filmdeki zamanlar ezan vakitlerini de içeriyor, başka vakitleri de. Sadece namaz zamanlarını koymak bir konuya kilitlenmek gibi oluyordu, o yüzden değiştirdim.
Esra: Filmleriniz zamansız ve mekânsız, bu bir rahatlık yaratmak için mi yapılıyor?
Aksine, bu bir rahatsızlık yaratıyor. Gerçekçilikten kopartmak, filmin zamanını kurmak, ayrı bir dert oluyor. Yeni film daha şehirde, daha bu zamanda geçiyor. Hangi zamana ait diye her kareye bakacağız. Aslında "5 Vakit"te de köyde çanak antenler görünüyor.
Yalın: Biz de tartışırken kızın spor ayakkabılarından, antenlerden 80 sonrası gibi düşünmüştük.
Bu bende filmin nostaljik olabileceği kaygısı yaratıyor.
Esra: Kaygı deyince, film yaparken korkunuz nedir?
Seyirlik olması, televizyon dizileri gibi olması. "A Ay"ın (ilk filmi) ilk gösterimini seyircilerle birlikte balkondan izledim. Film başladı, siyah-beyaz... Yanımda birileri "Bu ne ya?" dediler. Hâlâ o "Bu ne ya"yı takip ediyorum. Şöyle bir ölçü oluştu: "bu ne ya" demezlerse film olmadı demektir...
Yalın: Filmi HD (High Definition) video çekmek nasıl bir fark yaratttı?
Filmin en büyük iddiası ve korkusu buydu, ama beklediğimden iyi bir sonuç çıktı. Benim için negatif bitti diye düşünüyorum.Bu formatın sinemayı demokratikleştireceğine inanıyorum. İnsanlar film çekmeye cesaret edemiyordu, çünkü çok pahalı, ama artık daha iyi filmler çıkacak.
Esra: İnsan psikolojisinin içerisinde bu kadar dolaşmanıza dayanarak soruyorum, insan ne demek?
Acılı bir hayat yaşıyoruz, elli bin dert var. Bize bu şehirlerde dayatılan hayat da sahte, baskıcı, gayri insani. İnsan olmanın en güzel yanı kendi zamanını yaratabilmek ve bu da bir savaş gerektiriyor. İmkânsız, ama elimi kolumu kaptırmayayım diye dış dünyaya az değmeye çalışıyorum.
Esra: Sizde bir çocuk büyütüyorsunuz...
Evet bir kızım var. Kiraz.
Esra: Ona ne geçiriyorsunuz?
Ne yazık ki bütün hastalıklarımı geçiriyorum. İnsan ne kadar gayret etse de fotokopi gibi geçiyor çocuğuna. Bari memnuniyetsizliğimi de geçireyim. Zaten bitti gitti, artık 10 yaşında...
Esra: Artık ektiklerinizi biçme zamanı yaklaşmış! l |
Rüzgâr essin!
Reha Erdem çizdiğini birebir çekmeyenlerden. Yine de çizimler kafasındakine sadık kalmamak ve dağılmamak için önemli. Ne de olsa rüzgâr, es deyince esmez, yağmur yağ deyince yağmaz... İşte 5 Vakit'ten prodüksiyon notları:
Pek çok zaptedilmez boynu çanlı keçi aynı yerde tutulacak.
Bir erkek bir kancık eşşek tepişecek.
Bir erkek bir dişi köpek sevişecek.
Canlı akrepler beslenecek, ölü akrepler biriktirilecek.
Bir adet minare (kılıfsız) çalınacak.
Yağmur yağdırılacak, gerekirse yaşlı teyzelerle duaya çıkılacak.
Bol rüzgâr estirilecek.
Bir dolunayın önünden bulutlar geçirilecek.
Bir inek doğurtulacak.
Bir güneş tutulacak, tutturulacak.
*********************************
| Dergi 25.06.2006 |
|
Yer değiştiren manzaralar...
Fatih Akın göçmen bir Türk mü yoksa bir Alman mı? Neden uzaktaki birisi, bize, karısını döven komşumuzdan daha yakın? Güzel olanı belirlemek kimin tekelinde? Yanıt, yer değiştiren manzaraları doğru okumakta. Sınırlar değişiyor, aşılıyor, ama ev giderek uzaklaşıyor belki, oysa arzulanan tam da o... Hamid Dabashi, Thomas Elsaesser ve Nezihe Erdoğan, Özge Özyılmaz anlatıyor.
Volkan Aran
Gözümüzün önünden kayıp giden manzaralar var. Tam seçemediğimiz ve birbirine tezat görüntüler. Adlandırılan şeyin arkasında, derinlerde, tam zıttını buluyoruz.
İlk algıladığımız, sınırların ve kültürlerin iç içe geçtiği, iletişimin coğrafi sınırları geçersiz kılıp insanları birbirine bağladığı bir dünyada yaşadığımız. Ama olup bitenin arkasında "Öteki"ne yabancılaşan ya da kendi dilini kaybedip, kendisini ancak ötekinin gözüyle tanımlayabilen insanların yaşadığı bir dünya manzarası da var. "Uzaktaki birisi, bize, karısını döven komşumuzdan çok daha yakın" diyor Prof. Nezih Erdoğan konferansın temasının nasıl ortaya çıktığını açıklarken, "öyleyse biz kimiz?". İnsanların isimleri yanlış kimlikler yakıştırmamızı sağlıyor, dıştan görünen yanıltıcı olabiliyor. Biz Fatih Akın'a göçmen Türk yönetmen derken, o kendisini aynı derecede Alman görüyor. Konferansın düzenleyicilerinden Miyase Christiansen'i de örnek veriyor Nezihe Erdoğan.
Bilgi Üniversitesi'nde bu yıl ilki düzenlenen Uluslararası Film ve Medya Konferansı'nın teması "Yer Değiştiren Manzaralar"dı (Shifting Landscapes). Manzaralar yer değiştiriyordu, çünkü ne baktığımız şey, ne de baktığımız yer eski tanımlarımıza uymuyordu ya da gerçekte o tanımlar bizim değildi.
Tartışma konusu sinema olduğunda evrensel bir estetik algısından bahsetmek mümkün değil mi? Estetik ve güzellik anlayışında evrensellikten bahsedilemez mi? Belki bu, manzaraya baktığımız zemini biraz olsun sağlamlaştırır. Konferansın ana konuşmacılarından Prof. Hamid Dabashi'ye yöneltiyoruz bu soruyu. "Kesinlikle katılmıyorum. Bunu tartışmıyorum bile. Benim tartıştığım şu: güzelin ve yüce olanın ne olduğuna dair sorgulamayı demokratik bir fikir tartışması pozisyonumuzu koruyarak birbirimizle yapabilmemiz." Ardından sinemasal estetiğe aynısını uygulamayı öneriyor. "Cannes Film Festivali gibi estetiğin güç merkezleri haline gelmiş organizasyonların, estetik anlayışının belirleyicisi olmasına karşıyım. Bir filmin güzel olduğuna oraya bakarak karar veremeyiz. İstanbul Film Festivali 'güzel' olanın ne olduğunu tartışan bir pozisyonda olmalı ve bir filmin tanınması ve ardından kutlanması için Cannes'ı beklememeli."
Kendisini başkasının gözünde anlamlandırmaya çalışmanın en yaygın örneğini aşk ilişkilerinde gördüğümüzü bize Prof. Thomas Elsaesser hatırlatıyor. "Bağımlı öznellik, inancımızı gerçekliğe dayandırmak için gerekli, karşılıklı onaylanan bir fantezidir ve aşkın her iki partnerin de karşıdakinin kendini kandırmasına inanmak konusunda anlaşmaya vardığı bir kontrat olduğunu kabul edersek, âşık olmak ya da aşkı bitirmek, bu gerçekliğin ne kadar kolay çökeceğini bize gösterir". Kendini kandırmalara karşılıklı inanmamız isteniyor bir bakıma. Prof Elsaesser'in konuşması beyazperdeye yansıyan Lola ve erkek arkadaşı Manni'nin görüntüleriyle kesiliyor. (Koş Lola Koş filminden)
(Lola) Beni seviyor musun? / (Manni) Tabii ki seviyorum / Nasıl emin olabiliyorsun? / Bilmiyorum. Sadece eminim. / Başka bir kız da olabilirdim. Neden başkası değil de, ben?/ Çünkü sen en iyisin./ En iyi ne?/ En iyi kız. / Dünyadaki tüm kızların arasında mı?/ Tabii./ Nerden biliyorsun?/ Biliyorum işte./ Öyle düşünüyorsun./ Tamam, öyle düşünüyorum. / Gördün mü? / Neyi?/ Emin değilsin.
Aşk, bir bilme hali değil, inanma isteği öyleyse.
İHTİLAFLI TOPRAK
Gerçeklikten fanteziye geçerek -ki aşkın bir fantezi olduğu az önce kabul edilmişti- kandırmacayı karşılıklı sürdürmenin bir ilişki için esas olduğunu düşünmek Avrupa'nın kimlik oluşturma krizinde nasıl bir yol gösterebilir ki? "Ulusların kimlik çatışmalarının ulusların sesini duyurma ve kendini ifade etme için uygun çerçeveler sağlanarak çözümlenebileceği, geriye kalan karşıtlık yaratma isteğinin de bertaraf edilebileceği ya da en azından Eurovizyon şarkı yarışması ya da Dünya Kupası'nda rastladığımız türden bir tür törensel milliyetçiliğe dönüştürülebileceği Avrupa Birliği'nde çok dile gelmiştir" diyor Prof. Elsaesser, "eski çatışmaların bu şekilde yeniden ele alınması, inanıyorum ki, Türkiye'de laik devleti korumak için ellerinden geleni yapan ve Avrupa Birliği'ne girmek için yasal düzenlemelerin yapılmasını ve eski âdetlerin feda edilmesini dileyenlerin de umududur".
Oysa Avrupa kimlikli bir fantezi dünyasına geçmeyi engelleyecek pek çok çatışmanın hiç de eski olmadığını hatırlatan kareler yansıyor ekrana. Sunumu yapan bir akademisyen değil bu kez. İrlandalı bir sanatçı. "İhtilaflı Toprak" adını verdiği projede Avrupa'da çatışmalara sahne olan Bosna, Kosova ve İrlanda topraklarında, savaş sonrası kalıntıları fotoğraflamış. Deneysel bir çalışmayla bir fotoğrafın farklı sunum mekânlarında farklı şekilde yorumlandığını da gösteriyor. Şu sonuçla bitiriyor: "Tarih manipule edilebilir." Tıpkı düşünce tarihinin başlangıcı gibi. * * *
ÊÊÊ Prof. Hamid Dabashi, Aristo ve Plato'nun yalnızca Batı felsefesinin başlangıcı olarak ele alınmasının yanlış olduğunu söylüyor. Aristo ve Plato Batı dillerinden çok daha önce Süryaniceye, Farsçaya ve Arapçaya çevrilmişti. Öyleyse eski Yunan felsefesini ve kültürünü, Türklerin, Perslerin hatta Arapların kültür tarihlerinin bir parçası kabul edebilir miyiz? "Tabi ki" diye yanıtlıyor Dabashi, "Karşı kıyıdaki Plato'yu sizden daha çok onların yapan ne var? Yüzyıllardır bu düşünürler üzerine kitaplar okuduk, yorumlar yaptık ve felsefelerimizi biz de bunlar üzerine inşa ettik." Prof Dabashi'nin vurgularında Batı karşıtlığı değil, Batı'nın dışında sayılan ülkelerin dünya kültür tarihinin dışındaymış gibi gösterilmesine duyulan bir kızgınlık seziliyor. Konferansta yaptığı sunumda da Kant'ın Güzellik ve Yücelik üzerine geliştirdiği felsefede dışlayıcı ve ırkçı yaklaşımlara dikkat çekip, Doğu'nun kendi tartışmalarını yaratması gerektiğini söylüyor. Ama yatay iletişimin kalmadığı bir Doğu dünyası var neredeyse. İran ve Türk sinemalarının ilişkisi ya da benzerliği üzerine görüşlerini sorduğumuzda, her ikisinin de Avrupa'yla dikey ilişkileri olduğunu, örneğin Theo Angelopoulos'tan Nuri Bilge Ceylan kadar Abbas Kiyarüstemi'nin de etkilendiğini söylüyor. "Ama beni asıl ilgilendiren Ceylan ile Kiyarüstemi arasında olacak bir görüş paylaşımı."
Nuri Bilge Ceylan'ın filminde Theo Angelopoulos etkisi ne denli var? Ya da iki yönetmenin filmleri ne derece benzerlik gösteriyor? Bu karşılaştırmayı uzun süredir yapmakta olan öğretim görevlisi Özge Özyılmaz'a sorduk.
"Her ikisi de geleneksel sinemanın gerek anlatı içinde, gerek zaman ve mekânla oynayarak oluşturmayı prensip edindiği şok etkisini kullanmıyorlar. Ve bu geleneksel hikâye yapısını, gerilim, çözülme sıralamasını kullanmamakta çok ısrarcılar. Seyircinin filmde yansıtılana karşı duygusal bir pozisyon almasına izin vermiyorlar, ama mekânın (doğallığı ve yapaylığı) ve zamanın (zaman geçişlerinin azlığı ya da sıklığı) kullanımında ya da karakterlerin daha büyük bir topluluğu (Angelopoulos) ya da yalnızca kendini temsil etmesi (Ceylan) gibi farklılıklar da var."
Theo Angelopoulos, artık eskiye göre kendini daha az güvende ve daha çok sürgünde hissettiğini söylüyor. Ağlayan Çayır filminde kullandığı sözleri hatırlatıyor: "Sınırları aştık ve hâlâ buradayız. Evimize ulaşmak için daha kaç sınır aşmalıyız?" Belki de "yolculuğun kendisi insanın evidir"... Benzer ironiyi Fatih Akın sunuyor bize. "Crossing the Bridge"de sınırların ne denli iç içe geçtiğini anlatırken "Temmuz'da" filminde sınır muhafızlığını yapan ve sınır geçişini yasaklayan bir polis rolünü kendisinin oynadığını hatırlıyoruz, Prof. Deniz Göktürk'ün sunumuyla.
Görüntüler akmaya devam ediyor. Çiçek dürbünü yerine multiplex sinema perdelerine bakıyoruz artık. Daha net görüyoruz, daha kolay ulaşıyor ve ulaşılıyoruz, ama öte yandan teknolojinin kazandırdığı ürünler fetiş haline getirilip, insanların sosyal çevresiyle irtibatını kesiyor. Ya da Nezih Erdoğan'ın söylediği gibi "Telefonunuzu kapattığınızı sanıyorsunuz ama sizi kapatan o" oluyor. Sınırları aşıyoruz ama sınırlarda savaştan kalan mayınlar, dikenli teller, "ölü mü, canlı mı olduğu belirsiz" insanlar bırakıyoruz.
Sınırlar gerçekten yok mu, yoksa olan biten coğrafi sınırların, zihinsel sınırlarla yer değiştirmesi mi? İnsana, kendi kelimeleriyle tartışmayı unutturan; ya da çiçek dürbününü kaleydoskop yapan sınırlar... l 
Nuri Bilge Ceylan'ın ödüllü filmi "İklimler"...
| Dergi 25.06.2006 |
|
Avrupa Türkiye'ye direniyor
Prof. Hamid Dabashi Türkiye'nin AB'ye kabulüyle Avrupa kavramının da yeniden inşa edileceğini söylüyor. Avrupa'nın kültürel direncini kırmanın yolunu ise "güzel"i "içeri"de tartışmakta görüyor...
Prof. Hamid Dabashi Kolombiya Üniversitesi'nde İran Çalışmaları ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü. İran, ortaçağ dönemi ve modern İslam, dünya sineması ve sanat felsefesi (transestetik) üzerine dünyaca tanınan çok sayıda yayını var. Küresel jeopolitikle ilgilenen Dabashi, bir tarihçi ve kültürel eleştirmen olarak tanımlanıyor. Türkçeye çevrilen iki kitabı var. Biri Agora Kitaplığı'nın "İran Sineması", diğeri İnsan Yayınları'nın "İslam'da Otorite"si.
-Konferansın teması hakkındaki görüşünüzü alabilir miyim? Gerçekten görüntüler yer değiştiriyor mu? Avrupa'da bu yer değişiminin etkileri nedir?
Kesinlikle, üstelik sadece görüntüler değil, insanlarla, işçi hareketleriyle, eskiden yerleşmiş toplulukların kendini yeniden tanımlamasıyla da yer değiştiriyor. Bugün Almanya'daki Türkler, Türklük hakkında Almanya'da ve Almanca olarak kitap yazıyorlar. Bu Türk edebiyatı mıdır, yoksa Alman mı? Ama sınırları aşmayı bir fetiş olarak görmemek gerekir.
-Batı düşünce tarihinde güzeli ve yüce olanı belirlemekte büyük katkısı olan Immanuel Kant'ın görüşlerinde Batı dışını yok sayan, ırkçı ve sınırlayıcı bir taraf olduğunu, güzellik algısı üzerine Batı'nın alfabesi dışında da tartışmamız gerektiğini söylediniz. Sizce Doğu düşünce tarihinin Kant'ı var mı?
Bizim Kant'ımızın kim olduğunu araştırmamız gerektiğine inanmıyorum. Şuna inanıyorum: Düşünürler, toplumun aydınları, akademisyenler, bu konular üzerine kendileri tartışmalı. Benim buraya misafir konuşmacı olarak gelmekle yapmaya çalıştığım bu tartışmaları başlatmak ya da en azından bunun bir parçası olmak. İstanbul'da başlayacak, sonra Türkiye'nin tamamında sürdürülecek bir tartışmayla, Kant'ı beklemeden bu konular üzerine düşünmeye başlayacağız. Kant'ı yok saydığım için değil, söylediğim şu: Biz bu bağlamda tartışma yaratmalıyız. Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak filmini bir sanat eseri olarak örnek verdim, aynı şekilde Elif Şafak'ın ya da Orhan Pamuk'un romanı... Bunlar güzel ve yüce olanın ne olduğu üzerine baştan başa düşünmemizde birer zemin olmalılar.
BEN BARIŞ EYLEMCİSİYİM...
-Avrupa'nın ancak kendi coğrafi çevresindekileri ahlaki olarak reddederek var olabileceğini, aksi takdirde Avrupa'nın Avrupa olmayacağını söylediniz. Türkiye'nin de bu yadsınan coğrafyanın ve kültürün parçası olduğunu düşünürsek, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girişi konuşmanızda görüşünü eleştirdiğiniz bazı Avrupalı politikacıların bahsettiği gibi Avrupa'nın sonu mu olacak?
Avrupa'nın, kendi dışında olanı yadsıyarak Avrupa olabileceğini söyledim. Türkiye'nin AB'ye kabulü Avrupa kavramının, şu üç konunun üstesinden gelinerek, yeniden inşasını gerektirecek. Birinci nokta şu: Evet, Türkiye bir İslam ülkesidir, ama bu Türkiye'deki her şeyin İslami olduğunu göstermez. İslami unsurlar olduğu kadar çok güçlü milli unsurlar da var. Atatürk'ten bu yana gelen bir milliyetçilik anlayışı var. Ayrıca 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyılın başlarından gelen çok güçlü sosyalist unsurlar da var. Ne var ki, Avrupa'nın eğilimi Türkiye'yi yalnızca bir İslam ülkesi tanımına indirgiyor. Oysa Türkiye modern bir ulus devlet. İkinci öğe Avrupa'nın içinde olan, örneğin Bosna gibi ve Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalan Müslümanlar. Üçüncü öğe ise çoğunluğu işçi göçüyle oluşan son dönem Türk topluluklar. Bu üç öğe, yani eski Müslüman topluluklar, yeni göçmenler ve Avrupa'nın İslami ülke tanımlaması, Avrupa'daki gizli Hıristiyanlık anlayışını tehdit ediyor. * * *
ÊÊÊ Öte yanda Avrupa, ekonomik (nüfus, hammadde ve pazar açısından), politik (Ortadoğu'ya sınırları dayamak için) ve askeri nedenlerle (öyle ya da böyle Amerika'nın manipülasyonuna uğrayabilecek askeri bir güç yerine, Avrupa'nın bir parçası olan bir askeri güç kazanmak için) Türkiye'nin üyeliğiyle ilgileniyor. Ama Türkiye, Avrupa'nın oryantalistik düşüncesi içinde yalnızca Osmanlıların bir uzantısı olarak duruyor ve bu kültürel bir direnç oluşturuyor.
-Laikliğin bu tehdit algısını azaltacağını düşünüyor musunuz? Çünkü Türkiye kendisini İslami bir ülke olarak değil, laik modern bir ülke olarak tanımlıyor.
Tam olarak laik olduğunu düşünmüyorum. Evet laik kurumları var, demokratik sivil yapılanmaları, vatandaşlık hakları, inanç ve basın özgürlüğü var ve bunlar modern ulus olmanın araçları, ama yine de çok güçlü İslami unsurlar da var.
Müslümanlığı ne kadar az ya da çok uyguladıklarından bağımsız olarak büyük çoğunluğu Müslüman olan bir nüfusu var. Ve bu Müslüman nüfusu, Avrupa'nın İslami algısı için yeterli oluyor.
-Son olarak İran'la yaşanan nükleer silah krizi konusunda İran'ın konumu hakkındaki görüşünüzü alabilir miyiz?
Ben bir barış eylemcisiyim. İran'ın nükleer silahlanmasına karşıyım. Ama bunun nedenini söyleyebilirim. Etrafınızda dört komşunuz var, kuzeyde Rusya, batıda İsrail, doğuda Pakistan ve güneyde Amerika. Hepsi de nükleer silah bulunduruyor. Dört kişi aynı odada ve silahlıysa, beşinci bir kişi barış eylemcisi olsa bile silahlanmak isteyecektir. Irak, Afganistan ve Kuzey Kore'den sadece sonuncusu işgal edilmemiştir ve bunun tek nedeni nükleer silahı olmasıdır. Ben İran'la birlikte, tüm bölgenin silahlanmasından yanayım. l 
Prof. Hamid Dabashi (sağda) ile Volkan Aran söyleşide... |

Fatih Akın "İstanbul Hatırası" filminin setinde...
| Dergi 25.06.2006 |

"Koş Lola Koş" filminden... | |
24/6/2006 · Kategori: Yonetmen
Sinan Çetin, meslektaşlarına ve yeni telif yasasına acımasız eleştiriler yöneltirken özeleştiri de yapıyor
Yönetmenlerin derdi cümlesizlik
GAMZE AKDEMİR
Sinemaya ilk başlayan hatta daha da öncelere giderek 17-18 yaşlarında fotoğraf makinesini eline ilk alan gencin dünyasından başladık söze. İlk fotoğraf makinesini, ilk kamerasını, ailesini anlattı bizlere Sinan Çetin . 40 kutu negatifle Çiçek Abbas 'ı çeken, 22 yaşındayken ilk asistanlığını Zeki Ökten 'in ''Hanzo'' filminde yapan fotoğraf ve sinema tutkunu genci anlattı. Ve yıllar sonrasında kurduğu yapımcılık şirketiyle ve filmleriyle büyüyen Sinan Çetin'i. Her şeyin nasıl değiştiğinden, teknolojinin sıçramalarından, mahçup seyirci profilinin kımıl kımıl özgüvenli bir seyirciye nasıl dönüştüğünden bahsetti. Ardından gelecek projelerini ve o can yakan sinema ve telif konusunu sorduk. Kendi deyimiyle ''dükkanı'' nda yani kurucusu ve sahibi olduğu Cihangir'deki Plato Film'de keyifli bir söyleşi yaptık.
- Gençliğinizden bahseder misiniz? Asistanlık Fotoğraf ve sinemaya ilk ilgi duyduğunuz dönemler..
''17-18 yaşında fotoğraf makineme film takıp annemin resmini çektiğim ve onu karanlık odada bastığım gün aklım başımdan gitmişti. Resmi çekip basıyordum yani resim oluşuyordu, olağanüstü bir şeydi benim için. İşte o zamanki teknoloji, karanlık oda süreci.. Filmi böyle bayağı elinde çalkalayarak banyo ediyorsun, kuruması için asıyorsun sonra agrandizöre takıyorsun, agrandizörden pozu ekspoze ediyorsun, parmağınla karanlık yerleri biraz aydınlatıyorsun, ona göre kontrast kart seçiyorsun, tek tek basıp kesiyorsun derken onca işlemin içinde bir karanlık oda serüveni yaşadım ben üç yıl. Yani çıkmadım diyebilirim fotoğraf basmaktan. O kadar sevmiştim ki yakın zaman sonrasında bayağı ilerlettim işi. Desenler bile çizdim. Neyse o dönemin toplumsal olaylarını, mitingleri çekmeye başladım.''
- Kendiniz için mi çekiyordunuz yoksa gazetelere mi veriyordunuz?
''İkisi de. Mesela çektiğim fotoğrafların değerlendirildiği alanlar sendika gazeteleri ve sergi salonlarıydı. O konuda şanslıydım diyebilirim çünkü sıkı bir fotoğraf dünyası vardı. Şimdi düşünüyorum da bayağı elit bir tabakaymışız. Çünkü Onat Kutlar gelirdi, Gültekin Çizgen gelirdi, Fikret Otyam gelirdi, fotoğraf üzerine bolca konuşulurdu. Fotoğraf dünyası diye bir şey vardı o dönemler, herhalde hala da vardır. Bu arada o dönemlerde AFSAD diye bir dernek kurmuştum ki o dernek hala yaşıyor.''
İLK ARABAYI ALDIRAN FORMÜL
- Bu karanlık oda yıllarını biraz daha anlatır mısınız? Desenler demiştiniz..
''Ankara Sanat Tiyatrosu'nda Gorki 'nin ''Ana'' adlı yapıtı sahneleniyordu, çok etkilenmiştim. Bir gece delirip resmetmeye karar verdim ve yaptığım resimleri duvara asıp bir sergi açtım. Rutkay Aziz hala o desenlerden birkaçını sakladığını söyler. Daha öncesinde Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünde okurken zengin kızların fotoğraflarını çekerdim. Kızlar kendilerini çok güzel görünce fotoğraflarına aşık olurlardı ben de mesela bir liraya çektiğim fotoğrafı onlara 10 liraya satardım. Almazlarsa yırtardım aman yırtma derlerdi bu sefer de 20 liraya satardım. Bunun değeri 1 lira sen neden 20 liraya satıyorsun derlerdi ben de ukala ukala Picasso 'nun bir eseri 500 bin dolardan başlıyorsa benimki neden 20 lira olmasın derdim. Çok iyi para kazanmıştım, öyle ki kendime bir Wolswagen bir araba bile almıştım. Çünkü kendi fotoğraflarına aşık insanları keşfettim. O yıllarda duvarlarında benim çektiğim fotoğrafları olan geniş bir kitle olması lazım.''
- İlk fotoğraf makinenizi kim aldı?
''Cemil abim.''
- Markası neydi?
''Pentax Spotmatic.''
- Ya ilk kameranız?
''.....''
- İlk izlediğiniz ve en etkilendiğiniz film?
''İlk izlediğim filmi hatırlamıyorum ama en etkilendiğim film Michaelangelo Antonioni 'nin ''Blow Up'' ıdır.''
- Neden?
''Açıklamam çok zor ama filmi izledikten sonra kendimi bir başkası olarak gördüm diyebilirim. Bir film izledim hayatım değişti derler ya öyle bir duyguydu. Ankara'da Büyük Sinema'nın kapısında yarım saat öylece durdum. Yıllar sonra Kürşat Başar'la filmi alıp seyrettik pek de beğenmedik, filmin yapısı zayıftı falan. Ama yine de benim için özel bir anlamı vardı, beni bir fotoğrafçının dünyasına götürmüştü. Kendini arayan, hayatın anlamını arayan bir fotoğrafçının bir parkta cinayete tanık olmasını anlatıyordu. Bütün gençler gibi arayış içindeydim o nedenle sanırım.''
SOKAKTAKİ İNSAN YORUYOR
- Sokaktan birini alır reklamda oynatırım dediniz ve yaptınız. Oyunculukla ilgileri olmayan kişilerin yarattığı özgün tiplemeler çok konuşuldu. Bu iddiayı anlatır mısınız?
''Bu iddia değil realite, kendi kendine olan bir şey. Bin tane reklam filmi çekince bin tane aktör nerden bulacaksın. Aslında bu konuda fikrim değişti. Artık ben sadece çekeyim aktörlerde oynasın istiyorum çünkü çok yorucu olmaya başladı. Sokaktaki insanları oynatmak çok zor. O nedenle aktörlerin performansına eskisi kadar karşı değilim.''
- Pişman mı oldunuz?
''Pişmanlık değil de çok sıkıldım. Kardeşim A diyeceksin, kameranın şurasına bakacaksın, şurada tam şöyle benim yaptığımı yapacaksın, üzücü bir şey düşün yok annen öldü, yok baban öldü, yok kafana taş düştü falan tam gaz performans, çok yorucu. Aktör performansı çok daha rahatlatıcı. Eskiden öyle düşünmüyordum, enerjim vardı sokaktaki tahtaları, odunları bile oynatma eğilimindeydim. Şimdi ise artık aktörler ya da aktör olmasalar bile en azından aktörlüğü seven, yatkın olan yüzler arıyorum.''

| Hafta Sonu 24.06.2006 |
|
Çanakkale'yi film yapacağım
- Seyirci konusunda düşünceleriniz neler? Artık DVD, VCD falan derken zor ikna olan, kımıl kımıl bir seyirci söz konusu. Hepsi birer eleştirmen adeta. Böyle bir seyirciye film çekmek zor mu?
''Zor ama şikayetçi değilim. Yönetmenlerin seyirci şikayeti bence dünyanın en saçma eylemidir. Biz film yapmakla görevliyiz, seyirciyi imal edemeyiz ki. Seyirci değişiyor evet dünya değişiyor biz değişiyoruz falan. Seyircimizi etkileyebiliriz, seyircimize bir şeyler söyleyebiliriz ama seyircimizin kim olacağına karar veremeyiz. Her filmin bir başka seyircisi var. Sonuçta seyirciden şikayet edilemez, seyirciye karşı mücadele edilemez.''
- Elbette ama göz önünde bulundurulur.
''Ben o konuda tek bir kanuna inanıyorum o da şudur; hiçbir iyi film seyircisiz kalmaz. Bunun başka bir kuralı yok eğer film iyiyse mutlaka ama mutlaka seyirci ona gider, onu tercih eder.''
- Peki Türk yönetmenlerin derdi ne bu noktada?
''Cümlesizlik. Birçoğunun en büyük eksiği bu bence. Türk yönetmenlerin büyük bir kısmıyla arkadaşlık yapıyorum, ne anlatmak istediklerini anlamaya çalışıyorum. Yönetmenlerimizin tutkuyla, ısrarla, öfkeyle, kafayı takarak anlatmaya çalıştıkları cümleler olması lazım. Ve bu cümleleri de beyinlerinde, enselerinin arkasında saklayıp görsel bir ustalıkla biz e anlatmaları lazım. Meselesi olmayan yönetmen olamaz. Çoğu ne yapıyor? Anlatmıyor, cümle kurmuyor, adeta sadece bilgi veriyor. Seyirci bilgiden nefret eder, bize bilgi veren sinemacıyı sevmeyiz. Bu arada 'benim dünyayla bir meselem yok' diyenler de var ki bu da bir meseledir. Bir kere seyircinin sosyal hafızasında hangi yaraya, hangi ızdıraba, hangi neşeye, hangi gülümsemeye dokunacağını bilmesi lazım yönetmenin yoksa yanına bile yaklaşamaz. Kalp yarası yapamaz, hüzün veya duygu veya akıl üretemez.''
- Gelelim oyunculuk performansınıza. Alınmayın ama iyi yönetmenlerin kötü oyuncu oldukları söylenir. Rol aldığınız filmlerde oldu işte Propaganda, Şans Kapıyı Çalınca gibi Kendinizi nasıl buldunuz?
''Fena oynamıyorum galiba. Bir kere Şans Kapıyı Çalınca'da ve Propaganda'da çok iyiydim. Roberts Movie'de Aslı Altan 'ın sevgilisiydim, Gökyüzünde de bir yönetmeni canlandırdım, Mumya Firarda da MİT ajanıydım. Banka'da restoran sahibiydim. Kötü değildim en azından.''
- Yeni bir projeniz var mı?
''Çanakkale Savaşı'nı çekmeyi planlıyorum. Bunun ile ilgili bayağı bir kafa yordum, yaklaşık 10 yıldır üzerinde düşündüğüm bir projedir. Çanakkale'nin birçok insanlık durumu içerdiğini gördüm. İçine daldıkça da savaşın anlamsızlığını, insanoğlunun aslında savaşırken bile bir dostluk yaşabildiğini, kardeşliğin arkadaşlığın insani yardımlaşmanın fedakarlığın en güzel örneklerinin yaşandığı dünya çapında küçücük hikayelerle dolu bir olay olduğunu gördüm. Bunun savaş sonrasında olduğu kadar savaş anında da yaşandığını gördüm. Çok çok büyük hikayeler var orada şimdilik o hikayeleri toplamakla meşgülüm.'' |
| Hafta Sonu 24.06.2006 |
|
Sanat satın alınabilmeli
- Gelelim sinema ve telif konusuna ve yasanın çıkmasına. Yapımcı olarak bu konu size nasıl etkiliyor anlatır mısınız?
''Bu konuda öfkeliyim. Telif konusunda saçmasapan bir şey yapılıyor bir kere. Filmlerin sahipleri yönetmenler, müzisyenler ve senaristler olarak geçiyor. Ben yapımcı olarak para verip bu filmleri satın alamıyorsam yapımcı olmak istemem ki. Sen bir şey yazıyorsun ben diyorum ki al sana 10 lira bu eseri bana sat. Şimdi bu aptal kanun ise diyor ki hayır 10 lirayı verdin ama alamadın bu filmi. E ne peki, niye verdim 10 lirayı? Alamadın işte kardeşim DVD çıkartırken bir daha ödeyeceksin, yok televizyonda yayınlanırken bir daha ödeyeceksin. Bu kanun Fransa'dan çıktı ki bütün kötü fikirler Fransa'dan çıkar. Bu kötü fikirlerden bir tanesi de sanatçıyı paradan üstün görmesi fakat para için çalışan, çalışmak zorunda olan bir sanatçıyı parasını alamadığı bir sisteme mahkum etmesi. Yönetmenler, müzisyenler ve senaristleri koruduklarını sanıyorlar oysa en büyük zararı veriyorlar. Sanat satın alınabilmelidir, sanat satın alınamaz diye lanet bir cümle üzerine kurulu bu kanun. Herşey para değildir geyiğinden bıktım usandım. Şu anda Show TV bir sürü filmi geri vermek zorunda kaldı bu saçma kanun yüzünden neymiş filmler satılamazmış.''  |
29/5/2006 · Kategori: Yonetmen
|
Anasayfa
Rıfat Ilgaz Arşivi Taşköprü'den Bakış
Kastamonu Net (Blogcu) Şiir Sayfası Öykü
Sinema Atatürk Edebiyat Roman Yazıları
alsah / blog yazıları İndexi
Cumhuriyet Dergi 14.05.2006 |
|
Şimdi bir film ATIF YILMAZ'ı anlatmalı...
Dramın içinden bile taşan mizah, merak ve macera arzusu, sakinlik, oyuncu ve set işçilerine saygı... Bu sözler Atıf Yılmaz'ı tanımlıyor . Hale Soygazi ve "On Yönetmenle Türk Sineması" kitabının yazarı Ertekin Akpınar anlatıyor...
Ertekin Akpınar
Bir film jilet gibi olmalı. Ringi dar etmeli insana. Sersemleştirmeli. Köpek gibi ağlatmalı, duvarları yumruklatmalı. Bir film, kalbini söküp duvarlara fırlatıp parçalatmalı insanın. Bir film, insanı kiralık bir katile dönüştürmeli, soğukkanlı bir cerraha, sıcak bir çay yapan garsona... Bir film, uzun yürüyüşlere, yeni maceralara, soğuk bir kadeh rakıya alıştırmalı. Bir film, Gelinin Muradı olmalı. Bir film, Kibar Feyzo, Balatlı Arif, Mağlup Edilemeyenler, Delikan, Ahhh Belinda olmalı...
Yıl 1986. Adapazarı Atatürk Lisesi'nde okuyorum. Yıldız Sineması'nda son paramı verip Değirmen filmini izlemiştim. Acayip bir mutluluk duymuştum. Filmler o zaman "devam"lı oynadığı için aynı gün içerisinde aynı filmi üç defa izlemiştim. Sinemadan çıktıktan sonra, panodan o afişi söküp aldım: "Bir Atıf Yılmaz Filmi: Değirmen".
Yıllar sonra kendisiyle yaptığım bir röportajda Değirmen filmi ile ilgili Atıf Yılmaz şunları söyledi: "Reşat Nuri Güntekin'in Değirmen filmini yapmaya karar vermiştim. Değirmen, daha önce devlet televizyonu (TRT) tarafından dizi olarak yapılmış ve gösterilmişti. Filmin senaryosunu sansüre yolladık, Kula'ya çekime gittik. Kula'da çekim hazırlığı yaparken, sansür kurulunun senaryoyu reddettiği haberi geldi. Orada da polis baskısı var. Ne yapacağımızı şaşırdık. Topladım arkadaşları, durumu anlattım. Şener (Şen) dedi ki: 'Buraya kadar geldik, dönmemize imkân yok'. Böylelikle çekime başladık. Oradaki polis müdürünü rakı içerek oyalıyorduk. 'Yok yarın gelecek, yok kâğıt yolda' diye. Filmi 13 günde çekmek zorunda kaldım. Çünkü polis müdürü ikide bir, 'Beni mahvedeceksiniz, kâğıt ne zaman geliyor' diyordu."
Atıf Yılmaz deyince aklıma sinema değil macera kavramı takılıp duruyor. Dikkat etmek gerekirse hiçbir Atıf Yılmaz filminde sinemadan sarsılarak çıkmazsınız. Sevinerek, umutlu ve iyimser biri olarak salondan ayrılırsınız. Sarsıntı sonra başlar çünkü. O sarsıntı; daha çok macerayı barındırır. Atıf Yılmaz için film çekmek de biraz maceradır çünkü!
Neden maceradır? Dünya sinemasında her "tür"ün, "akım"ın, "tarz"ın ve kuşakların hikâyesini okuduğunuzda bir süreklilik görürsünüz. Yönetmen aksiyon delisidir ve sürekli B sınıfı diyebileceğimiz aksiyon filmi çeker. Adam melodram hastasıdır ne yapsa başka bir şey olmaz. Örnek mi? O kadar çok ki... Atıf Yılmaz'ın farkı tam da burada. "Türk Sinema Tarihi"nin bütün dönemlerine tanıklık etmiş bir yönetmen tam 55 yıl Yeşilçam'da film çekmiş, hem de her "tür", "akım ve tarz"dan... Açın bakın kitaplara, dünya ölçeğinde bu kadar yıl kesintisiz ve farklı film çekmiş bakalım kaç yönetmen bulacaksınız? Kaç yönetmen çıkacak karşınıza dramatik yapıyı bu kadar sağlam kuran?
Hiç unutmuyorum, görüşmemizde kendisini, Türk sinemasında cesur filmlere imza atmayı göze almış bir yönetmen olarak gördüğümü söylediğimde şu yanıtı vermişti: "Bana deli diye bakıyorlardı. Müjde (Ar) Ahhh Belinda'nın senaryosunu okudu, 'Bu film yapılır mı batacaksın', dedi."
BENİM UYDURDUĞUM ŞEHİR EFSANESİ...
"Türk sinemasında sizi üzen ya da inciten bir olay oldu mu" diye de sormuştum da, şöyle yanıtlamıştı: "Seks filmlerinin piyasayı kapladığı bir dönem, bağımsız bir yönetmen olarak çalışıyordum. Şirketim falan yoktu. Teklifler geliyordu. Seçme hakkım varsa bana göre en iyisini seçiyordum. Bir gün Türker İnanoğlu çağırdı ve Bülent Ersoy'la bir arabesk film yapmamı teklif etti. "Ne yapacağım" diye düşünmeye başladım. O yıllarda Türkiye'de çeşitli bölgelerde film işletmeleri vardı. Bunlardan gelen talebe göre film yapılırdı. Adana işletmecilerinden İzzet diye bir arkadaş, 'Atıf Abi, sen istediğin filmi yap biz seni finanse ederiz' dedi. Biz o bölgeden topladığımız avanslarla Selvi Boylum Al Yazmalım filmini yaptık". Atıf Yılmaz, 1970'li yılların başından itibaren şehirleşen ve hızla değişen hayatların hikâyeleri anlatmaya koyuldu. Çünkü asıl ve temel olan sorunlar artık şehir de yaşanmaya başlamıştı. Cesur hikâyeleri anlatmaya soyunmuştu. Kadın sorunları bunların en başında geliyordu. Adı Vasfiye, Ahhh Belinda, Asiye Nasıl Kurtulur gibi filmlerine sağlam bir okuma yaptığınızda aslında Atıf Yılmaz'ın ne kadar iyi bir edebiyat okuru olduğunu da göreceksiniz.
Kendisine espriyle, "Türk sinemasında en çok film şirketi batıran yönetmen sizmişsiniz" deyince, "Bu benim uydurduğum bir şehir efsanesi" deyişinin altında müthiş bir gusto ve ironi vardı.
Neyse...
Şimdi bir film, aynı senaryoyu yazan dört kişinin hikâyesini anlatmalı: Yaşar Kemal, Yılmaz Güney, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz. Şimdi bir film, lise yıllarında kütüphanelerde Fransız klasik romanlarını okuyan bir öğrencinin öyküsünü anlatmalı. Şimdi bir film, Şadan Kamil, Aydın Arakon ve İlhan Arakon'a yazdığı ilk senaryoyu büyük bir heyecanla veren gencecik bir yönetmenin öyküsünü anlatmalı. Şimdi bir film, Nâzım Hikmet'in desteklediği, "Tavanarası Ressamlar Grubu"nun, "Türkiye'ye Resmi Biz Getiriyoruz" iddiasıyla açtığı resim sergisindeki öyküsünü anlatmalı. Şimdi bir film, hayatı boyunca film çekmiş bir yönetmenin kendi filmlerine bakamayışının nedenini anlatmalı. Şimdi bir film Atıf Yılmaz'ı anlatmalı! l |
Dergi 14.05.2006
| Dergi 14.05.2006 |
|
>En çok kadınları merak etti
Berat Günçıkan
Atıf Yılmaz için Emek Sineması'nda yapılan törende Nur Sürer bütün kadın oyuncuların, aslında izleyicilerin de kederini dile getirdi... "Sinemanın kadınlarının en büyük sevgilisini kaybettiğini düşünüyorum..." Yılmaz'ın yönettiği 191 film içinde sinema tarihine geçen pek çok film var elbette, ama 80 sonrası yaptığı kadın filmleri, hep ayrı bir yerde değerlendirilecek... Çünkü, 80 sonrasında kendilerine yeni bir dil arayan kadınlarla birlikte yol alan o oldu. 1982 tarihli, Türkan Şoray'ın başrolü oynadığı "Mine" bu yolculuğun ilk filmiydi. Üç kadın, Türkan Şoray, Müjde Ar ve Hale Soygazi ile kadının kimliğini kezlerce yorumladı. Bizim sinemada izlediklerimizin dışında arka perdede nasıl bir Atıf Yılmaz vardı, bir hayli "erkek" olan Yeşilçam'ın dilini kırabilmiş miydi? Bu soruları Hale Soygazi yanıtladı.
-Siz Atıf Yılmaz'ın hangi filmlerinde oynadınız?
Bir Yudum Sevgi (1984), Kadının Adı Yok (1987) ve Bekle Dedim Gölge'ye (1990) filmlerinde oynadım.
-Bir Yudum Sevgi bol ödüllü bir film oldu...
Bu filmin öykü ve senaryosu Latife Tekin'e aittir. Kahramanları gerçekten bir gecekonduda yaşıyorlardı. Birlikte onlara gittik, ben onlarla birkaç gün geçirdim. Bize kendilerini, yaşamlarını anlattılar. Ben ilk gün heyecanlanacağımı bildiğim için, Atıf Bey'le pazarlık yaptım, ne olur beni ilk planda oynatmayın, önce başka sahneleri çekin dedim... Kabul etti.
-Sözünü tuttu mu?
Elbette benim istediğimi yapmadı, ilk gün motor dedi ve beni çekmeye başladı. Tir tir titriyordum, çünkü bu filme çok güveniyorduk, çok hazırlanmıştık ve üzerimde bunun ağırlığı vardı...
-Aygül nasıl bir karakterdi?
Film, göç sorununu, köyden gelen insanların, varoşlarda tutunmaya çalışan vasıfsız insanların hikâyelerini anlatıyordu, ama bunu benim oynadığım karakterin, Aygül'ün üzerinden veriyordu. Kocası, ne geldikleri yerin, ne kentin değerlerine sahip olabiliyor, yeni hayatıyla başa çıkamıyor ve yitip gidiyor. Aygül, kadınlığını da bir yana atmadan hayatla mücadele ediyor, dört çocuğuna sahip çıkıyor. Bir sürü iş denedikten sonra fabrikaya giriyor, bir işçiye âşık olup evleniyor...
-Yani film kadının üzerine kapanmıyor...
Evet. Yılmaz kadınların değişime daha açık olduklarını, yaşamla kıyasıya mücadele ettiklerini görmüştü...
-Kadının Adı Yok roman olarak kadınları kendi hikâyeleri, dolayısıyla kimlikleriyle yüzleşmeyi sağlayan bir ilkti... Filmde de aynı başarı gösterilebildi mi sizce? Duygu Asena çalışmalara katıldı mı?
Bir senaryo yazıldı, o olmadı, sonra aralarında benim de olduğum bir grupla çalıştık. Duygu Asena da birkaç kez bu çalışmalara katıldı. Ancak film çok başarılı olamadı, çünkü filmin ve romanın zamanları aynı değildi, kadının çocukluğundan bugününe arayışları vardı, flash backlerle anlatılıyordu... Adaptasyon zor bir iştir, kitabın ruhunu alıp oradan yaptığınız seçimlerle filmi çekersiniz; ama o artık roman değil, başka bir şeydir... Bunu yapamadık...
-Atıf Yılmaz, filmin olmadığını kabul etti mi?
Filmi izlediğimizde "Ben beğenmedim" dedim, o "Önce ben söyledim, beğenmedim" dedi. Aramızda önce ilk kimin söylediğine ilişkin bir şakalaşma oldu. Sonra da Ümit Kıvanç'ın romanından uyarlama "Bekle Dedim Gölge"de de birlikte çalıştık.
-Üçüncü filmde tir tir titremeleriniz geçti mi, Atıf Yılmaz artık alışılmış, bu yüzden yanında rahat olunan bir yönetmene dönüşebildi mi?
İlk filmde de rahattım. Ben her filmimde tir tir titrerim, yani bu benimle ilgili bir durum. Yılmaz'ın yanında her zaman rahat olunur, çünkü hayata hafif dalga geçerek bakar. En yoğun dramlarında bile bir mizah vardır, en koyu acıya bile mizahi yaklaşır.
-Bu mizah sete de yansır mı?
Atıf Yılmaz'ın seti çok keyifli olur. Sete bütün planları, kamera açılarını bir kroki ile hazırlamış olarak gelir, ama sahnede değişiklik önerilerine, oyuncu doğaçlamalarına açıktır... Senaryo çalışmalarına da oyuncuyu dahil eder. Settekilerle konuşur ki bu iyi bir şeydir, bilgilenirsiniz. Ayrıca şaryodan set işçisine herkese senaryoyu verir, onların da düşüncelerini alırdı. Bu sayede herkes senaryodan haberdar olurdu.
-Son söz kimindir?
Sette son söz yönetmenindir. Yönetmenin doğru bulmadığı bir şeyi yapmak yarar getirmez.
-Atıf Yılmaz'da en dikkatinizi çeken yan neydi?
Merak duygusu. Onun kadın filmleri yapma nedeni de buydu, kadınları da anlamaya çalışıyordu.
-Anlayabildi mi?
Bazen kadınları çok iyi tanıdığını düşünüyordu, bazen tanıyamadığını. Tanıyamadı tabii ki, ama bu sadece Yılmaz'a ait değil, bir erkeklik durumu... Ancak kadınların hayatlarının daha zengin ve dramatik çelişkilerle dolu olduğunu gördü ve bunu filmlerine yansıttı...
-Ondan ne öğrendiniz?
Her zaman, iş çıkmaza girse dahi soğukkanlı ve sakin olabilmeyi... O hiç öfke patlaması yaşamazdı, kendini kaybetmezdi. Sette öyle hatalar yapılır ki... O yine de soğukkanlı ve incelikle davranırdı. Onun için de setlerinde hep bir dostluk havası ve neşe hâkimdi.
-En çok hangi filmlerini sevdiniz?
Birçok filmini sevdim; Adı Vasfiye, Ah Güzel İstanbul... |
23/3/2006 · Kategori: Yonetmen
| M. Sehmus Güzel, Yılmaz Güney ile ilgili üç kitap* yazdı... İnsan Yılmaz Güney, Özgür Yılmaz Güney, Yılmaz Güney Hazinesi... Güzel'e Yılmaz Güney'i sorduk. O da anlattı... |
|
|
14 Ekim 2005
|
|
'Endişe'li 'Yol'dan 'Umut'a: 'Bir Gün Mutlaka'
Yılmaz Güney, 1937 yılında Adana'nın Yenice köyünde topraksız köylü bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 1984 yılının 9 Eylül’ünde sürgünde bulunduğu Paris’te yaşamını yitirdi. 47 yıllık kısa yaşamının ardında sinemadan siyasete kalıcı izler bırakan sanatçıyı, Güzel'e sorduk. Sözünü kesmeden de dinledik...
***
Yılmaz Güney, “abilik” yapmıştır bir çok insana: Kazım’a, Bekir’e, Naki’ye sormalı. Yılmaz Güney, kendi deyişiyle, “siyasal yanı ağır basan bir sanatçı”dır. Kürtlüğünü hiçbir zaman ve hiçbir yerde inkar etmeyen. Askerliğini yaptığı Muş’un o havası, kökenleriyle ve geniş ailesiyle daha sıkı bağlar kurmasına yolaçtı.
Muş’un o havası, hani bilirsiniz: Dostluk, yoldaşlık, arkadaşlık, hevallik ve karçiçekleri kokar. Mesteder.
O yeşillik. O yiğit insanlar. Ve hele o güzelim dağlar. Evet, Yenice, Adana, Ankara, İstanbul tamam ama Muş’un yeri ayrıdır. Vakti yetseydi Güney Muş’a “Güzelleme” yazacaktı mutlaka.
Yılmaz Güney şair ve yazardı. Birçok kitabı bunun ispatıdır: Boynu Bükük Öldüler örneğin. Sanık ve diğerleri mutlaka okunmalı. Yazma eylemini onca işi, onca koşturmacası arasında yapabildi.
Güney aynı zamanda bir siyasi liderdi. Gerçek bir ihtilalcı: “Ben Devrim’i Maksim Gorki’si de olurum, Lenin’i de olurum” diyebilecek kadar. Hem iyi bir sanatçıydı hem de kendine özgü ve o günlerin koşullarında son derece yenilikçi yaklaşımlarıyla iyi bir siyasetçiydi. Üç çiltlik Siyasi Yazılar’ı bu açıdan okunmaya değer. ( Mayıs Yayınları, Berlin, 1985) sadece yazmakla da kalmadı. Hapishane yıllarında ve Paris’li günlerinde çevresindeki yoldaşlarıyla dönemin bütün siyasi gelişmelerine üstüne düşeni yapmaya çalıştı. Kimi konuda bizzat eylem yapılmasını da sağladı. Sadece sanatçı olarak değil, iyi bir siyasetçi ve yenilikçi bir lider olarak da Güney anılmalı.
Aktör, “Çirkin Kral” adı altında, senaryo yazarı ( Bir kısmına imza bile atmadan) ve kendine özgü, yani bir eşi bir daha zor bulunur cisnsinden yönetmendir Güney: Sinema dünyasında kendi buluşu birçok yeni teknik geliştirdi. Sinema okuluna falan gitmeden. Zaten o yıllarda sinema okulu diye bir şey de yoktu. Herşeyi bizzat çözdü: Film seyrederek, film seyrederek.
Bir filmin nasıl yaratıldığını a’sından z’sine kadar öğrendi. Bir film yapmak için bazan parası bile olmazdı ama bu Yılmaz Güney’dir kardeşim, para bulmanın da kendine özgü yollarını geliştirdi. Tek başına sinema, tek başına bir filmin herşeyi olabildi: Senaryo yazarı, yönetmeni, başrol oyuncusu ve dağıtımcısı.
Aktör olarak alışılmış tiplerin tamamen dışında kalıyordu. O yıllarda aktör olmak için ille İstanbullu oklmak gerekirken bizimki Adanalı, Kürt ve neredeyse çelimsizdi. O günlerin yakılıklı “asıl oğlanlarını” anımsayınız: Orhan Günşiray’lar, Ayhan Işık’lar, Ekrem Bora’lar. Her biri birer “Yunan Tanrısı”. Yılmaz ise bir diri bir kemik, kendi halinde, sessiz “hoş gülen”, sevimli ama o zamanlaraın ölçütlerine göre “çirkin” (Elbette bir de bunu o günlerin güzelim İstanbullu kadınlarına sormak lazım: Onlar aynı kanıda değildi çünkü: “hem çirkin, hem yakışıklı, hem de çekici” diyenleri az değildi).
Ama kardeşim Yılmaz’ın o hali var ya o hali Anadolu ve Trakya halkını bir sardı bir sardı ki sormayın: İşte bu nedenle onu hemen bağırlarına bastılar. Artık o herkesin evinde ve herkesin “Yılmaz abi” siydi. Yılmaz’ın filmlerinin gösterildiği kışlık veya yazlık sinemalardaki havayı nasıl anlatmalı? Onlar işte Yılmaz’ın seyircileriydi: Seyredenler kendilerinden geçiyorlardı ve Yılmazla bütün seyirciler tam anlamıyla bütünmleşiyorlardı. Yılmaz diyelim birini kovalıyor, bir başkası da haince Yılmaz’ı arkasından izliyor: İnanmıyacaksınız ama bütün salon ayakta ve “Yılmaz abi, Yılmaz abi, arkana dikkkate et abi, bu adamın niyeti kötü” diye avaz avaz bağırıyor. Bu arada silahına sarılıp “izleyeni kurşun yağmuruna tutanlar bile oluyordu. Yılmaz abi için neler yapmadı bu halk? Ama Yılmaz abi de bizi çok ağlattı. Hele her filmin sonunda ölmesi yok mu? Çok kötü bir alışkanlığı vardı Yılmaz’ın her filmin sonunda ölüyordu. Gel de Yılmaz’ın ölümüne ağlama?
Yılmaz’a sinema dünyasının kapısını açan Yaşar Kemal’dir. “Adana Okulu”nun en iyi temsilcisi, hemşehrisinin elinden tutarak Atıf Yılmaz ile tanıştırdı. Ve bir sinema destanı böyle başladı. Siz hele bir Atıf Yılmaz’ın Hayallerim, Aşkım ve Ben isimli kitabını okuyunuz: Bir defa fena halde güleceksiniz: Çünkü Yılmaz “ hastalık hastası”dır. İkincisi Yılmaz’ın nasıl çarpıcı bir biçimde “yakışıklı” olduğunu birinci ağızdan dinleyeceksiniz. Çünkü Yılmaz, yaşamaya başladığı kadını önce Atıf Yılmaz’a ve eşi Ayşe Şasa’ya tanıştırır. Evet Adanalılar böyledir: İstanbul’larda birbirlerine arka çıkarlar.
Yılmaz Güney sinemayı taklitçilikten kurtardı. Anadolu’dan ve Trakya’dan çıkan ve herkesin her zaman ve her yerde karşılaşabileceği insanları beyaz perdeye taşıdı. Gerçekçi ve en asil anlamıyla halkçı anlamıyla halkçı bir sinemanın yerleşmesinde tartışmasız bir öncü ve bir lider konumunu aldı.
Söz yerine görüntülerin, resmin, fotoğrafın, biçimin ağırlık kazandığı bu Yılmaz Güney sinemsı hemen tuttu. Böylece 1960’lardan kalkan, yola çıkan Yılmaz Güney sineması 2000’lerin başına kadar geldi ve yürüyüşünü sürdürüyor.Yol’un açık olsun Yılmaz abi.
Bizi unutma mektup yaz kurban. Film gönder cano. Gözlerimiz yolda babo.
_____________ * İnsan Yılmaz Güney ( Kaynak yayınları, İstanbul 1994), Özgür Yılmaz Güney (Güney Dergisi Yayınları, İstanbul 1966), Yılmaz Güney Hazinesi ( Peri Yayınları, İstanbul 2004) |
6/3/2006 · Kategori: Yonetmen
'Bir şeyler yapıldı ama şiddet kullanılmadı'
Fatoş Güney: Duvar'da Yılmaz'ın asistanıydım. Bir hapishane ortamı yaratılmalıydı. Çocukları havaya sokmak için birtakım şeyler yapıldı, ama hiçbir zaman can acıtmak şeklinde olmadı
SOHBET ODASI
DERYA SAZAK
DERYA SAZAK: "Duvara Karşı" nın yönetmeni Fatih Akın'ın "Yılmaz Güney filmi" çekme projesini anlatırken Daily Telegraph gazetesinde çıkan "O bir kahramandı" sözleri, Güney'in 1984'te yönettiği son filmi "Duvar"da çocuk oyunculara yönelik şiddet uyguladığı iddialarını yeniden gündeme getirdi. Ertuğrul Özkök, Akın'ın Güney'in oğluyla konuşmasında geçen bir "kulak çekme" anısından hareketle "Çocuğunu döven kahraman olmayı hak ediyor mu?" diye yazdı.
FATOŞ GÜNEY: Bir anne olarak çok yaralandım bu yazıdan. Çünkü baba oğul arasındaki çok hassas bir ilişki gerçek olmayan şekilde çarpıtılarak aktarılmış. O yüzden dava açtım. Güney'i Türk sinemasına olan katkısı ve eserleriyle tartışmak gerekiyor. Akın'ın, film yapma projesi bu yönüyle önemli. 1.5 yıldır iletişim içindeyiz.
Yılmaz Güney sineması hakkında çok şey yazıldı. Yol filmiyle Cannes'da 1982'de "Altın Palmiye" ödülünü Costa Gavras'ın Kayıp filmiyle paylaşmış bir sinema adamı Güney.
1958'de geliyor Yeşilçam'a. Kendini kabul ettirmek için sıradan filmlerde oynuyor. Oyunculuğuyla dikkat çekiyor. Bu filmlerdeseyircisini oluşturmaya başlıyor. Edebiyata ilgisi var. Bir hikâyesinde "komünizm propagandası" yapmaktan yargılanıyor ve 2 yıl ceza alıyor. O kadar genç ki, "Komünizm nedir, bilmiyorum hâkim bey" diye kendini savunuyor.
"Çirkin Kral" efsanesi de 1970'lere gelmeden önceki filmlerde doğuyor.
Kafasında hep sosyal içerikli, insanları uyandırmaktan yana filmler yapmak var ama ilk dönemde yapamıyor. Sinemada Yılmaz'la ilgili "yeni gerçekçilik" dönemi Umut'la başlar. 1970'den sonra yaptığı filmlerin hepsi güncel. Umut'ta çektiği arabacı Cabbar'ın öyküsü, yoksulluk ve çaresizlikten defineye aramaya başlayan bir insanın sonunda deliye dönmesinin gerçekçi dille sinemaya aktarılmasıydı. Hayatı yakalamıştı Yılmaz. Arkadaş, Sürü, Duvar'a baktığınızda Türkiye'nin bugün de gerçeği orada anlatılanlar.
ABD'li çavuştan kaçınca
Anadolu insanı Güney'in film kahramanlarıyla kendini özdeşleştiriyor.
O dönemlerde seyircinin de şartlanması var. Yılmaz hep adaletsizliklere karşı koyan bir kahraman. Umut'ta çok büyük risk aldı. Yeni evliydik, yapımcıların uyardığın hatırlıyorum. Cabbar zavallı bir faytoncu, ABD'li çavuştan dayak yer pabucunu bırakıp kaçar silahını atar, bu sahneler Güney seyircisi açısından kolay kabul edilebilir olay değildi. n "Çuval geçirme" olayına benzer bir tepkiyi çağrıştırıyor! Umut sansüre uğrayor. 1971'de Cannes Film Festivali'ne gönderilmesi olay oluyor. Yurt dışına kaçırılıyor, bu yönüyle ilk örnek. Niye bu kadar baskı görüyor?
Bir bozuk düzen eleştirisi. Arabacı Cabbar ile define arayan hoca profili dine alaycı bakış olarak görüldü. Çok saçma gerekçeler. Yılmaz her zaman büyük mücadele verdi sansüre karşı. İşaretlerle, mimiklerle, bakışlarıyla anlaşıyordu halkla. Umut, Cannes'da büyük ilgi gördü ve "yeni gerçekçilik" akımının sinema klasikleri arasına girdi.
'Fatih Akın çok değerli'
Akın, Güney karşılaştırması için ne söyleyeceksiniz?
Akın çok değerli, gerçekten çok yetenekli, deha denilebilecek sinyaller veren yeteneğe tabi. Çok çarpıcı bir sinema dili var.
Yılmaz, 20 yıl emek verdikten sonra bir Umut filmini yapmıştır örneğin. Akın da olgunlaşacak daha farklı filmler yapacak. Karşılaştırmak yanlış olur. Güney'in sinemasından etkilendiğini anlatmak için "Yılmaz Güney'in çocuklarıyız" diyor. Sanatçıların bu şekilde karşılaştırılmasına karşıyım. Yılmaz'ın 38 tane ulusal ve uluslar arası ödülü var.
Vatandaşlıktan çıkarılınca ağladı
Paris'te Yavuzer Çetinkaya'ya, "Bir gün mutlaka döneceğim. Sen de dön. Ülkende çekeceğin en kötü film burada yapacağın başyapıttan daha iyidir" diyor. Nâzım Hikmet gibi hep vatana dönme özlemi...
Dönüş özlemi hep vardı. Vatandaşlıktan çıkarıldığı zaman ağladığını hatırlıyorum. Çok tepki duymuştum. Türkiye'ye bir gün mutlaka döneceğine inanıyordu. Cuntacıların da kaçmak zorunda kalacaklarını düşünüyordu. Ne yazık ki öyle olmadı.
Türkiye naaşı için hazır değil
Kürt sorununa nasıl bakıyordu?
Asla bir Kürt milliyetçisi değildi. Kürt meselesini Türkiye'nin demokrasi mücadelesi içinde görürdü. Kültürel haklarını kazanmalarını savunurdu. Kendine aydın diyen her demokrat insanın savunması gereken değerlere sahipti.
Naaşını getirmek gibi bir girişiminiz oldu mu?
Hayır. Türkiye şu anda demokrasiye geçiş süreci yaşıyor. Bu tamamlanmadan Yılmaz'ın da özgürlüğüne kavuşmasına, naaşının ülkesine getirilmesine hazır bir ortam görmüyorum.
Kurtlar Vadisi'nin patlama yaptığı ortamda bunları olağan saymak gerekiyor.
Neyse ki 'Babam ve Oğlum' gibi filmler de yapılıyor. Çağan Irmak çok naif bir film yapmış ama o dönemleri yaşamadığı için biraz eksik anlatmış.
Güney'in sineması daha sorgulayıcı, sarsıcı ve uyandırıcıydı. O tür filmler çekmek cesaret istiyor. Ne yazık ki hâlâ özgür bir toplum değiliz.
Buradan sağ çıkartmazlar
Yumurtalık'ta hâkim Safa Mutlu'nun öldürülmesi yaşamınızın dönüm noktası olmalı. Güney, cinayetten hüküm giydi. Siz de oradaydınız.
Çok büyük bir tahrik ve taciz söz konusuydu. Böyle bir şey olacağını düşünmedik, sataşmalar söz konuydu Yılmaz ekibi sakinleştirmeye çalışıyordu. Hiç istenmedik bir olay.
12 Eylül koşullarında cezaevinden kaçış nasıl oldu?
Bu olaydan ötürü kaçtığımızı birçok kişi düşünebilir ama kesinlikle bundan ötürü değildir. Cezasının 7.5 yılını yatmıştı, geriye birkaç yılı kalmıştı. Dışarıdaki arkadaşları Güney adlı bir dergi çıkartıyorlardı, Yılmaz da oraya siyasi düşüncelerini yazıyordu. Bunlardan ötürü 100 yıl ceza istemişler. Askeri darbe dönemimde "Beni buradan sağ çıkartmazlar" duygusuna kapıldu.
1984'te Paris'te kaybettiniz. Hastalığı ne zaman fark edildi?
Cezaevinde başlamış. Defalarca hastaneye çıkmasına rağmen hep geri gönderiyorlar. Ameliyatını yapan doktor 2 yıllık hadise demişti.
'Kasımpaşalı Recep'i bulamadık
Sürü ve Yol, Türkiye'de cezaevinde çektiği filmler, 12 Eylül döneminde yurtdışına kaçtıktan sonra cezaevindeki sübyan çocukları anlatan Duvar'ı çekiyor. Sette "sadistçe bir terör estirdiği" suçlamaları karşısında Güney, Fransız bir gazeteciye "Cezaevindeki çocukları ya okul müsameresi gibi çekecektim, ya da yüzlerindeki korkuyla gerçekçi bir atmosfer yaratacaktım" yanıtını verir.
Duvar'da Yılmaz'ın asistanıydım. Bir hapishane ortamı yaratılmak durumundaydı, yoksa müsamere gibi olurdu. Asla şiddet denemez. Ama çocuklardan rol almak için, onları havaya sokmak için birtakım şeyler yapıldı, ama bunlar hiçbir zaman tokatlamak, dövmek, can acıtmak şeklinde olmadı. Sadizm değil, asla olamaz. Yılmaz bir tokat bile vurmadı. Film çekilirken bir yandan dokümanteri yapılıyordu, Güney'in bir çocuğa tokat atsa görüntüsü olur. Cezaevi atmosferi yaratmak üzere baskı kurulmuş olabilir ama kitaptaki gibi çocuklar film bittiğinde Yılmaz ağabeylerinden ağlayarak ayrılmışlardır.
Güney çiftinin filmi
Duvar'la ilgili eleştirilerin kaynağı nedir?
Fransızların tepkisidir bu. Çünkü Türkiye'den bir sinema adamı çıkıyor Fransa'ya geliyor ve hemen Kültür Bakanlığı desteğini alıyor. Bunun yol açtığı kıskançlıklar. Ayrıca ideolojik nedenler. Yılmaz'ın sineması Fransa'daki muhafazakârların hoşuna gitmedi.
Yol'a Cannes'da verilen ödül Yılmaz Güney'le dayanışma anlamına mı geliyordu?
Hayır, ödülü getiren filmin gücüydü. Tüm oyuncuların paylarını da unutamayız. Ödülün siyasi nedenlerle verildiği safsatadır.
Çocuk motifini sevecenlikle kullandığı filmleri yok mu? "Baba"da çocuklarına "bisiklet ve mandolin" alma tutkusunda bir insan...
Gerçekten büyük bir hümanistti Yılmaz. Hep derdim ki , "Yılmaz senin karşılaştığın kalleşlikleri ben yaşamış olsam bir daha insanlıkla ilgili hiçbir şey yapmak istemem". Bitmez tükenmez bir insan sevgisi vardı.
Sizi Yılmaz Güney'e çeken neydi? Umutsuzluklar filmindekine benzer bir aşk ve tutku mu? Farklı bir sosyal çevreden geliyordunuz.
Umutsuzluklar bizim filmimiz zaten. O tartışmalar bizim aramızda geçmişti.
Filmleri sizde mi?
104 filmi kayıp. Türkiye'de ayrılmamızın ardından 12 Eylül rejimi tarafından tüm negatifler Yeşilçam'dan toplatılıyor. Yok ediliyor orijinalleri. Geride kalan 13 filme sahibiz. Diğerleriyle ilgili belki tek tük kopyaları olabilir ama negatifleri bulamazsınız.
Erdoğan seçilince
'Kasımpaşalı Recep' diye bir film çekmiş 1965'te, kırk yıl sonra Kasımpaşa'dan aynı isimde bir başbakan çıkması ilginç değil mi?
Evet, AKP iktidara gelip Recep Tayyip Erdoğan başbakan olunca bazı televizyonlardan gelip 'Kasımpaşalı' filmini bizden istemişlerdi ama yok.
17/2/2006 · Kategori: Yonetmen
Çağan Irmak'la Söyleşi: "80'leri Hatırlamak"
|

|
İlk filmi "Bana Şans Dile"yi çektiğinde neredeyse hiç tanınmıyordu. Çoğumuz televizyon için yaptığı işlerle duymaya başladık adını. Önce "Yeditepe İstanbul" ve sonra da son zamanların en başarılı televizyon dizilerinden birisi olan "Asmalı Konak". İkinci filmi "Mustafa Hakkında Herşey" gişede yapımcısını memnun eden bir başarı gösteremedi ama eleştirmenlerden hiç de fena tepkiler almadı. Ardından tamamen kendisine ait bir dizi projesi olan "Çemberimde Gül Oya" geldi. Darbe öncesinin kaotik atmosferinde birbirine tutunarak ayakta kalmaya çalışan insanların hikayesini anlatan dizi çok ilgi gördü ve Çağan Irmak bir kez daha televizyondaki başarısıyla elde ettiği kredisini yeni bir film projesini hayata geçirmek için kullandı. Bu ay izleyeceğimiz film, yönetmenin çekmek istediği ilk filmmiş aslında. Kendi çocukluğunun geçtiği Seferihisar'daki çiftlik evlerine benzeyen, tatlı kaçık tiplerle dolu bir çiftlikte geçen filminde sorunlu bir baba-oğul ilişkisini ele alıyor bu kez; 1980 darbesinde annesini kaybeden küçük Deniz, yedi yıl sonra hiç görmediği dedesinin Ege'deki çiftliğine doğru bir yolculuğa çıkar. Deniz'in dedesini hiç görmemesinin nedeni dedesiyle babasının yıllardır küs oluşudur. Hüseyin Efendi, okumaya diye gönderdiği oğlunun politik olaylara karıştığını öğrenince onu evlâtlıktan silmiştir. Sadık'ın her şeye rağmen baba evine geri dönüşünün nedeni Deniz'den ayrılmak zorunda oluşudur; küçük oğlunu babasına emanet edecektir.
Çağan Irmak, "Mustafa Hakkında Herşey"in gösteriminden önce yapılan açıklamaların sebep olduğunu düşündüğü yanlış anlamalara meydan vermemek için bu kez önceden filmle ilgili pek fazla konuşmak istemiyor aslında ama dergimizin sadık okurlarından biri olarak bize biraz ayrıcalık tanıdı galiba. Aşağıdaki röportajımızda "Mustafa Hakkında Herşey"den sonrasını, yeni filmi "Babam ve Oğlum"u ve gelecekle ilgili planlarını konuştuk.
Önceki filminiz "Mustafa Hakkında Herşey" gişede yapımcısını tatmin eden bir başarı elde edemedi ama eleştirmenlerden genellikle iyi tepkiler aldı. Sonucu ve o filmle ilgili deneyiminizi nasıl değerlendiriyorsunuz bugün?
7-8 dalda SÎYAD'ın ödüllerine aday gösterildi ve eskidikçe daha da iyi tepkiler almaya başladı aslında. Çok önemli bir sinema yazarımız, itiraf ediyorum Çağan, galiba erken davrandık senin için, dedi. Internet'teki yorumlara baktığımda da üzerinden zaman geçtikçe eleştirilerin daha olumlu olmaya başladığını, hatta bazı insanların bunu hayatının filmi yaptıklarını görüyorum. O dönemde yapmak istediklerimi tam anlamıyla gerçekleştirebilmek için ciddi anlamda popüler yönetmen olmaya doğru giden bir yoldaydım ama bu bilinçli bir seçimdi. Sebebi de şuydu; benim hikayelerim para gerektiren hikayeler, ben minimal hikayeler anlatmıyorum. Minimal sinemaya asla karşı değilim, aksine çok seviyorum fakat ben öyle hikayeler anlatmıyorum. Dolayısıyla istediğim hikayeleri anlatabilmek ve iyi oyuncularla çalışabilmek için bir anlamda kendimi kirletmek zorundaydım ve evet, bir anlamda kirlendim. Bunu kabul ediyorum ama inanın bu, "Mustafa Hakkında Herşey", "Çemberimde Gül Oya" ve "Babam ve Oğlum"u yapabilmek içindi.
Ne anlamda kirlendiğinizi düşünüyorsunuz?
Yaptığım işler anlamında değil, varlık olarak kirlendim. Medyada görünmek, bir şeyler söylemek, televizyon programlarına katılmak falan gibi şeyler. Kendimi ön plana çıkardım, yani biraz kendimi pazarladım, ama bütün bunlar yapmak istediklerimi gerçekleştirebilmek içindi, bundan hoşlandığım için değil.
"Mustafa Hakkında Herşey"in gişede beklenenden düşük bir performans göstermesi sizi şaşırttı mı peki?
Hiç şaşırtmadı. "Aşmalı Konak"dan dolayı senin en azından 500 bin seyircin hazır diyorlardı hep bana ama ben, hayır, diyordum çünkü "MHH" kişisel bir film. Üstelik insanlar böyle bir filmle karşılaşmak istemiyorlar. Sinemadan beklentileri "MHH" gibi bir film değil. O, benim ve filmi izleyen 100 bin kişinin sinemadan beklentisini karşılayan bir filmdi belki ama 2 milyon kişi izlesin diye kalkıp da onların hoşuna gidecek şeyler yapacak değildim. Kendimi kirletirim ama filmimi kirletmem.
Şimdi olsa yine aynı filmi çeker misiniz?
Aynısını aynı şekilde çekerdim; ama tabii bir yandan da filmler yapıldıkları andan, yönetmenin o zamanki kişiliğinden çizgiler taşır. Bugün olsa bazı yerlerini daha farklı anlatırdım o yüzden belki de ama o film, o haliyle güzel, çünkü ben o yoldan öyle geçtim. Şimdi "Babam ve Oğlum"dan geçiyorum. Nasıl denir? Filmlerim benim hayatımın özeti gibi, benimle beraber gelişiyorlar, benimle beraber büyüyorlar. "Metropolis" de çekilse şimdi çok farklı çekilir ama 1920'li yıllarda yapıldığı için bu kadar şaşırtıcı, bu kadar çağdaş ve bu kadar güzel.
Bu ay gösterime girecek filminiz "Babam ve Oğlum"a gelelim. Nasıl ortaya çıktı bu proje?
Üniversite yıllarında eski bir daktiloda yazmıştım ben bu filmi. O zaman ismi de farklıydı, her şeyi farklıydı. Gene bir baba oğul hikayesiydi ama daha farklı bir hikayeydi. "Çemberimde Gül Oya"nın çekimleri sırasında tekrar elden geçirdim ve son haline getirdim. Hep ilk filmimin bu olacağını düşünürdüm ama derler ya insanlar plan yaparken Allah yukarıdan gülümsermiş diye, öyle bir şey işte. Hayat bizi bu noktaya getirdi ve üçüncü film oldu.
Filmin yapımcısı Şükrü Avşar'la nasıl biraraya geldiniz?
"Çemberimde Gül Oya" birçok yapımcıya göre yapılamayacak ve tutmayacak bir projeydi. Ayrıca televizyon için çok lüks bir projeydi. Şükrü Avşar sağolsun bu projeye cesaret etti. Şükrü Avşar'ın derdinin sinema yapmak olduğunu ben ondan sonra fark ettim. Yapımcılar bana kırılmasın ama derdi sinema yapmak olan yapımcı çok az. Benim derdimse sinema yapmak, başka bir şey değil. Tabii ki hepimiz istiyoruz sinemadan para kazanmayı ama bir film para kazansın diye birtakım tavizler vermek istemem ben. Şükrü Avşar da öyle bir yapımcı. O yüzden onunla çalışmak beni çok mutlu etti. 15 saniyelik bir Kurtuluş Savaşı sahnesi için muhteşem bir prodüksiyon hazırladı. Şu oyuncularla çalışmak istiyorum dediğim zaman, benim için sen ve, senin filmin önemlidir istersen tanınmamış oyuncularla çalış, onlarla da çalışacak olsan daha az para verecek değilim, dedi. Bunu duymak çok güzel bir şey.
"Çemberimde Gül Oya"nın başarısı bu noktada çok önemli herhalde. O sayede güvenini kazanmış olmalısınız.
Tabii ama daha önceden de beni takip ediyormuş.
"Babam ve Oğlum", adı üstünde baba oğul ilişkisini ele alan bir film. Konuyu sizin için çekici kılan nedir?
Bence Türkiye'nin bir takıntısı var bu konuda. Çünkü şu anda ülkenin bazı şehirlerinde her ne kadar çağdaş bir görüntü veriyor olsak da olumsuz yönde bir ataerkilliği sürdürdüğümüzü düşünüyorum. Baba-kız ilişkileri sorunluymuş gibi durur ama bu derece sorunlu değildir aslında. Görünürdeki çatışmaya rağmen babalar kızlarını çok sever, kızlar da babalarını. Oysa babalar ve oğullar arasında Türkiye'de hep bir uçurum, hep bir çatışma vardır ve bu çatışma şimdiye kadar adam akıllı ele alınmamıştır Türk Sineması'nda bence. Dünyadaki ve Türkiye'deki değişim, babalarımızın bizi görmek istediği yerlerle bizim olmak istediğimiz yerler arasındaki uçurumu daha da büyütüyor ve bu da beraberinde çok büyük çatışmaları getiriyor. Burada Çetin Tekindor'un oynadığı Hüseyin karakterinin iki oğlu var. Birisi çocuk zekasına sahip, saf bir oğul. Dev gibi ama aklı hafif geride kalmış bir çocuk (Yetkin Dikinciler). O yüzden Hüseyin Efendi kendi mirasını sürdürecek tek insan olarak öbür oğlu Sadık'ı görmüş hep. İşte bu büyük sevgi beraberinde büyük nefreti de getiriyor ve çatışma oradan başlıyor. İki tane emanet söz konusu bu filmde. Birisi babanın, yani Hüseyin Efendi'nin çiftliği ve bütün hayatı Sadık'a emanet etme çabası. Ötekisi Sadık'ın kendi oğlunu babasına emanet etme çabası. 15 yıl boyunca küs kalmış bir baba ile oğul arasındaki buzlar, o torun sayesinde eritilebilir, yaşanmamış 15 yıl telafi edilebilir mi acaba? Biraz dramatik bir hikaye. Üç kuşağın hikayesi ve fonda da büyük bir ailenin hikayesi, tabii oradan yola çıkarak belki Türkiye'nin hikayesi.
Sizin hikayeleriniz hep yaşandıkları dönemin politik ve kültürel atmosferiyle sıkı bağlar içeriyor. "Çemberimde Gül Oya"da 80'e kadarki süreci anlatıyordunuz. "Babam ve Oğlum" ise darbeden sonraki dönemde yani '80'li yıllarda geçen bir hikaye. Dizinin kaldığı yerden devam ediyorum diyorsunuz hatta. Bu dönem neden ilginizi çekiyor?
70'li yıllar ve '80 sonrası çok keskin bir çizgiyle ayrıldı birbirinden. Türkiye, göz açıp kapayıncaya kadar, görüntü olarak değil belki ama zihniyet, anlayış ve insanın dünyaya bakışı anlamında baş döndürücü bir değişim yaşadı. Üstelik hiç de olumlu bir değişim değildi bu bence.
70'li yıllara özel bir sevgi hatta özlem duyuyorsunuz öyle değil mi? Bu önceki işlerinizde, özellikle "Çemberimde Gül Oya"da kendini gösteriyordu.
Evet, emeğin, insan hayatının, ailenin, komşuluk ilişkilerinin değerine dair bir şeyler var hep yaptığım işlerde, ama yalnızca nostalji değil bu, mantık içeren bir serzeniş.
Neden seviyorsunuz 70'leri?
Bütün bu saydıklarımız yüzünden. Yaşamak daha güzeldi. Bir bardak çay içmenin bile çok büyük bir mutluluğu vardı. Şimdi çok fazla alternatif var önümüzde. O kadar çok ki kafa karıştırıyor. O günlerden bu zamana kaybettiğimiz en önemli şeylerden birisi mektup yazma alışkanlığıdır mesela bence. Göründüğünden çok daha büyük bir kayıptır bu; çünkü mektup yazan insan kendiyle baş başa kalır, duygularını düşüncelerini kağıda aktarır ve kendini daha iyi tanır. Şimdi mektup yerine kısacık abuk subuk mesajlar gönderiyoruz. Dolayısıyla kendimizi aynada görüp tanıma fırsatımız olmuyor. Bunun gibi bir sürü şey. Günümüzde geçse, bu filmi çekemezdim mesela. Gerçekçi olmazdı, çünkü çiftliğe giden o çocuk, nerede benim playstation'ım, nerede benim bilgisayarım, diye iki günde sıkılır şehre dönmek isterdi. Dolayısıyla bu hikaye olmazdı. Oysa bu filmdeki en sinematografik anlar o çocuğun çiftliğin avlusunda hayata bakışı.
Hikayenin geçtiği dönem, yani 80'ler nasıl yansıyor perdeye peki?
80'li yıllar bu çiftlikteki yaşam özelinde yansıyor. Öyle dev bir 80'li yılar portresi görmeyeceğiz.
Kahramanlarınız kimler?
Film bir çocuğun gözlerinden anlatılıyor dendi hep ama hem çocuğun hem de Sadık'm yani babasının gözünden bakıyoruz birçok olaya aslında. İki öznesi, iki anlatıcısı olan bir film yani. Filmin jenerik öncesi ilk beş dakikasında ben anlatıyorum hikayeyi çünkü orada daha çocuk doğmamış. Sonra çocuk doğuyor ve filmin anlatıcısı çocuk oluyor. Bir de çizgi roman kahramanları var. Çocuğun hikayeyi bulma çabasında, yani çevresindeki ilişkileri anlamlandırma çabasında bazı çizgi roman kahramanlarına rastlıyoruz. Çocuk çizgi roman okuyor ve çevresine o çizgi romanların dünyasından bakıyor çünkü. Dedesini ilk gördüğünde Hüseyin Efendi at sırtında olduğu için ilk aklına gelen Maskeli Kahraman Zorro oluyor ve dedesini öyle görüyor. Dolayısıyla Çetin Abi'nin filme ilk girişi Maskeli Süvari Zorro şeklinde. Babasıyla birlikte bindikleri trendeki polisleri de, soygun için tren durduran apaçiler olarak görüyor. Çocuğun hayallerinden babanın hayallerine geçiyoruz bazen ama bunları hayalmiş gibi değil de o an orada gerçekten yaşanıyormuş gibi anlattım. Ayrıca bu filmde insanları konuşturmaktan, hızlı hareket ettirmekten aynı anda üç dört işi yaptırmaktan hiç korkmadım. Evet, sinema bir görsel sanat biliyorum ama görsel olmak uğruna gerçeklik duygusundan feragat edemezsin. Ege insanı çok konuşur. Türk insanı çok konuşur. Dünyada Yunanistan'dan sonra en çok konuşan ikinci toplummuşuz. Bu senaryoda bu insanları konuşturmak zorundayım. Tabii ki hayatın sessiz anlarının da peşinde düştüğümüz çok yer var ama genel olarak çok konuşmalı bir film bu. Komik bir film. Neden? Komik yazayım diye yazmadım, Ege insanı öyle yaşadığı için komik. Kendi içinde doğal bir mizah var. Hüzünlü bir film aynı zamanda ama yine ben hüzünlü olsun diye yapmadım. Bu hikaye bunu getirdi. Hepsi, gerçekliğin peşinden koşmaktı. Yoksa şurada seyirciyi güldüreyim, şurada ağlatayım gibi hesaplanmış bir durum söz konusu değil asla.
Kurtuluş Savaşı'ndan sahneler de var filmde. Bu hikayeyle Kurtuluş Savaşı arasında nasıl bir bağ kurdunuz?
Kurtuluş Savaşı sahneleri, babayla oğul arasındaki savaşa bir gönderme. Çünkü 15 yıllık küskünlüğün sonunda, sorun masaya yatırılır ve kavga yani savaş başlar. Kavga etmek şiddet uygulanmadığı sürece doğru geliyor bana, susmak ve içine atmaktansa tartışmak, masaya yatırmak ve o sorunu çözümlemek lazım. Kavga etmek çok insana özgü bir şey.
En kişisel filminizin "MHH" olduğunu düşünüyor musunuz hala?
Evet, o buna göre çok daha kişisel bir film, çünkü "Mustafa" bazı yönleriyle hakikaten seyirciyi hiçe sayan , empati kurdurmatayan bir filmdi. Bu biraz daha seyirciye sıcak bir film. O yüzden bu daha genele hitap ediyor. Ama bu, benim gözümde bu filmin değerini düşünmüyor. Bu da benim filmim. Hikayeleri çok da farklı olsa yine bir Çağan Irmak filmi görecek perdede seyirci. Tabii böyle bir şey ortaya çıkmışsa, böyle bir şey varsa.
Sizce Çağan Irmak sineması diye bir şey oluştu mu?
Hala tanımlamaya çalışıyorum aslında. Zaman gösterecek. Kendi sinemamla ilgili çoktan verdiğim kesin kararlarım var, ama dedim ya yaptığım filmlerle gelişiyorum. Kendi senaryolarımı yazdığım için bu sinemanın oluşması biraz daha hızlı olacak diye düşünüyorum.
"Bir Çağan Irmak filmi" derken ne kastediyorsunuz öyleyse?
Gene tamamen insanla ilgili bir film, dostlukla, ilişkilerle, anneler, babalar ve evlatlarla ilgili bir film seyredeceksiniz demek istiyorum. Benim için aile çok önemli. Herkesin yoğunlaştığı alan farklıdır. Ben de en fazla aile ilişkileri üzerinde yoğunlaştığımı düşünüyorum yaptığım filmlerde.
"Kendi çocukluğumun hikayesi değil ama benim yaşamımdan çok şey var içinde" diyorsunuz. Ne kadarıyla otobiyografik bir film bu?
Böyle bir hikaye yaşanmadı ama karakterlerin tümü benim hayatımdan. Mesela bu filmin finaline doğru benim neden sinemacı olduğumun izlerini de bulacaksınız. "Mustafa Hakkında Herşey"de olduğu gibi yine kapısı hiç açılmayan bir gizli oda var. Orada da küçük bir sürpriz bekliyor seyirciyi.
Sizin çocukluğunuzda böyle bir oda var mıydı?
Yok ama filmdeki gibi bir çiftlikte büyüdüm. Bizim çiftliğimiz bir mandalina bahçesinin ortasına kurulmuştu. Çok ileride bazı evlerin çatıları görünürdü. O evlerden bir tanesinde de geri zekalı bir kız yaşardı. Zaman zaman o kızın çığlıkları duyulurdu bizim evden. Ondan çok etkilenmiştim. Hep gidip o kızın nasıl bir kız olduğunu görmek isterdim. Bu filme baktığım zaman kendi hayatımla özdeşlik kurabildiğim çok yer görüyorum ama birebir böyle bir hikaye yaşanmadı.
Eski oyuncularınızla çalışmayı seviyorsunuz ama ilk kez çalıştığınız oyuncular da var bu filmde. Nasıl kurdunuz oyuncu kadrosunu?
İngiltere'de bazı oyuncuların Sir unvanı vardır ya, burada da birilerine verilecekse ben Çetin Abi'ye vermek istiyorum o unvanı. Müthiş bir adam. Hümeyra da öyle. Bu filmde tanışmış olmak beni çok mutlu etti. Bundan sonra da hep onunla çalışmak istiyorum. Özge (Özberk) çok yetenekli bir oyuncu. Bütün oyuncularımdan çok memnunum. Hep söylenir, çok güzel bir şey yaşadık diye ama hakikaten çok güzel bir çekim yaşadık. Seçimlerim de çok içsel oldu. Bileğinden boğazına kadar altın bilezik takan gelin karakterinde hemen Binnur Kaya canlan-dı gözümde. Saf Abi'de hemen Yetkin (Dikinciler) canlandı. Yetkin bu filmde sizi çok şaşırtacak. Çok bıçak sırtı bir rolün altından kalktı. Çocuklarla çalıştık bir de bu filmde tabii. Burada bir oyun oynuyoruz, dedik onlara. Hiçbir şey beklemeyin, bu filmden sonra ünlü falan olmayacaksınız, önünüze paralar yığılmayacak, sınıftaki arkadaşlarınız size farklı davranmayacak, biz buraya eğlenmeye geldik, bu oyunu oynayacağız ve bitecek, sakın başka bir şey düşünmeyin, dedik. Çünkü bir film için bir çocuğun ruhunu yaralamak istemiyorum.
Filmin müziklerini Yunanlı müzisyen Evanthia Rebout sika yapmış. Onunla çalışmak nereden aklınıza geldi?
Tam bir Ege filmi "Babam ve Oğlum". "Bir Tutam Baharat"ta da bunu görmüştüm. Onun müziklerini de Evanthia yaptı biliyorsunuz. Böylece Evanthia'nm peşine düştük. Hemen de bulduk. "Aşmalı Konak" orada oynuyor ya şimdi, oradan tanıyormuş beni. Hem bir Türk filmine müzik yapmaktan hem de burada dizisi oynayan bir yönetmenle çalışmaktan çok gurur duyarım, dedi. Senaryoyu gönderdik. 20. sayfaya kadar okuduktan sonra kabul etti, daha bitirmeden. Senaryoyu çok beğenmiş. Şimdi filmin müziğini Yunanistan'da büyük bir filarmoni orkestrasına çaldırıyor. Bir de Türkçe bir şarkı yapacak. Sözlerini ben yazmaya çalışıyorum.
"Babam ve Oğlum"un seyirci üzerinde nasıl bir etki yaratmasını umuyorsunuz?
Benim için bu filmin ulaşabileceği en güzel nokta şu; çocuk filmden çıkar, cep telefonunu açar, babacım ya, ben seni ne zamandır aramıyordum, nasılsın, der; ya da bir adam, ne zamandır annemleri görmüyorum, hayat da kısa, belki bu kadın yarın ölecek, gidip bir ziyaret edeyim, diye düşünür, işte benim için en büyük ödül bu olacak. Anne babalarla çocuklar arasında üç günlük bir yakınlaşma kursam bile yeter bana. Bunu istiyorum. 70'li yılların Ertem Eğilmez filmleri tadında bir film diyorum ama asla bir "feel good" filmi değil.
Antalya Film Festivali'ne neden katılmadınız?
Katılmak istemedik. Öğrencilik yıllarından beri Antalya Altın Portakal heykelciğine bir Türk Sineması geleneği olduğu için çok büyük saygı duyuyordum. Üçüncülük de olsa beşincilik de olsa aldım o ödülü evime koydum ya bana yeter. Bundan sonra katılmak istemiyorum. (Yüzü düşüyor) Suratım bir şey anlatıyordur herhalde.
Başka festivallere katılacak mısınız?
Katılacağız, İstanbul Film Festivali'ni çok seviyorum mesela, çok güzel bir festival. Yurt dışı festivallere de katılmak isterim.
Bundan sonra nasıl devam edeceksiniz yolunuza?
Televizyonu küçümsemiyorum ben. Bana göre "Çemberimde Gül Oya" bir diziden ziyade çok uzun soluklu bir Çağan Irmak hikayesiydi ve benim için bir dönüm noktasıydı aslında. Beni değiştiren bir projeydi. Değiştiren derken, hesaplanmış bir dümen kırıştı o. Ondan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Belki başka bir yoldan gideceğim artık. Hedef gene aynı belki ama kullanacağım yol farklı olacak bundan sonra. Lüks bir arabayla ve kalabalıkların ortasından gitmek yerine daha külüstür bir arabayla, daha sakin yollardan gidilebileceğine inanıyorum artık. Böylesi çok daha huzurlu bir yolculuk olacak benim için.
Dizi çekmeyi düşünüyor musunuz?
Bir daha hiç çekmeyeceğim dersem çok büyük konuşmuş olurum ama televizyonda bir şey yapmak çok zor çünkü televizyona iş yapan teknik ekipler şu anda çok kötü durumda. 80 tane dizi yapıldığı için sinema mirasıyla yola çıkmayan ekiplerle çalışıyoruz. Hiçbiri işlerini sevmiyor. Gerçekten onlarla çalışmak çok zor. Bu işe çok saygısızca yaklaşıyorlar. İyi bir teknik ekip olmadığı sürece televizyona hiçbir şey yapmayı düşünmüyorum o yüzden.
Sinema yapmak isteyen yapımcıların yanınızda olması söz ettiğiniz yolculuğun devamı açısından hayati önem taşıyor mutlaka.
Tabii ama olmazsa da film yapmam. Yapmam daha iyi. Açıkçasını söylemek gerekirse yaptığım işlerin çoğundan gurur duyuyorum. Bu saatten sonra gurur duymayacağım bir şey yapmam gerekirse yapmam. Yapsam başta yapardım. Köprüyü geçerken bir sürü eyvallah dedim zaten. Kendim de içindeyim bunun, kendi benliğime de eyvallah dedim. Yeterince taviz verdim. Artık vermek istemiyorum.
Söyleşi: Senem Erdine
(Sinema - Kasım 2005'ten kısaltılarak)
28/1/2006 · Kategori: Yonetmen
"BABAM VE OĞLUM"LA DÖNDÜ
Çağan Irmak, iki yıl aradan sonra yeni sinema filmi ‘Babam ve Oğlum’la setlere döndü. Irmak, bu defa küçük bir çocuğun gözünden Egeli çılgın bir aileyi anlatıyor.
Hüzün ve komedinin içi içe geçtiği, üç kuşak Egeli erkeğin bu sıcak hikayesi, senaryosu ve anlatımıyla bekleyenleri için tam bir Çağan Irmak filmi ...
Yıl 1987... Babası yedi yaşındaki Deniz’i, Ege’de küçük bir kasabada yaşayan dedesine bırakmak zorunda kalır. O zamana kadar İstanbul’da yaşayan Deniz kendini birden çılgın bir Ege ailesinin ortasında bulur.
Bir taraftan kasaba ve çiftlik yaşamına uyum sağlamaya çalışırken bir taraftan da büyüklerin dünyasının karmaşık ilişkilerini anlamaya çalışır. Zaman zaman da gerçek dünyadan kopup hayaller âleminde yolculuğa çıkar.
BABAM VE OĞLUM
Senaryo - Yönetmen: Çağan Irmak
Yapım: Avşar Film
Oyuncular:
Fikret Kuşkan, Çetin Tekindor, Hümeyra, Şerif Sezer, Özge
Özberk, Binnur Kaya, Yetkin Dikinciler, Ege Tanman.
Konuk Oyuncular:
Erdal Tosun, Halit Ergenç, Bilge Şen, Tuba Büyüküstün,
Nergis Çorakçı, Mahmut Gökgöz.
01.08.2005 13:33:33
(ntvmsnbc)
****************************************************************
Çağan Irmak'a kredi sonsuz...
| Avşar Film'i tek başına kurup, 20 yıl idare eden Şükrü Avşar anlatıyor... |
|
|
Avşar Film'i tek başına kurdu, 20 yıl idare etti. Açtığı sinema salonlarına, film makinelerini bizzat monte etti. Bugüne kadar 900 civarında yabancı film ithal etti. Birçok Türk filminin yapımcılığını üstlendi. Ancak Yeşilçam’da asıl şöhretini, uluslararası festivallerde proje aşamasında senaryosunu okuyup para yatırdığı "Kurtlarla Dans" ve "Bayan Daisy"nin Şoförü" filmlerinin birbiri ardına Oscar kazanmasıyla yaptı.
"Duygusal adamım, bu tür filmleri sevdiğim için alırım" diyen Şükrü Avşar, yönetmen Çağan Irmak’a gözü kapalı destek veriyor; "benim nezdimde kredisi sonsuz" diyor. "Babam ve Oğlum"u vizyona 56 kopyayla verip, hiç reklam yapmayan Avşar, ilk gün sadece 7 bin kişi izleyince şirketinde yaşanan paniği unutmuyor: "Arkadaşlarıma, korkmayın, dedim. Bu bir strateji, her biri yarın 2-3 kişiye bahsedecek, izleyici sayısı katlanarak artacak. Bu filmlerin başarısı fısıltı gazetesine bağlı." Haklı çıktı, filmi izleyenlerin sayısı ilk 4 haftada 1,5 milyona yaklaştı.
Çağan Irmak’la nasıl tanıştınız? Prodüktörlüğünü üstlenmeye nasıl karar verdiniz?
İlk kez ‘Çemberimde Gül Oya’ dizisini getirdi. Zaten ne getirdiği önemli değil, karakterini ve zekasını çok sevdim, çok güvendim. Türk sineması için çok önemli bir beyin. O yüzden benim nezdimde sonsuz kredisi var. Ne çekmek isterse, senaryoyu okumadan tamam diyebilirim. Bir gün benimle çalışmasa da fikrim değişmez. Ne kadar film yapmak isterse, yılda bir iki, sorgulamadan yaparım. Çünkü Çağan kötü şey yapmaz.
Hangi özelliği Irmak’ın sıradışı olduğunu düşündürdü?
Çemberimde Gül Oya’nın bir bölüm senaryosu geliyordu önümüze. Bazıları ‘Nasıl çekilir, bundan iş çıkmaz’ derken ben Çağan’ın çekeceğini biliyordum. Hakikaten de muhteşem bölümler çekti o diziye. Ertesi gün herkes konuşurdu. O çocukta öyle bir beyin var ki mesela benim 40 yıl düşünüp çıkaramayacağım şeyleri dakikalar içinde çözüyordu.
Babam ve Oğlum’un bu kadar başarılı olacağını bekliyor muydunuz?
Çağan’ın filmini çekmem için senaryoyu okumama bile gerek yoktu. Meraklanıp okudum, çok etkilendim. Hatta bizim ofiste kapanıp ağlayanlar bile olmuştu. Yine de bu kadar kapı çerçeve indireceğini tahmin etmemiştim açıkçası. Çünkü tek istediğim, arşivimde bunu yaptım diye anlatacağım bir film olması.
Filmin yeterli reklam yapılmadan vizyona girmesi çok eleştirildi...
Bu bir strateji. Özellikle 56 kopyayla vizyona çıktım. Bu tür filmleri önce çok yaymayacaksın. Televizyon reklamları hazırdı, hálá bekletiyorum, 8. haftada yayınlayacağım. Çünkü tecrübelerime göre, bu tür filmlerin başarısı fısıltı gazetesine bağlı. Reklam bombardımanı yapsaydık inanın ters tepebilirdi. İlk vizyona girdiği gün 7 bin kişi izlemeye geldi. Herkes panik oldu. Durun, bu 7 bin kişinin her biri 2-3 kişi getirecek, izleyici sayısı her gün katlanacak, dedim. Öyle oldu.
Çağan Irmak gibi destek verdiğiniz başka yönetmenler var mı?
"Salkım Hanım’ın Taneleri"ni çeken Tomris Giritlioğlu, "Ihlamurlar Altında" dizisinin yönetmeni Aydın Bulut, çok özel kişiler. Onlarla film çekeceğim önümüzdeki günlerde. Yılda 2-3 film çekeceğim, bana dokunmayan filmlere yatırım yapmamaya karar verdim. Çünkü ben bir gönül adamıyım. Zaten seyirci de eski Türk filmlerine benzer şeyler istiyor. Evinden çıkıp iki saatini geçirmek için sinemaya gelecekse ya sonuna kadar ağlamak ya da sonuna kadar gülmek istiyor.
Yapımcıların sadece parayı veren, sinemadan pek anlamayan kişiler olduğu düşünülür. Yapımcı kimdir?
Bir filmin yapılması için gerekli her şeyi bir araya toplayan kişidir. Türkiye’de yönetmenler daha ön planda. Sadece 80’lerin başında şarkıcı filmleri döneminde, hani İbrahim Tatlıses ya da Ferdi Tayfur’un oynadığı filmler... O zaman yapımcılar daha ön plandaydı.
Senaryo yazıyormuşsunuz, doğru mu?
Evet, vakit buldukça yazıyorum. Bir arkadaşımın hikayesini anlatıyorum. Şu anda 35. sahnedeyim. Sokağa atacak kadar param olduğunda, kendim için bir şey yapmaya karar verdiğimde, çekeceğim. Şaka yapıyorum, aslında iyi bir senaryo, duygusal...
"Birileri batar çıkar ama ben kalırım"
Sinemaya başladığınız zamandan bu yana sektördeki en büyük değişim neydi?
Başladığım dönemde sinema kesinlikle kârlı sektör görülmüyor, büyük şirketler girmiyordu. Ne zaman ki büyük alışveriş merkezleri yapılmaya başlandı sinemaya rağbet arttı. Hepsine bir yığın sinema salonu yapıldı. Bunun kadar önemli bir başka değişim de belediyeye ödediğimiz rüsum vergisinin kalkmış olması. Kazancımızın yüzde 70’ini belediyeye veriyorduk. Şimdi bilet fiyatları çok yükseldi. Çok iyi hatırlıyorum 80'lerde bilet bir şişe kola fiyatınaydı.
Artık sinema para kazandırıyor diyebiliyor musunuz?
Hayır. Mesela ben hep iyi filmlerin kazancıyla kötü filmlerden ettiğim zararı karşıladım. Zaten derler ki bir yapımcının film kutuları artar, parası azalır. Ben neredeyse sektör içinde büyüdüm. Bu işte başarılı olmak biraz da gönül ve tecrübeye bağlı.
Neye borçlusunuz bunu?
Çok küçük yaşta başladığım için sektörün kimsenin çözemediği detaylarını biliyorum o yüzden. Belki her şey babadan dededen kalsaydı ben de başarılı olamazdım. Ama şunu söyleyeyim en çok parayı 80’lerden sonra sinema salonu işletmeciliğinden kazandım.
Siz film seçerken gişede para yapar mı diye değil de duygusal mı diye mi bakıyorsunuz?
Çok duygusal olduğum için bu tür filmlerden etkileniyorum. İnsan ilişkileri olacak içinde. Matrix gibi bir film beni hiç etkilemez ama bir anne-kız ya da baba-oğul dramını alırım. Ama şöyle söyleyeyim, senaryoyu okursam çok az yanılırım. Çok bilmişliğimden değil. Tecrübemden, sezgilerimin kuvvetli, hayat görüşümün geniş oluşundan kaynaklanıyor.
8 yaşında makinist çırağı oldu
Avşar Film’in 1984’te kurulduğunu biliyoruz. Ama öncesinde başka bir hikaye var değil mi?
Sivas’ın Suşehri ilçesinde doğdum. 5 yaşında İstanbul’a gelene kadar sinema görmemiştim. Arabaların üstünde filmlerin tanıtım afişini gördüğümde çok meraklanmıştım. Hemen akşamında bir filme gittim. O gün başladı benim sinema serüvenim. Sürekli sinemaya giderdim, babam işçi olarak Almanya’ya gittiği için annem yalnızdı ve benim bu sinema tutkuma çok kızardı. Bense hiç aldırmadım. Bizim Bayrampaşa’daki sinemaya gide gele makine dairesine girmeyi başardım. Önce izin vermiyorlardı ama sonra ikna oldular. 8 yaşımda o sinemaya makinist çırağı oldum. Sonra makinist gelmeyince, yerine işe başladım. Boyum makineye yetişmiyordu. Sandalyenin üstüne çıkıp filmi takıyordum. 17 yaşıma geldiğimde biriktirdiklerimle Bayrampaşa’daki bir yazlık sinemayı kiraladım. Reşit olmadığım için mahalledeki bir abimden yardım istedim, yasal işlemleri o halletti. O günden 1984’e kadar Beşiktaş’ta şimdi BKM olan eski Mıstık dahil sürekli salon kiraladım. 1984’te film ithal etmeye başladım. O zaman Avşar Film ismini kullanmaya başladım.
Ailede sadece siz mi varsınız sinemayla ilgilenen?
Evet. Benden iki yaş büyük abimin ilgisi yok. Annem babam da pek sinemayı sevmezdi. Onların daha başka, küçük bir dünyaları vardı.
Ama sizi engellemediler?
Hayır ama zaten her şeyi kendi kazandığım parayla yaptım. Batsam da çıksam da hesap vereceğim kimse yoktu.
Meslekte en çok gurur duyduğunuz ve en pişman olduğunuz an neydi?
Benim bu meslekle ilgili en mutlu anlarım bütün detaylarıyla tek tek ilgilendiğim sinema salonlarımın açıldığı günlerdir. Makineleri bile tek tek elimle kurardım. Pişman olduğum, gece gündüz dövündüğüm bir şey olmadı. Ama çok para kaybettiğim oldu. Zaten bu iş çok büyük kumardır.
Ona neden Oskar Şükrü diyorlar?
Film ithalatına başladığımda bu lakabı taktılar. Film seçerken sezgi çok önemli, çünkü filmleri izlemeden, proje halinde alıyoruz. Oyunculara ve yönetmene bakıyoruz. Kısaca hikayesini okuyoruz o kadar. Festivale gitmiştim. ‘Kurtlarla Dans’ın afişini gördüm. Hikayesi beni çok duygulandırdı, satın aldım. Üstünden iki sene geçti film bitmedi. İsterseniz avansınızı geri verebiliriz, dediler. Ömrüm yettiğince filmi bekleyeceğimi söyledim. Sonunda beklediğime değdi. Çok büyük film olduğu anlaşıldı ve biliyorsunuz birçok Oscar aldı. Ertesi sene getirdiğim ‘Driving Miss Daisy’ de Oscar alınca, rakibim ve beni çok seven bir abim bana Oskar Şükrü demeye başladı. Öyle yayıldı. Ama ben öyle çok ismimden söz edilmesini sevmem. Hep arka planda kalmayı tercih ederim.
Avşar Film’in sinema filmleri
SALKIM HANIM’IN TANELERİ (1998): Yönetmen: Tomris Giritlioğlu. Oyuncular: Zuhal Olcay, Hülya Avşar, Güven Kıraç, Zafer Algöz.
HEMŞO (2000): Yönetmen: Ömer Uğur. Oyuncular: Okan Bayülgen, Mehmet Ali Erbil, Demet Şener.
KOLAY PARA (2002): Yönetmen: Ercan Durmuş, Hakan Haksun. Oyuncular: Emre Altuğ, Özcan Deniz, Şebnem Dönmez.
TV Dizileri: Kurşun Yarası, Sultan Makamı, Çemberimde Gül Oya, Hayalet, Arapsaçı, Ihlamurlar Altında, Kırık Kanatlar.
(Ezgi Başaran / Hürriyet)
*******************************************************************
Çekimleri Ayvalık'ta devam eden "Babam ve Oğlum" Çağan Irmak'ın çocukluğundan izler taşıyor... |
Hayatının filmini çekiyor
| 10.08.2005 |
|
(Olkan Özyurt / Radikal) | |
Hava sıcak mı sıcak, iki dakikada terden sırılsıklam oluyorsunuz. Ayvalık'ın yakınlarındayız ve nefes almak bile zor buralarda. Ama buna rağmen Çağan Irmak ve ekibi 'dört duvar' kiralayıp büyük bir özenle 'kullanılabilir' hale getirdikleri çiftlikte 'Babam ve Oğlum' adlı filmin çekimlerini sürdürüyor. Şans işte, filmin en kritik sahnesinin çekimlerine rast geliyor bu boğucu sıcak. 'Hiç bu kadar sıcak olmamıştı' sözlerini sık sık duyuyoruz. Çiftliğin kocaman avlusu sürekli ıslatılıyor. Bu hem tozu önlemek hem biraz ortamı ferahlatmak hem de görüntüye kontraslık vermek için bulunmuş pratik çözümlerden biri. Kimisi filmde rol de alan atlar, inekler, ördekler, hindiler, horoz ve tavuklar da sıcağı film ekibiyle paylaşıyor.
Çağan Irmak, kendi yaşamından izler taşıyan 'Babam ve Oğlum'da Egeli bir ailenin 80'lerdeki yaşamından kesit sunacak bize... 70'lerde siyasi olaylara karıştığı için babasıyla küsen Sadık, yedi yaşındaki oğlunu alıp yıllar sonra baba evine dönüyor. Çekilen sahnede de dedeyle torun ilk defa yakınlaşıyor birbirlerine. Atlar da bu yakınlaşmanın vesilesi oluyor.
Atlar, inekler, hindiler, ördekler çok sakin. Ama çilli horoz liderliğindeki tavuklar söz dinlemiyor. 'Sessizlik' ve ardından gelen 'kayıt' komutları onların umurunda değil. Çağan Irmak son çare olarak onların çiftliğin avlusundan çıkarılmasını istiyor. Hemen ekipten birileri 'Rambo 3'teki sahneye benzer bir halde iki ellini yana açıp kovalamaya başlıyor tavukları.
O zaman horoz ve tavuklar daha da celalleniyor. Biraz zaman alsa da onlar avludan çıkarıldıktan sonra çekimler tekrar başlıyor.
"Aman güneşe dikkat" Dedeyi canlandıran Çetin Tekindor her çekim arasında gölgeye alınıyor. Zaten Çağan Irmak bu konuda çok titiz, oyuncuların ve ekibin fırsat buldukça gölgede kalmasını istiyor. Zaman zaman bize de uyarıda bulunuyor 'Aman başınıza güneş geçer, gölgeye geçin arkadaşlar' diye. Ama en çok filmde torunu canlandıran ve daha önce 'Kınalı Kar'da oynayan Ege Tanman'ın üzerine titriyor. Ege'ye nerde nasıl durması gerektiğini, neler söyleyeceğini tek tek anlatıyor. Ege'den istediği oyunu alınca da ona övgüler yağdırıyor.
Irmak'ın ilgisi sadece Ege'ye değil tabi. O genel olarak enerjisini ekiple paylaşan yönetmenlerden. Aksilikler karşısında da çok soğukkanlı. Zaten ekiple ilişkisini güven üzerine kurmuş. Kimse 'işimizi yapalım bir an önce gidelim' derdinde değil. Herkes yönetmenini çok iyi tanıyor. Neyi ne zaman yapmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar. Bunun arkasında da ekibin büyük bir bölümüyle Irmak'ın 'Asmalı Konak'tan beri birlikte çalışması yatıyor. Tabii Irmak bu durumdan çok memnun. Ekibin sete gelmeye can attığını, bunun da kendisini motive ettiğini belirtiyor.
Oyunculara özel koltuk Bu güven ilişkisini oyuncularıyla da kurmuş Çağan Irmak. Usta oyuncu Çetin Tekindor, Hümeyra, Fikret Kuşkan yönetmenlerine çok güvendiklerini söylüyor. Çağan Irmak, Tekindor'un da çalışmak istediği yönetmenlerden biriymiş. "Kısmet bu filmeymiş" diyor. Senaryoyu çok sevdiğini söylüyor Tekindor. Çağan Irmak'ın yönetmen olarak çok iyi atmosfer yarattığını, onun oyuncuyla çalışmaya çok önem verdiğini belirtiyor. "Ben ilk defa bir bölge insanını oynuyorum" diyen Tekindor'a yerel ağzı öğretme işini eski öğrencisi Emrah Eren üstlenmiş.
Filmde traktör süren Hümeyra ise bu konuda biraz dertli. Çünkü 80'lerde kullanılan bir traktörü sürmek zorunda. Kısa bir eğitim almış. Ama o dönemdeki traktörlerin debriyaj ve gaz pedallarının sert olması, koltuğun geride kalması onu zorluyormuş. Yine de çok özel bir film çektiklerini düşünüyor: "Bu sıcağa, bu tempoya rağmen şu anda kelimelerin yetmediği bir serüvenin içerisindeyim Çağan'la. Çağan iyi bildiği bir dünyayı anlatıyor. O dünyaya bizi de soktu. Sanki ilk kez film çekiyor gibi hissediyorum kendimi. Bazen çekimi bitiriyor Çağan, karakterin içinden çıkmakta zorlanıyorum." Ayrıca Çağan Irmak'ın oyunculara, arka kısımlarına isimlerinin yazıldığı koltuk hediye etmesi Hümeyra'nın çok hoşuna gitmiş. 35 yıllık sanat yaşamında böyle bir hediye almadığını söylüyor.
Fikret Kuşkan ise çok heyecanlı. Çünkü "Hocam dediğim Çetin Tekindor'la, Hümeyra'yla oynuyorum. Eee Çağan da yönetiyor. Ben daha ne isteyeyim" diyor. Fikret Kuşkan, canlandırdığı karakterin ruhen yaralı olduğunu Çağan'ın da kendisinin balans ayarlarını iyi yaptığını belirtiyor. "Sıcaklar" diyoruz. Son noktayı koyuyor Kuşkan: "Biz ne koşullarda film çektik. Şimdi sıcaklar mı engel olacak bize."
'Ben bu aileyi iyi tanıyorum' Çağan Irmak'la bir gölgeye çekilip, bu yeni projesini konuştuk.
Üçüncü filminizde komediye yönelmenizin sebebi nedir? Aslında bu, benim çekmeyi düşündüğüm ilk filmdi. Ama hayat işte üçüncü filmim oldu. Eğer bu filmin türü olsaydı acıklı komedi derdim ben. Çünkü film bir anlamda 80 darbesinin Ege'de bir çiftlikte kendi halinde yaşayan aileyi bile ne denli etkilediğini anlatıyor.
Yani filmin siyasi bir tarafı mı var? Fikret Kuşkan'ın canlandırdığı Sadık, üniversite yıllarında olaylara karıştırdığı için babası tarafından evlatlıktan reddediliyor. Sadık'ın bir çocuğu var. 1987'de Sadık oğluyla birlikte çitliğe dönüyor. Çünkü Sadık çocuğu buraya bıraktıktan sonra gitmenin planlarını yapıyor. Ama 80 darbesinden dolayı da bayağı yaralı bir hali var.
Peki film ne kadar sizin hayatınızdan izler taşıyor? Yaptığım her iş hayatımdan küçük izler taşır. Ama bu filmde bu izler çok çok daha fazla. Çünkü bu aileyi çok iyi tanıyorum. Bu ailenin içinde doğup büyüdüm. Çok kadın var, hepsi hep bir ağızdan konuşuyor. Ege Bölgesi'nin verdiği bir dinamizm var bu ailenin içinde. Biz bu filmde hızlı konuşan hızlı hareket eden insanları çekiyoruz. Küçük bir çocuk da böyle bir ailenin ortasına düşüyor. Ben tamamen çocukluğumun filmini yapmıyorum. Ama çoğu yerde hayatımdan izler taşıyor. Ama yüzde 60 oranında.
Ertem Eğilmez filmleri tadında derken neyi kastediyorsunuz? Tabii ki Ertem Eğilmez filmlerine öykünmüyoruz. Ama aile kavramına yaklaşımımız o anlamda bir naifliğin içinde.
Yönetmenler çocuklarla ve hayvanlarla çalışmanın zorluğundan bahseder. Filminizin başrolünde bir çocuk var. Hayvanlar da sette cirit atıyor. Nasıl, gerçekten zor mu çocuklarla ve hayvanlarla çalışmak? Gerçekten öyle. Bilmiyorum ama çok tuhaf bir şekilde şansımız yaver gidiyor. Bir de olabilecek bir şeyi önceden görmek yetisini ben asistanlıkta kazanmıştım. Mesela atı getirirken neler olabileceğini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz. Çocuk nerde hata yapabilir önceden düşünmek gerekiyor. Çocuk, sizin tam gösterdiğiniz yerde duramaz. Çünkü iskeleti o kadar gelişmiş değil. Çocukların vücutlarının tuhaf bir ritmi vardır. Ona göre kendinizi ayarlamanız gerekiyor. Sonuç olarak çocuklar da, hayvanlar da haklı olarak bir süre sonra sıkılıyorlar.
Ege'yle aranız nasıl? Acayip iyi. Kucağımda falan uyuyor. Ama ben iş yürüsün diye onunla dostluk kurmuyorum. İçimden geliyor.
Oyuncular sizden çok memnun, size kendilerini bırakmış gibi gözüküyorlar. Nasıl bir güven ilişkisi kurdunuz onlarla? Oyuncu sana 'bunu neden yapıyorum?' diye sorar. Bunu açıklamanız gerekir. Çünkü yönetmenin görevi oyuncunun kafasındaki her şeyi aydınlatmaktır. Onlar karanlıkta el yordamıyla yürümeye çalışıyorlar. Yönetmen olarak sen mecbursun onun önünü açmaya. Sette en çok konuşan kişi yönetmen olmalı. Çünkü oyuncuya ben nasıl bir film seyredeceğini, çekilen sahnenin nasıl bağlanacağını tek tek anlatıyorum.
- www.avsarfilm.net
- www.avsaryapim.com.tr
- www.asbilgisayar.com
- www.cemberimdeguloya.com
- www.caganirmak.com
- www.mustafahakkindahersey.com
- www.sadibey.com
« Önceki ::