25 yılın en "iyileri"

31/3/2006 · Kategori: Yorum

         

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

 

 25 yılın en "iyileri"



Bu yıl 1 ile 16 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek olan 25. Uluslararası İstanbul Film Festivali, tarihinin en iyi yerli ve yabancı filmlerini seyirciyle buluşturuyor. Bu yıl pek çok yenilikle sinemaseverlerin karşısına çıkacak olan festivalin en büyük sürprizi 1985 yılından beri en iyi film ödülünü kazanan 24 Türk filminin gösterileceği “25 Yılın En İyileri” ve yine geçtiğimiz festivaller boyunca izleyicilerin belleklerine kazınmış 24 yabancı filmden oluşan taşıyan özel bölüm.

AÇILIŞ OSCAR ADAYI FİLM İLE

25. Uluslararası İstanbul Film Festivali programında; 20 bölümde 200’den fazla film gösterilecek. İşte Festival programındaki filmlerden birkaçı:

• Festivalin açılışı, bu yıl “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar adayı olan Christian Carion’un yönettiği, başrollerini Diane Kruger ve Guillaume Canet’nin paylaştığı Joyeux Noël / Merry Christmas filmiyle yapılacak. Festivalin kapanış filmi ise, 2002 yılında İstanbul Film Festivali’nin Sinema Onur Ödülü’nü alan İngiliz sinemasının dünyaca tanınmış ismi Stephen Frears’in son filmi Ms. Henderson Presents… Başrollerini Judi Dench ve Bob Hoskins’in paylaştığı filmdeki performansıyla Judi Dench “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Oscar’a aday.

•24 Saat Parti İnsanları, Bu Dünyada, I Want You, Code 46, Jude gibi unutulmaz filmlerin yönetmeni Michael Winterbottom’ın son filmi Tristam Shandy: A Cock and Bull Story İstanbul Film Festivali’nde “Altın Lale” ödülü için yarışacak.

•23. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ve Radikal Halk Oylaması’nda en sevilen film seçilen Yeniden Sev Beni / Reconstruction’ın yönetmeni Danimarkalı Christopher Boe’nun son filmi Allegro Festival’in favorilerinden.

•1997 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ve FIPRESCI ödüllü The Sweet Hereafter ve 2002 yılında büyük tartışma yaratan Ararat filmlerinin yönetmeni Atom Egoyan’ın son filmi Where the Truth Lies festivalde en merakla beklenen gala filmlerinden biri olacak.

•Geçtiğimiz sene Kanada’nın en iyi filmi seçilen Jean-Marc Vallée’nin filmi C.R.A.Z.Y. sinemaseverleri olduğu kadar müzikseverleri de mutlu edecek. Filmin, The Rolling Stones’dan Jefferson Airplane’e, David Bowie’den Pink Floyd’a uzanan müziklerine dikkat…

•Yeni Kore sinemasının en çarpıcı, kanlı ve vahşi örneklerini sunan ve Tarantino ile Miike karışımı olarak değerlendirilen Chan-wook Park’ın “İntikam Üçlemesi”nin son filmi                 Sympathy for Lady Vengeance Festival’de. 2004 yılında filmekimi’nde bizleri İhtiyar Delikanlı / Oldboy  ile sarsan Chan-wook Park, geçtiğimiz sene Film Festivali’nde üçlemenin bir önceki halkası olan Haklı İntikam / Sympathy for Mr.Vengeance ile sinemaseverlerle buluşmuştu.

•İsrailli ünlü yönetmen Amos Gitai’nin son filmi Free Zone kaçırılmaması gereken filmler arasında. Başrollerini Natalie Portman ve Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanan Hana Laszlo paylaşıyor.

•Sundance Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Rian Johnson’ın Brick ve    Mike Mills’in Thumbsucker adlı filmlerini özellikle gençler kaçırmasın… Thumbsucker’da başroldeki Berlin Gümüş Ayı Ödüllü Lou Taylor Pucci’ye Tilda Swinton, Keanu Reeves ve Vince Vaughn eşlik ediyor.

•Traffic, Ocean’s Eleven, Erin Brockovich gibi filmlerin usta yönetmeni Steven Soderbergh’in son filmi Bubble, Festival’de Mayınlı Bölge’de…

•Geçtiğimiz sene Sinema Onur Ödülü’nü almak üzere İstanbul Film Festivali’ne gelen İrlandalı ünlü yönetmen Neil Jordan’ın son filmi Breakfast on Pluto ise Festival’in öne çıkan isimlerinden.

25'İNCİ YILIN USTALARI

Festival, “Ustalara Saygı” bölümünde İngiliz yönetmen Nicholas Roeg, yalnızca üç uzun metrajlı film ve iki kısa film çekmiş olmasına rağmen İspanyol sinemasının en büyük ustalarından kabul edilen Victor Erice ve
Türk sinemasının ustası Erden Kıral'a selam gönderiyor. 

1960’larda İngiliz televizyon kültürüne büyük katkıda bulunan Monty Python komedi grubunun İngiliz olmayan tek üyesi, fanteziyle gerçeklik arasında gidip gelen filmlerindeki yaratıcı fikirleri ve göz alıcı setleri ile dikkat çeken, Brazil,  Balıkçı Kral, On İki Maymun gibi filmlerin yönetmeni Terry Gilliam, 2005 yapımı son filmi Tideland de dahil olmak üzere 4 filmle, “Sinemanın Çılgın Yaratıcıları” adlı özel bölümün konuğu olacak.

SESSİZ SİNEMA DÖNEMİNDEN

İstanbul Film Festivali’nin bu yılki Sessiz Sinema Özel Gösterileri’nde, korku-fantezi türünün başlangıcını ilan eden Doktor Caligari’nin Odası’nın gösterimi, elektronik besteleriyle tanınan İngiliz kardeşler In the Nursery grubu eşliğinde yapılacak. 

FESTİVALDE FRANSIZ BAHARI

Fransız sinemasının gözde oyuncularından Isabelle Huppert'in 10 filmi gösterilecek.

İstanbul Film Festivali’nde bu yıl Fransız rüzgarı esiyor... Festival’de “2006 Fransız Baharı” teması çerçevesinde, Fransa’nın en yetenekli, tanınmış ve saygın kadın oyuncularından Isabelle Huppert’e adanmış on filmlik özel bir bölüm yer alıyor. Fransız sinemasının en verimli oyuncularından biri olan, gerek sinema gerek tiyatroda kendini kanıtlamış, yönetmenlerin gözdesi olan Isabelle Huppert’i, Jean-Luc Godard, Claude Chabrol, Maurice Pialat, Michael Haneke gibi birbirinden önemli ustaların filmlerinde başrolde izleme şansımız olacak.

Festival’de ayrıca Fransız sinemasına ayrılan 10 filmlik “Fransız Baharı” adlı bölümde : Usta yönetmen Bertrand Tavernier’in son filmi Holy Lola ve yine Fransız yönetmen Philippe Garrel’e Venedik Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen Ödülü”nü kazandıran Les Amants Reguliers bu bölümün kaçırılmaması gereken filmlerinden.

SÜRPRİZLER... SÜRPRİZLER

Festival’in bu yılki sürpriz bölümlerinden biri de kadınlara ayrıldı. Dünyanın çeşitli bölgelerinde sosyal ve ekonomik sıkıntılar çeken, yüzyıllar öncesinden kalan geleneklerle eziyet edilen, ikinci sınıf vatandaş olarak görülen, toplumda hak ettikleri yerleri bulamayan ve erkek-egemen toplumlarda zor koşullarla karşılaşan kadınları işliyor bu bölüm. Kadınlara adanan bölümde yer alan Cannes Film Festivali’nde Özel Umut Ödülü’nü kazanan S. Pierre Yameogo’nun Delwende; Toronto Film Festivali’nin Açılış Filmi olan Deepa Mehta’nın Water, Cannes’da Senaryo Ödülü’nün sahibi Karin Albou’nun La Petite Jerusalem ve Fajr Film Festivali’nde En İyi Senaryo ve En İyi Kadın Oyuncu Ödülleri’ni kazanan Kambuzia Partovi’nin Café Transit adlı filmlerine dikkat!

CANLANDIRMA SİNEMASI

Festivalin ilgiyle izlenen bölümlerinden biri olan canlandırma sinemasının bu yılki konuk ülkesi Avustralya. Melbourne Uluslararası Canlandırma Filmler Festivali yöneticisi Malcolm Turner’ın küratörlüğünde 2005 ve 2006’nın en başarılı animasyon örneklerinin yanı sıra, son 15 yılda Avustralya’nın canlandırma sinemasında kat ettiği yolu ve dünya çapında kazandığı başarıları gösteren bir derleme de bu programda yer alacak.

NTV BELGESEL KUŞAĞI

Bu kuşakta Amerikalı yönetmen Don Letts’in 70’ler gençliği ve müziği üzerine çektiği belgesel Punk : Attitude The Clash, The Dead Kennedys, Sex Pistols ve Sonic Youth gibi grupların yanı sıra Jim Jarmusch’un yer aldığı Punk: Attitude Festivalin favorilerinden.   

25 YILDA TADI DAMAĞIMIZDA KALANLAR

İstanbul Film Festivali, 25 yılda programında gösterilen filmlerden çok özel bir seçki oluşturdu. Bu bölümde, bugüne kadar festivalde gösterilen tüm filmler arasından seçilen ve gösterildiği yıl izleyicilerin hafızasına kazınan, çoğu şimdiden sinemanın klasikleri arasında yer alan 24 film, yalnızca bu yıla özel bir bölümde bir araya getirildi: Wong Kar Wai’nin 2046 (2005), Thomas Vinterberg’in Şölen / Festen (1999), Aki Kaurismaki’nin Kibritçi Kız / Tulitikku Tehtaan Tyttö (1991), Wim Wenders’in Paris Texas (1985) Derek Jarman’ın Caravaggio, Terence Davies’in Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar / Distant Voices, Stil Lives, Fabio Carpi’nin Basileus Dörtlüsü / Il Quartetto Basileus (1983) bu bölümde yer alan filmlerden bazıları…

25 YILIN EN İYİ TÜRK FİLMLERİ 

İstanbul Film Festivali’nin 1985 yılından bu yana, Ulusal Yarışma’da “Yılın En İyi Türk Filmi” ödülünü alan Türk filmlerini, özel bir bölümde izleyicisine yeniden sunuyor. Bu bölümde 1985 yılında ödül kazanan Atıf Yılmaz’ın Bir Yudum Sevgi adlı filminden 2005 yılında En İyi Türk Filmi seçilen Ümit Ünal, Kudret Sabancı, Selim Demirdelen, Yücel Yolcu ve Ömür Atay’ın yönetmenliğini paylaştığı Anlat İstanbul filmine kadar İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma’da birinci olan toplam 24 film bu bölümde yer alıyor.

BİLETLER İNDİRİMLİ

Wim Wenders'in Paris- Texas adlı filminde Nastassja Kinski rol alıyor. 

18 – 31 Mart tarihleri arasında indirimli ön satış döneminde 30 adetin üzerinde bilet alan sinemaseverler için %15 indirim uygulanacak. Sinemaseverler, indirimli biletlerini Beyoğlu’nda Emek ve Atlas sinemalarıyla Kadıköy’de Rexx sinemasına açılacak gişelerden temin edebilirler.

İstanbul Film Festivali bilet fiyatları tam 12 YTL; tüm seanslarda öğrenci ile 65 yaş ve üstü sinemaseverler için 7,50 YTL olarak saptandı.

Gala filmlerinin biletleri ise; 15 YTL olarak satılacak.

Bu yıl sinemaseverler, Festival boyunca, haftaiçi gündüz seanslarını (11.00, 13.30 ve 16.00) yalnızca 2,50 YTL’ye izleyebilecekler.

FESTİVAL SİNEMALARI

Bu yıl 200’den fazla filmin yer alacağı Festival’in gösterimleri yine Beyoğlu’nda Emek, Atlas, Sinepop, Beyoğlu ve Kadıköy’de Rexx sinemalarında gerçekleştirilecek.

FESTİVAL KİTAPÇIĞI VE GÖSTERİM ÇİZELGESİ

Sinemaseverler onaltı gün boyunca ellerinden düşürmeyecekleri İstanbul Film Festivali kitapçığını 10 Mart Cuma gününden itibaren Festival sinemalarından (Emek, Atlas, Sinepop, Beyoğlu ve Rexx) ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Beyoğlu’ndaki merkezinden temin edebilecekler.

www.iksv.org/film

Sinemada şiddet...''Kurtlar Vadisi Irak'' / Erd

10/2/2006 · Kategori: Yorum

İZLEYİCİ GÖZÜYLE... ERDAL ATABEK

Sinemada şiddet...

''Kurtlar Vadisi Irak'' filminin gördüğü büyük istek aslında dizinin izlenme oranlarından sonra beklenen bir olaydı, ama bu ölçüde bir heyecan şaşırtıcı oldu. Oysa toplumsal bilinçaltını anlamak isteyenler için bu durum şaşırtıcı bir şey olmamalıdır.

Şiddet, bu toplumun temel davranış biçimlerinin başta gelenidir.

''Atacaksın iki tokat, bak aklı başına nasıl geliyor'' dan ''Sallandıracaksın bir ikisini, bak nasıl düzeliyor'' a uzanan yol, bir çocuğun hatasından devleti yönetmeye kadar uzanan çizgiyi gösteriyor. İyi de neden şiddet?

Şiddet, insanların bulabileceği çözüm yollarının en ilkel olanıdır. Bu ilkellik basamağının üzerine çıkamayan insanlar da, toplumlar da, isteklerini, tepkilerini, çözümlerini şiddetin çeşitli biçimlerinde ararlar. Bu ilkellik aşıldıkça şiddet dışı yollar bulunur. Konuşma, anlaşma, bir zarar verilmişse karşılığını ödeme, birbirini doğru anlama, birlikte çözüm arama gibi uygar yollar devreye girer.

Yaşam içindeki doyumsuzluklar...

Çocuklarda görülen saldırgan davranışların kökeninin de ''İsteklerin engellenmesi'' yle ''çocuğu gereksinmelerinden yoksun bırakma'' olduğu anlaşılmıştır. Toplum içindeki yoksunluk ve engellenmişlik sorunlarını aşamayan, henüz yeterince gelişmemiş insanların da çözümü şiddet gösterilerinde bulması böyle açıklanabilir.

''Kurtlar Vadisi Irak'' filmi, işte bu duyguların boşalıp sanal bir tatminin sağlandığı alanı açmaktadır. Yaşam içindeki doyumsuzluklar, engellenmeler, açıklanamamış duygusal tepkiler, birikmiş kırılmalar bir araya gelerek ''kişinin suç işlemeden katıldığı bir filmdeki şiddet'' le boşalmaktadır. Tıpkı bir futbol maçında yaşanan heyecan gibi ya da mevlit okunurken kadınların neye ağladığını bilmeden ağladıkları gibi bir duygu boşalması yaşanmaktadır.

Filmin sinema sanatı açısından ne olup olmadığının hiçbir önemi yoktur. Ama şiddetin bu yüzyılda da süregelen bir anlatım biçimi, bir sorun çözme modeli olması herkesi çok düşündürmelidir. Aşka gelip silahlarını saydıran milletvekilleriyle Trabzon'da rahibe sıkılan silah arasındaki davranış bağlantısını görmemek, bedeli çok pahalı ödenen ve ödenecek olan bir yanlıştır.

FIFA 'nın verdiği cezaların temelinde de bu davranışlar vardır, Ağca 'nın neredeyse ulusal kahraman yapılmasının aslı da burada yatmaktadır. Şiddet yoluyla açıklanan her şeyi öven, kutsayan, kendini onunla özdeşleştiren anlayışın nerelere kadar uzanacağını, hangi noktaları tehdit edeceğini kimse bilemez. İnsanlar da, toplumlar da böyle çığrından çıkar, herkes kendi hakkını kendisi almaya çalışır.

''Kurtlar Vadisi'' de sonunda bir vadi olmaktan çıkar, bir ülke oluverir.

İlgilenen olur mu dersiniz?

Cumhuriyet 10.02.2006

KEDİ GÖZÜ

VECDİ SAYAR

Kurtlar Vadisi'nin Don Kişot'ları

Salı sabahı Bağcılar Adliyesindeydik. Dört yazar arkadaşımızın duruşmasında... Ermeni Konferansı'nı erteleyen mahkeme kararını eleştiren yazıları nedeniyle yargı sürecini etkilemek, mahkemeyi aşağılamakla suçlanıyorlardı. Oysa, yargıya saygısızlığın dik âlâsını o gün duruşma salonunda yaşadık. Avrupa'nın çeşitli kurumlarından duruşmayı izlemek için gelen temsilcilere ''müstemleke komiseri'' ve benzeri hakaretler yağdıran ve kendilerini 'yurtsever avukatlar' olarak tanımlayan avukat grubunun bir temsilcisini dün akşam 'Siyaset Meydanı' nda izlemiş olmalısınız. Daha ne söyleyeyim?

Ülkemiz, ifade özgürlüğü açısından kritik bir dönemeçten geçiyor besbelli. Salı günü, dört yazarın duruşmasının yanı sıra 10 dava daha vardı, yalnızca İstanbul mahkemelerinde. Toplam 18 yazar ve yayıncı yargılanıyordu bu davalarda. Hepsi de 301, 288, 216 gibi bildik maddelerden. Çarşamba günü ise Fatih Taş 'ın duruşması vardı (27 davasından biri). Ona yöneltilen suçlama, orduyu aşağılamaktı. Sanki, dünyaya bir mesaj verilmek isteniyordu: Gerçekleşen yasal düzenlemelere bakmayın, bizim zihniyet değiştirmeye niyetimiz yok... Besbelli, birileri bu ülkenin demokratikleşmesini, dünyayla bütünleşmesini istemiyor. Peki, kimlerin çıkarı olabilir bundan?

***

Sabahki davadan sonra yakışır deyip akşam 'Kurtlar Vadisi Irak' filmine gittim. Başbakanımız bile gittiğine göre, gitmemek ayıp olacaktı zaten. Bildik sinema seyircisine pek benzemeyen bir ahali doldurmuştu salonu. Sanki, sabah mahkeme kapısındaki kalabalığın içindeydim. İkinci sınıf bir Amerikan macera filmi düzeyinde, bildik sloganlara sığınmış bir iş... Sanırım birinci görevi, çuval meselesinden ötürü onuru kırılmış milletimize şöyle ağız tadıyla bir intikam yaşatmak. Nitekim, milli kahramanımız Polat Alemdar hançeri Amerikalı komutanın göğsüne sapladığında, salondan bir alkış yükseliverdi. Böylelikle de intikamımız alınmış oldu!

'Kurtlar Vadisi Irak' ın anti Amerikan hissiyatı güçlendirmeye hizmet ettiğini yazdı pek çok kişi. Oysa, kanımca 'çok Amerikan' bir iş yapılıyor; Hollywood'un çoğu kez kendi toplumundaki muhalif birikimi 'boşaltmak' için 'imal ettiği' ürünlerden biriyle karşı karşıyayız. Bu filmi görenlerde Amerikan düşmanlığı artmıyor, tam tersine ehlileştiriliyor, tüketiliyor. Ama, birkaç noktada damardan girildiğini hissediyorsunuz. İlki, 'Kurtlar Vadisi' dizisinin ön kabulü olan devletin yetiştirdiği sivil çetelerin vatanları için yaptıkları her türlü icraatın olumlanması, ikincisi Irak'a yapılan -kimi zaman militer, kimi zaman 'sivil' - sınır ötesi harekâtların yararı konusunda seyircinin ikna edilmesi, üçüncüsü ise 'medeniyetler çatışması' tezini güçlendirecek düşmanlık tohumlarının atılması... Yani, Hollywood'un her zaman yaptığı bir 'normalizasyon' -yaşananı olağan gösterme- operasyonu. Bundan sonra, kahramanımız Polat Alemdar'ı Amerikan güçleriyle kol kola -tabii ki ülkesinin çıkarları için- İran'da savaşırken gösteren bir film gelirse hiç şaşırmayın. 'Hollywood' un, kitleleri olacaklara hazırlamak gibi bir misyonu olduğunu unutmaya gelmez.

İçinde yaşadığımız 'Kurtlar Vadisi' nde, sayıları az da olsa Don Kişot 'luktan vazgeçmeyenler de var. Geçen sabah, mahkemeye gittiğimiz minibüsteydi bir kısmı. Aramızda şöyle konuşmalar geçti: ''Hatırlıyor musunuz, 70'lerde böyle bir grubun içine bizim yaşlarımızda biri katılsa, garipserdik. Şimdi ise genç biri gelince şaşırıyoruz...'' Acı, ama gerçek... Bu ortamda, Don Kişot'luğa heves eden gençlerin sayılarının neden artmadığını sorgulamakta yarar var.

Hafta başında izlediğim, AST'ın yeni yapımı 'Don Kişot Maceralarının Dostları Tarafından Temsili' güncel çağrışımlara açık, başarıyla yorumlanmış, iyi oynanan bir oyun. Yönetmen Rutkay Aziz 'i ve tüm AST çalışanlarını kutluyorum. ''İnsanların 'benim' ve 'senin' sözcüklerini bilmediği, adalet ve eşitliğin hüküm sürdüğü 'Altın Çağ' ın ışığını günümüzün demir çağına yeniden taşımakla görevlendirildim'' diyen Mançalı şövalye Don Quijote 'nin yolu, 400 yıl sonra 'Kurtlar Vadisi' ne düşseydi ne yapardı acaba?

'Kurtlar Vadisi' nde yolumuzu aydınlatan öteki sanat etkinliklerinden, öteki Don Kişot'lardan da haftaya söz açarız... Mahkemelerden fırsat kalırsa...

vecdisayar6@yahoo.com

 

Cumhuriyet 10.02.2006

Gülten Kaya: Ahmet Kaya yaşasaydı MHP için konser verirdi

16/12/2005 · Kategori: Yorum

Gülten Kaya
Ahmet Kaya yaşasaydı MHP için konser verirdi

Ahmet Kaya beş yıldır aramızda yok. Hayata gözlerini yumduğu an yanında bulunan eşi Gülten Kaya, o geceden başlayıp bugüne kadar geçen olayların ve Ahmet Kaya yaşarken yaşananların uzun bir muhasebesini yaptı.

 
Gülten Kaya - Mesut Yar

M.Y; Sahiden öldü mü Ahmet Kaya, malum inanamayanlar var hala?..

 

G.K; Vücuduyla yanımda öldü. Ama kişisel olarak ölmediğini düşünüyorum. Üretimiyle bu tarafta duruyor hala. Bir de öldürüldüğü konuşuluyor. Merakın ve komplo teorilerinin sıklıkla üretildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Ahmet Kaya ölmedi ya da öldürüldü diyenler için bir fiziki alt yapı olduğunu reddetmiyorum bu yüzden. Dolaylı olarak şunu söyleyebilirim. Ahmet Kaya’nın ölümünde kendi ülkesinin ve ülkesinde yaşatılanların çok büyük etkisi var. Belki de finali bu yakınlaştırdı ama bunun dışında Ahmet Kaya’ya organize bir şeyler yapıldığı konusunda yorum yapmıyorum. Çünkü bu ülkede başbakanlar ve hatta cumhurbaşkanları üzerine bile bu teoriler “kanıtlanamasa da” üretiliyor. Ahmet’i, Fransa’da yalnızlaştıran bu süreçte payı olan herkesin her türlü sonuçta da payı olduğunu düşünüyorum…

M.Y; Süreç dediğiniz meşum ödül gecesinde başlayıp Ahmet Kaya’nın ölümüyle biten zaman dilimi sanırım. Ahmet Kaya’nın konuşmasıyla ateşlenen hani?...

 

G.K; Ahmet basınla mesafeliydi, sıklıkla bir araya gelmezdi. Magazin ya da sanat habercileri için eşit ölçüde haber değeri taşıyan o açıklamayı gayet iyi niyetle yaptı. Yeni bir albüm hazırlıyordu ve bu albüme bilmediği bir dilden, Kürtçe bir parça eklemeyi düşündüğünü söyledi. Ahmet, o Kürtçe yerine İngilizce deseydi bugün aramızda olacaktı. Çünkü onu erken kaybedişimizi bu kurgulanmış sürece bağlıyorum…

Organize İşlere mi Kurban Gitti?

 

M.Y; Kurgulanmış süreç tanımlaması biraz iddialı değil mi? Yine komployu çağrıştıran…

 

G.K; İşte bu komplo teorisi değil, süreç kurgulanmıştı. Bir kelimeyi değiştirdiğiniz zaman tarihin akışı değişiyor. O gece orada yaşanan infial daha ‘Kürtçe şarkı’ sözü tamamlanmadan oradakiler için belki cehalet belki fazlasıyla ürkeklikten kaynaklanan bir olaydı. Şarkıcı bir insan her dilden şarkı okur. Ahmet bu ülkede her dilden her insana şarkı okudu. Türkiye gibiydi, dinleyicileri tüm Türkiye’ydi. O gece DGM’lik oldu. Ahmet’e yurt dışı yasağı kondu. Daha önceden sözleşmesi yapılmış bir turne için o yasak, mahkeme kararıyla kaldırıldı ve yasal pasaportuyla yurt dışına çıktı. Oradan itibaren de bahsettiğim kurgulanan süreç işler hale geldi. Yani Ahmet yurt dışında A dese, burada basına yansıması Z oluyordu. Yakında yayınlayacağımız bir görselden örnek vermek istiyorum. Münih’te yapılan ve benim de bulunduğum bir konserde şöyle dedi Ahmet; “Birkaç şerefsizin yüzünden şu başıma gelenlere bakın. Ben burada olmayı hak etmiyorum. Ülkemde olmalıydım”. Ama ertesi günü burada gazeteler “Türk halkına şerefsiz dedi” diye yazdı. Ahmet “Ben bunu demem, kimseye de dedirtmem” diye defalarca açıklama yaptı. Çırpınıp durdu ama hakkında ikinci dava açıldı. Artık öyle çok dava açılıyordu ki, Ahmet’in oradaki varlığı kendi deyişiyle dilini ve yağmurunu tanımadığı bir ülkede fiili bir sürgüne dönüştü. Ya orada sürgün olarak kalacaktı ya da herkes için umut ettiği özgürlüğünden vazgeçip hak etmediği yıllar boyunca hapis yatacaktı. Dolayısıyla bunların durulmasını bekledi bir süre. Sürekli ve her an dönme isteği vardı içinde. Yani gece yarısı telefon açıp ben oraya geliyorum diyordu sıklıkla. Ama ben masa başında kurgulanan organize haberlerden dolayı can güvenliğinden endişe ediyor, karşı çıkıyordum. Biz burada tehdit alıp duruyorduk. Yayınladığımız son kitabında “Vay benim yalnızlığım, ben ülkemin arsızıyım” diyordu. İşte günümüze kadar devam eden organize işlerin özeti…

M.Y; Bu organize işleri ya da süreci kimler organize etti ki Allah aşkına?

 

G.K; Adını çok net ‘derin güçler’ olarak koyabilirim. Ah bir de o derinin altını okuyabilsek. Sadece ben değil, bu ülkede başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapmış isimler bile okuyamıyor derinliğin altını. İçinde kim yer alıyor bilemiyorum ama tartışmasız böyle bir derin güç var. Bunu neden söylüyorum; hatırlarsanız gazetelerde o dönemde yayınlanan bir fotoğraf var. O fotoğrafın arka fonunda bir harita ve resim var. Gazetelerde yer alan iddiaya göre 1993’te Berlin’de yapılan bir konserde çekildiği söyleniyor fotoğrafın. Ama o yıl Ahmet, Berlin’e hiç gitmedi ki. Ahmet Kaya 1994’te Berlin’de Alevi Esnaflar Birliği’nin davetiyle bir konser verdi. O konserde başka sanatçılar da vardı. O meslek örgütü haber üzerine defaten açıklama yaptı. Salonumuzda ne bu resim, ne harita, ne de bayrak asılı değildi diye. Görmezden gelindi ama. 93’te konserin olduğunu iddia edenler neden fotoğrafı 99 yılında yayınlamaya karar verdi. O vakit bu delil karartmaya girmez mi? Madem adam vatan haini ve bölücü, niye sakladınız yıllarca o fotoğrafı? Ahmet’in şarkısındaki gibi bu ne yaman çelişki; dolayısıyla her şeyin bir kurgu olduğunu düşünüyorum…

 

Zafer işareti sorun oldu

 

M.Y; İyi de bir de zafer işareti yaptığı konser kayıtları var. O dönem sıkça da yayınlandı televizyonlarda. O da mı kurgu?...

 

G.K; Ahmet’in başına gelenler yurt dışında konser vermeye giden her sanatçının başına gelen şeydir. Sanatçı şarkısını söyler ve gider. Çıktığı salonun güvenliği, ışığı, müşterisi, dekoru onu bağlamaz. Burada da bir çok ünlü şirketin bayi toplantısında resitale çıkıyor sanatçılar. Flamalara bakıyorlar mı, bakmalılar mı yani? Şunu söyleyeyim; o görüntülerdeki örgüt iddiası yalan. Ahmet hiçbir zaman örgütlü olmadı. Örgüt dediğin disipline olmayı gerektirir, oysa sen hiçbir disipline gelemeyecek kadar özgür ruhluyum. En çok sanat içinde örgütlü olabilirim derdi. Bırakın örgüt üyesi olmayı İnsan Hakları Derneği dahil hiçbir oluşumla bağı olduğu iddia edilemez. Bir yandan böyle bir somut gerçek var öte yandan örgüt üyeliğinden yargılanıyor. Mesnetsiz ve saçma bir suçlama. Peki neye dayandırarak. Ahmet Kaya’nın sembolleşen o hareketi Churchill’in zafer işaretidir. Dünyada herkes yapıyor ama sadece Ahmet Kaya’nın iddianamesinde suç unsuru olarak geçiyor. Her siyasi partinin bir işareti var ona bakarsanız.

 

M.Y;  Sorun işaret ve sembollerin siyasallaştırılmasında mı yani?

 

G.K; Onların siyasallaştırılması bizim kabahatimiz değil ki. Siyasallaştıranlar düşünsünler. Burada başörtüsünü de siyasallaştıranlardan yada öyle yorumlayanlardan söz ediyorum. Böyle yaşanmaz ki. O zaman adımını sağdan değil soldan atmak da sorun olur. Bu özgür ve demokratik bir ülkeye yakışmaz. Bırakın baş örtüsünü de takan taksın. İşaretini de yapan yapsın. Her şeyin altında bir anlam ararsak yol alamayız ki…

 

M.Y; İyi de neden Ahmet Kaya o vakit?

 

G.K; Ahmet bu ülkede etki gücü çok geniş bir insandı. Sağcı, solcu, İslamcı, laik ayırt etmeden çok büyük bir kitle üzerinde sanatıyla etkiye sahipti. Zannediyorum bu etki gücünden korkuldu. Oysa sanatı dışında başka bir kimliği yoktu. Şimdi bir sürü popüler sanatçı Kürtçe türküler okuyor. Bugün buna rağbet var, yarın başka bir dile olabilir. Ama Ahmet’in etki gücü farklı bir yere kondu…

 

MHP’den çağrı mı bekledi?

 

M.Y; Etkiden bahsediyorsak mesela İbrahim Tatlıses’in de büyük bir kitlesi var. Neden onun başına gelmedi bu saydıklarınız?...

 

G.K; Gelmedi. Gelemez de bana göre. Çünkü Ahmet Kaya dışında kimse bahsettiğim özel güce sahip değildi. Mesela Ahmet çok sağlıklı bir demokrattı. Ve muhalif bir insandı. Yani ayırt etmeden tüm haksızlıklara karşı dikilirdi. Başörtüsüne yapılana da karşı çıkan, Alparslan Türkeş’in idam edilmesine de karşı duran bir adamdı. Mesela Ahmet ÖDP konserlerine çıkarken keşke beni MHP de konsere çağırsa derdi. Neden gitmesin ki; hala düşünüyorum bu şarkıları ülkücüler de dinledi, dinliyor, dinlemeliler. Hala Ahmet Kaya gerçeği varsa bu yüzdendir. Biz güzel işler, güzel şarkılar ürettik. Nedir yani; onun gazetesinde niye çıktın, yok bunun ekranında niye varsın saçmalıkları. Bu solun da mantığı olsa karşıyım, sağın da. MHP, Ahmet Kaya’yı konsere çağırsaydı düşünmeden giderdi. Doğru şarkıların herkes tarafından dinlenmesini isterdi. Bu ülkede herkes diğerini “öteki” olmakla suçluyor. Ama öteleye öteleye o kadar yalnız kalırız ki. Bizim tamamımız Tüarkiye’yi oluşturuyor. Burada tekrar ve kesin olarak altını çiziyorum. Ahmet Kaya kesinlikle taraf ve örgütlü değildi, tuttuğu futbol takımı hariç!

 

M.Y; Ahmet’ten sonraki Gülten’e gelelim. Hiçbir şey eskisi gibi değil derler ya…

 

G.K; Son beş yılı, hatta ondan önceki iki yılı da eklersek sabahları kalktığım zaman çok yorgun hissediyorum. Ama Ahmet’in de dediği gibi bu yorgunluğun da yaşamak gibi bir anlamı var. Bu yüzden güçlüyüm. Ölüm hesaplanan bir şey değil tabii ki. Çitken teke düşmenin acısını yaşıyorum. Zira bizim hem aşk, hem yol arkadaşlığı, hem sade üretim anlamında benzersiz bir ilişkimiz vardı. Çok doğruydu. Bunlardan yoksun kalmak kolay değil. Yine de ağıt yakma gibi bir lüksüm yok. Bu Ahmet’i çok rahatsız ederdi zaten. Ahmet’in içerisinde onun devamlılığını sağlayan çalışmalarımla bir huzur yarattığıma inanıyorum. Bu huzuru Atatürk’le İnönü arasındaki yol arkadaşlığı gibi düşünün. Hani dermiş ya Atatürk; “Sabahlara kadar uyumam Ankara’yı beklerim. Şafak sökünce dalarım uykuya, bilirim ki İsmet uyanmıştır artık”. Aynen öyleydi işte…

 

Yeni albümünü çok sevdi!

 

M.Y: İyi güzel de yeni albümü konuşmayı unuttuk. Nereden nereye? Planlanmamış bir sürprizle karşılaşacağız sanırım…

 

G.K; Keşke planlayabilseydik. Bizim evde ses kayıt stüdyomuz vardı. Ahmete sıkça baskı yapardım. Çok güzel alaturka ve türkü okurdu. İn eşofmanınla aşağıya bizim için bir şeyler kaydet., yayınlamadan kendimiz dinleriz diye. Şimdi ürettiğimiz albümler diskografide yer alan kullanmadığımız ama yok etmediğimiz şeyler. Mesela bu türkü albümünde sesle bağlama aynı kanaldaydı. Ayırmamız bir yılı aldı. Alt yapılar, aranjeler yapıldı. Zor olduğunu biliyordum. Kimsenin göze alamayacağını yaptık ve bastık. Öyleki türküler Ahmet’in bize bıraktığından çok daha farklı bir yere geldi...

 

M.Y; İyi de Ahmet Kaya bu işe bozulmasın…

 

G.K; Yok sanmıyorum çünkü onun sanatı algılamasını ve beklentilerini çok iyi biliyorum. 15 yıl 7 gün 24 saat birlikteydik. Aramızda düşlediğimiz otantik biçimiyle yaptık albümü. Repertuarı yapan arkadaşlara da Ahmet sağmış gibi aktardım bu düşü. Gündelik hayatta da onun gibi yaşadığım için içim rahat. Zaten albümü ona götürüp dinlettim(Mezarını kastediyor). Zaten her yeni çıkan ürünü alır götürürüm ona. Birlikte dinleriz, birlikte okuruz ve huzurla ayrılırım yanından. Bu kez de aynı huzuru hissediyorum açıkçası… 

                                                                ________________________________

Haber: Mesut YAR
Fotoğraf: Ergun CANDEMİR

ÇAPKINLARI SEVİNDİRDİ ‘BAYAN VÜCUT’ LAKAPLI AVUSTRA

2/12/2005 · Kategori: Yorum

ÇAPKINLARI SEVİNDİRDİ!
‘BAYAN VÜCUT’ LAKAPLI AVUSTRALYALI MODEL ELLE MACPHERSON, DOKUZ YILLIK SEVGİLİSİNDEN AYRILDI. GALERİ..
 
ÜNLÜ TOPMODEL ELLE MACPHERSON SEVGİLİSİNDEN AYRILDI
Çapkınları sevindirdi!
‘Bayan Vücut’ lakaplı Avustralyalı model Elle MacPherson, birkaç ay önce çocuklarının babası olan dokuz yıllık sevgilisi Arpad Busson’dan ayrıldı. 41 yaşındaki modelin bu kararı en çok ona hayran olan çapkın erkekleri sevindirdi.






Süpermodel Elle MacPherson, dokuz senedir Fransız işadamı Arpad Busson’la birlikteydi. Yedi yaşında Flynn ve iki yaşında Cy adlı iki oğlu olan çift, 2002 yılında Bahama Adaları’nda nişanlanmıştı. Çiftin ne zaman evlenecekleri merak edilirken, geçtiğimiz haziran ayında gelen ayrılık haberi şaşırttı.

41 yaşındaki Elle MacPherson’ın sevgilisini evlenmeye ikna edemediği ve çiftin bu yüzden ayrıldığı söylendi. Oysa Arpad Busson ayrılık öncesi ‘Hiçbir şey beni Elle ve çocuklarımla olmaktan daha mutlu edemez’ sözleriyle sevgilisine ne kadar değer verdiğini anlatıyordu.

Çift, ayrılıklarının üçüncü bir şahıstan kaynaklanmadığını, çok iyi arkadaş kalacaklarını ve önceliklerinin çocuklarının mutluluğu olduğunu söyleyerek daha fazla yorum yapmaktan kaçındı.

SOL YENİ SEVGİLİ Mİ

Başarılı modellik kariyerinin ardından kendi adını taşıyan iççamaşır markasıyla adından söz ettiren Elle MacPherson, kısa bir süre önce de The Body adını verdiği vücut bakım ürünlerini piyasaya sürdü.

Güzel model, işine konsantre olduğunu söylese de gözde bekarlar kulvarına yeniden dahil olması aşk dedikodularını da beraberinde getirdi. MacPherson, Arpad Busson’dan ayrılıktan kısa bir süre sonra oyuncu Colin Farrell’la Bahama Adaları’nda bir sahilde görüntülendi. İkili, çok iyi arkadaş olduklarını açıkladı.

Modelle ilgili ikinci aşk dedikodusunun gelmesi de gecikmedi. 41 yaşındaki MacPherson’ın Arsenal’ın 31 yaşındaki futbolcusu Sol Campbell’la birlikte olduğu söyleniyor. İkili son olarak Londra’da arkadaşlarıyla yemek yerken görüldü. Sol Campbell’ın adı bir dönem tenisçi Martina Hingis’le de anılmıştı.

Fotoğraflar için www.havadis.net


  Haber Girişi:  01.11.2005
 ‘Bayan Vücut’ lakaplı Avustralyalı model Elle MacPherson, birkaç ay önce çocuklarının babası olan dokuz yıllık sevgilisi Arpad Busson’dan ayrıldı. 41 yaşındaki modelin bu kararı en çok ona hayran olan çapkın erkekleri sevindirdi.

Süpermodel Elle MacPherson, dokuz senedir Fransız işadamı Arpad Busson’la birlikteydi. Yedi yaşında Flynn ve iki yaşında Cy adlı iki oğlu olan çift, 2002 yılında Bahama Adaları’nda nişanlanmıştı. Çiftin ne zaman evlenecekleri merak edilirken, geçtiğimiz haziran ayında gelen ayrılık haberi şaşırttı.

41 yaşındaki Elle MacPherson’ın sevgilisini evlenmeye ikna edemediği ve çiftin bu yüzden ayrıldığı söylendi. Oysa Arpad Busson ayrılık öncesi ‘Hiçbir şey beni Elle ve çocuklarımla olmaktan daha mutlu edemez’ sözleriyle sevgilisine ne kadar değer verdiğini anlatıyordu.

Çift, ayrılıklarının üçüncü bir şahıstan kaynaklanmadığını, çok iyi arkadaş kalacaklarını ve önceliklerinin çocuklarının mutluluğu olduğunu söyleyerek daha fazla yorum yapmaktan kaçındı.

SOL YENİ SEVGİLİ Mİ

Başarılı modellik kariyerinin ardından kendi adını taşıyan iççamaşır markasıyla adından söz ettiren Elle MacPherson, kısa bir süre önce de The Body adını verdiği vücut bakım ürünlerini piyasaya sürdü.

Güzel model, işine konsantre olduğunu söylese de gözde bekarlar kulvarına yeniden dahil olması aşk dedikodularını da beraberinde getirdi. MacPherson, Arpad Busson’dan ayrılıktan kısa bir süre sonra oyuncu Colin Farrell’la Bahama Adaları’nda bir sahilde görüntülendi. İkili, çok iyi arkadaş olduklarını açıkladı.

Modelle ilgili ikinci aşk dedikodusunun gelmesi de gecikmedi. 41 yaşındaki MacPherson’ın Arsenal’ın 31 yaşındaki futbolcusu Sol Campbell’la birlikte olduğu söyleniyor. İkili son olarak Londra’da arkadaşlarıyla yemek yerken görüldü. Sol Campbell’ın adı bir dönem tenisçi Martina Hingis’le de anılmıştı.


01.11.2005 - 10:41:07

'YATMADAN ÖNCE YÜZ FIRÇA DARBESİ' KİTABININ YAZARI KONUŞ

2/12/2005 · Kategori: Yorum

'YATMADAN ÖNCE YÜZ FIRÇA DARBESİ' KİTABININ YAZARI KONUŞTU
‘Pornografi erotizmden çok daha dürüst’
 16 yaşında yaşadığı ilişkileri açık açık anlattığı kitabı ‘Yatmadan Önce Yüz Fırça Darbesi’ ile bestseller olan İtalyan yazar Melisa P., İkinci kitabı ‘Yusufçuk Gece Gelir’i Tempo dergisine anlattı.





Yeni kitabında diğer kadınları, kıskançlıkları, aşkları, nefreti, öfkeyi, entelektüel âlemin komikliklerini, bol miktardaki gelgitlerini, içindeki özgür ruhu kaleme aldığını söyleyen Melisa P., “İlk kitapla karşılaştırdığımızda, ikisi arasında görülen temel farkın nedeni büyümüş olmam. İlk kitabı 16 yaşında, ikinciyi 19 yaşında yazdım. Bu üç yıl içinde üslubumu geliştirmeye çalışmakla yetinmedim, edebiyata da 16 yaşımda baktığımdan daha farklı bakmaya çalıştım. Çünkü ilk kitabı yazdığım zaman, yalnızca lise eğitiminin verdiği bir edebiyat bilgisine, bir lise öğrencisinin bakış açısıyla yaklaşıyordum'' diyor, - Bu kitapta erotizme bakışınız da biraz değişmiş gibi.
‘Yatmadan Önce Yüz Fırça Darbesi’ kitabının konusu hakkında yapılan tartışmalar, nedense hep erotik edebiyat ürünü olması üzerinde yoğunlaşmıştı. Oysa ki bana göre aşk hakkında yazılmış bir kitaptır. Cinsellik, bir eseri erotik olarak adlandırmak için yeterli bir kategori, bir kodlama değildir. Erotik romanın kendine özgü bir üslubu, kuralları vardır. Bana göre, ikinci kitabım ilkinden çok daha duygulara yönelik, çok daha kadınsıdır.
- Porno filmleri takip ediyor musunuz? Sizce porno bir sanat mı?
Bence yapılan çoğu pornografik çalışma sanat değil. Ama örneğin Andrew Blake gibi bazı yönetmenler var ki, gerçekten de sanatsal pornografi anlamında saf ve kutsal çalışmalar yapıyorlar. Bana pornografi, erotizmden çok daha içten ve dürüst geliyor. Çünkü hiçbir şeyi gizlemiyor, gerçekte ne varsa onu sergiliyor. Cinsellik ve ardında başkaca bir şey yok. Oysa erotizm daha lekeli, kirlenmiş, hileli ve art niyetli.
- İlk kitabınızın yayımlanmasına aileniz karşı çıkmıştı. Şu an aranız nasıl? Elde ettiğiniz başarı ilişkinizin düzelmesine yardımcı oldu mu?
Ailemle olan ilişkilerim çok normal, her normal aile gibi. Yazdığım kitaplar ilişkilerimizi ne bozdu ne de düzeltti, değiştirmedi.

Kitaptan alıntılar...

“Bir erkeğin yapması gereken en son şey, hakkında ne düşündüğünü sormak olmalı.'' “Hepsi kitabımın başarısı ve gelecekte yazacağım diğer kitapların başarıları şerefine kadeh kaldırırken ben, kafamda tek bir şey yineliyordum: ... gidin.. .. yalayıcılar! Size kuşumu göstersem yüzünüzün alacağı biçimi pek merak ediyorum!'' “Dikleşmiş göğüs uçlarımla ona işkence etmek, canını yakmak isterdim.
Beş altı vuruştan sonra genellikle ter basar ve terler alnından damlamaya başlardı. Üzerimdeyken yüzünden kayıp gelen ter damlacıkları dudaklarıma damlardı ve ben yorgun argın bu damlacıkların tadına bakardım. Çok tuzlu ve acı olurlardı...'' “Mastürbasyon yaptığını duyuyordum. Gözlerimi kapadım ve çıkarttığı sesleri duymuyormuş, uyuyormuşum numarası yaptım.'' “Erkeğimi kendime doğru çekiyorum ve onu yiyip bitiriyorum.
Dili kanıyor ve dilinden boynuma kan damlıyor.''

Dergi 11.12.2005

Bu da benim erotiğim: Gece Gülüşü


Semra Topal'ın yeni kitabı "Gece Gülüşü" adını taşıyor. Teması ise erotizm. Gece; karanlığı ve çıplaklığı, gülüş ise hazzı ve acıyı karşılıyor. Çünkü ona göre ölümle erotizm, zevkle acı arasında sıkı bir ilişki var. Bu yüzden erotizmi ciddiye alıyor ve kitabını erkek söylemine karşılık, "Bu da benim erotiğim" diyerek sunuyor.

Özlem Altunok

Kitabın adı "Gece Gülüşü". Hazzı, sapkınlıkları, karanlığı, güçlü cinsel dürtüleri, acıyı bir kadının ağzından, en çok da kadın karakterlerde dil bulan bir erotizmi anlatıyor. Semra Topal bu beşinci kitabında, elini pisliğe, bayağılığa soktuğunu söylüyor. "Çünkü" diyor, "erotiği yazmak, hiç de küçümsenecek bir şey değil, tam tersine belalı ve karanlık bir süreç". Semra Topal'la yeni kitabını ve erotizmi konuştuk.

-"Gece Gülüşü", başlı başına erotizmi konu edinen bir kitap. Erotizm ve edebiyatın yan yana geldiği, özellikle de bir kadının ağzından anlatıldığı pek örneğe rastlamıyoruz. Erotizm üzerine yazmak bir karar mıydı?

Bilinçli bir tercihti ama, yazmaya karar vermemi her zamanki gibi, içinde bulunduğum koşullar belirledi. Yazacağım şeyi, kendi hayatımda bulmuş, eziyetini çekmiş olmak isterim. Bu kitabı yazmamda da okuduklarım, yaşadıklarım, zevklerim gibi pek çok şey belirleyici oldu. Aslına bakarsanız hemen de yazamadım, korktum. Çünkü herkes küçümsese de belalı ve çok zahmetli bir tema. Başta ufak çalışmalarla girişimde bulundum, sonunda da kendimi erotik edebiyat yazarken buldum. En heyecanlı kısmı, yazdığım andı. Çünkü kendimi, güzel bir oyun oynayarak heyecanlandırmak istediğimi de fark ettim. Erotik, oyun için çok uygun bir alan.

- Oyun, heyecan ve erotizm... Bu kavramları yan yana getirmeniz erotizmi nasıl tanımladığınıza bağlı olsa gerek. Size göre erotik olan- olmayan nedir?

Erotizmde amaç sadece hazdır. İçinde çıkar yoktur. Oyundur, çünkü acı çektirir, zevki o acının içinde bulursunuz. Cinsellikte ise hesap vardır, sonuçta üreme amaçlıdır ve hep olumlu terimlerle ifade edilir. Erotizmin içindeyse imkânsızlık, hayatın karanlık tarafına bakmak vardır. Fransızların "küçük ölüm" dediği şey de bu. Tensel ilişkide, iletişim en üst seviyeye çıkar. Bu, kendi sınırlarını aşarak kurulan bir iletişimdir. Mesela bir insanın içinde erimek tanımında, zevkle birlikte, yok olma isteği, acı vardır. Ölümlü varlıklar olduğumuzu bilmek bizi trajik kılıyor. Bu yüzden erotizm mutlaka ölümle birlikte yazılır. Erotizmin normal bir cinsel etkinlikten farkı da budur.

- Bu söyledikleriniz erotiği yazmayı da zorlaştıran unsurlar mı? Sancılı ve karanlık bir süreç... Oysa erotizm, daha çok bir kitabı zenginleştiren yan temalardan biri ya da motif olarak kullanılır.

Doğru. Bu hafife alma durumu, erotizmin de, yazan kişinin da alnına yazılmış.Oysa hem baş edilmesi zor hem de malzeme kıtlığı olan bir tema. Bu yüzden yazarken tahayyül etme gücü, kafayı çalıştırmak çok daha önemli. Ben erotizmle ilgilenmeye başlayınca, edebiyatın da ne olduğunu daha iyi anladım. Çünkü erotizmde de, edebiyatta da asıl mesele iletişim. Birinde tensel, diğerinde de yazınsal bir iletişim kurmaya çalışıyorsun.

-Malzeme fakirliği, bu alandaki örneklerin azlığıyla ve de kadın yazarların erotizmi pek konu edinmemeleriyle de ilişkili mi?

Hem ilişkili hem değil. Çünkü erotiğin özünde böyle bir sorun var. Erotik, kendini birebir deneyebileceğin bir alan. Ama diğer taraftan üzerinde çalışılması, örneklerin artması çok gerekli. Çünkü her yeni erotik, başka bir bilinçtir. "Bu da benim erotiğim" diyeceğiniz bir cevaptır.

BİRİNCİ TEKİL ŞAHIS...

-Kadınlar neden "Bu da benim erotiğim" diyemiyor?

Bunu deneyenler var, ama bu daha çok, bir kitabın içine, konfeti gibi dağılmış bölümler halinde karşımıza çıkıyor. Yazmıyorlar, çünkü erkeklerin rollerimizi kapması, yerimize söz söylemesi onları tembelliğe itiyor olabilir. Bir de hafife alınmaktan, damgalanmaktan korkuyor olabilirler. Çünkü erotizm, elini pisliğe, bayağılığa sokmaktır.

-Bu da doğrudan bir dil yerine, dolaylı anlatımları beraberinde getiriyor. "Gece Gülüşü"nde de pek çok gerçeküstü, absürd öğeye rastlıyoruz, bir yandan da anlatıcı sizsiniz. Kitabın içinde ne kadar varsınız?

Başından beri, birinci tekil şahıs yazıyorum. Bunu, bu kitapta da değiştirmedim. Çünkü zaten bu oyunun içinde olmak için yazıyorum. Sonuçta erotizm, deneyimsiz yazılamaz. Karakterlerim de yaşayan ve dünyanın sıkıntılarıyla kaplı insanlar. Onları ayrı ayrı hikayelerde, utanma duygularını ortadan kaldırarak anlatmaya çalışırken, hayatımdan çıkardığım, daha sonra da abarttığım insanlar olarak tanımlayabiliriz. Elbette bu insanları, kitaptaki "Gecenin Şamarı" gibi bir barda bulamayız. Yine de gerçek hayattan çok da uzak değiller, çünkü yarım yamalak da olsa yaşananlar, anlatılmayan şeyler var.

-Karakterlerin bu halleri içinde de daha çok, kadınları konuşturuyor, bir yandan da biseksüelliğe vurgu yapıyorsunuz...

Doğru, neredeyse hepsi aşırı, sıra dışı tipler. Orada herkes, her şeyi yaşayabilir, canı neyi istiyorsa onu yapabilir. Kadın, takma bir penisle erkek gibi de olabilir, bir erkek kadın rolüne de soyunabilir... Bu çeşitlilik, özlediğim, olmasını dilediğim bir şey. Ben bu kitapta önümüze baştan çektiğimiz setleri yıkıyorum. Bunu da kadınlara iltimas geçerek, erotizm söz konusu olunca erkeklerin söz almasını, o erkek iktidarını ve söylemini kadından yana çevirmeye çalışarak yapıyorum.

- Hıçkırık, gece gülüşü, gece şamarı... Bunlar sizin erotizme dair sarfettiğiniz sözcüklerden bazıları. Bu, herkes kendi erotiğini yazar dediğiniz yerde, kurduğunuz dili gösteriyor olmalı...

Hıçkırıkla gülüş arasında da, ölümle erotizm arasında olduğu gibi bir ilişki var. Sevişirken çıkardığımız hıçkırığımsı, şehvetli sesler, bize acıyla zevkin iç içeliğini gösteriyor. Dolayısıyla ölüm, erotizm, gülüş, hıçkırık, acı, zevk, birbirine zıt gibi görünen, yakın ilişkide tanımlar. Tabii bunlar pat diye çıkmıyor, yaşadığın şey erotik mi, değil mi, bulmak, sonra da o literatürü savunmak gerekiyor.

- Adana'da yaşamanız edebiyat ortamıyla, yazmakla aranıza nasıl bir mesafe koyuyor?

Birçok arkadaşım İstanbul'da yazmanın zor olduğunu söylüyor. Bu anlamda nerede olduğum beni çok da bağlamıyor. Ama bir yandan da insan, merkezden uzakta, daha gözü kara olabiliyor. Aslında bütün kitaplarım o tuhaf ortamlardan, farklı koşullardan çıkmıştır. l


Fotoğraf: VEDAT ARIK

Dergi 25.12.2005

Lolita ve çocuk seks işçileri...

Vladimir Nabokov'un Lolita'sı en çok basılan ve okunanlar listesinde durdu hep. Kitap şimdi elli yaşında ve kahramanı yazarından daha ünlü olan belki de tek roman. Üstelik, genç ve güzel kızlara takılan bir lakap olarak yerleşti dile. Oysa bu lakabın arkasında bir suç saklı, çocuk seks işçiliği ve çocuk pornografisi... Lolita merakı ülke ve sınır tanımıyor. Peki, Türkiye'de 14 yaşındaki bir genç kızın 70 yaşındaki bir erkekle evlendirilmesine ne isim verilmeli?

Özgür Erbaş

Önce bir roman, sonra da film kahramanı oldu "Lolita". Vladimir Nabokov'un kaleminden yaratıldı ve bu yıl 50. yaşına girdi. Onun diğer roman kahramanlarından farkı, adının yazarının önüne geçmesi. Bir farkı da kendisine benzer, yani genç ve güzel kızlara lakap olması. Bu lakabın arkasında ise çocukların seks işçisi olarak kullanılması ve çocuk pornografisinin giderek yaygınlaşması saklı. Peki, edebiyat, bu kez bir suça ortak mı? Lolita'yla pedofili arasında bir köprü kurulabilir mi? Üzerinde fazla konuşulmayan, kadınıyla erkeğiyle "mazur" görülen, gösterilen ve varlığından pek de rahatsızlık duyulmayan bu konuyu İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gökhan Oral'a sorduk. İşte yanıtları:

- Lolita 50'li yaşlarda bir adam ve 14 yaşında bir kızın ilişkisini anlatıyor. Bu tür romanlar pedofiliyi meşrulaştırır mı?

Lolita bugün artık bir sembol haline geldi üstelik! Ancak kitabı yasaklasak ne olacak? Cinsellikle ilgili endüstri, çocuk pornografisi ya da çocuk seks işçiliğinin büyük bir kısmı illegal. Burada medyanın, yazarların ya da sanatçıların bir sorumluluğu var mı diye sorarsanız, bence var. Bu sorumluluk nerede başlayıp nerede biter; bu, o kişinin yapısına bağlı. Sanata doğru seyahat edince benim sınırlarım dışına çıkarız ve benim ahkâm kesmem anlamsız olur.

-Sonuçta bir romandan bahsediyoruz, suç olan eyleme dönüşme hali. Bu noktada genel olarak sanatın sorumluluğundan söz edilebilir mi?

Ben çocuk imajının sömürülmesiyle ilgiliyim. Çocuk hakları bilinci açısından bu kullanılamaz. Bu kadar! Çocuk diye bir değerimiz var, insanlık olarak bunu tanımlamışız. Bunun korunmasından söz ediyorum. Bir akademisyen, sivil toplumcu ve birey olarak, pedofiliyi öven bir yazarın hâlâ gazetelerde iş bulabilmesini anlamıyorum.

ÇİZGİ FİLMLERDE PORNOGRAFİ

- O zaman pedofiliyi tanımlayalım, nedir?

Çocuk ya da çocuk yaşta ergen kişinin -ki bugün 18 yaşın altındaki her birey çocuk kabul ediliyor- bir erişkin tarafından, seksüel uyaran ve haz alma amaçlı kullanılmasıdır.

- Birey 19 yaşında mı erişkin sayılıyor?

Tabii ki değil. Amerikan Psikiyatri Birliği'ne göre çocukla yetişkin arasında en az beş yaş olmalı. Kültürler arası bakarsan farklı durumlar ortaya çıkıyor. Ülkemizde, 16-17 yaşındaki bir kız, 22-23 yaşında bir erkekle çıkabiliyor ve bu pedofilik bir eylem olarak algılanmıyor. Burada aile için, "Biraz büyük değil mi" sıkıntısı olabiliyor. Erişkinin ölçütü konusunda bir konsensus yok. Ayrıca çocuğun ya da ergenin, seksüel bir obje olarak algılanması sanıldığından daha yaygın. Bunun ticareti var, pornografisi, oyuncakları, turizmi var. Çizgi filmlerden oluşan bir çocuk pornografisinin pedofilik olmadığını iddia etmek çok güç. Burada çocuk imajının istismarı söz konusu. Dolayısıyla fantezi düzeyinde kalmayıp kolaylıkla gerçek eyleme dönüşebilir... Zaten partner bulamadıklarında bu tür materyalleri kullanırlar...

-Kız çocukları için tasarlanan giysilerin, kadınlarınkine benzemesi konuya dahil mi?

Burada yorum yaparsam, kişisel görüşlerimi dile getirmiş olurum ki bunu istemem. Bu henüz bilimsel olarak tanılanmış değil. Ancak makbul kadın profili nedir diye bakabiliriz ve fena halde ergeni çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Yani 35 yaşında, ama ergen görünümlü; küçük göğüs, dar kalça, zayıf, ince, uzun...

-Britney Spears "makbul kadın"ın en iddialılarından, o ve benzerleri kolejli kız imgesini, Lolita imajını mı kullanıyorlar?

Bu kadınlar aslında erişkinler. İki erişkin başkalarına zarar vermediği sürece istediklerini yapabilir, bu kimseyi ilgilendirmez, ama bu imajı övmek, üzerinden ticaret yapmak, turizm yapmak başka bir şey.

SUSKUN MAĞDURLAR...

-Bu ticaret de sınır tanımıyor, sanırım...

Bundan 1.5 yıl kadar önce Seylanlı yedi yaşında bir çocuk seks kölesi olarak kullanıldıktan sonra Londra sokaklarında bulundu. Burada bir ironiden de söz etmek gerek. Mesela bugün seks işçiliği yapanların kaçı bu işe 18 yaşında başladı? Niye konuya buradan gelmedik? Niye bunu zamanında görmedik?

-Bu durumda, 14 yaşında bir çocuğun 60 yaşında bir erkekle evlendirildiği Türkiye'de pedofili algısı nereye denk düşer?

Özellikle erken hamilelik durumlarında 14 yaşında bir kızla 16 yaşında bir erkek Batı'da da evlendiriliyor. Buna sosyal onarım çabası da denilebilir. Ancak "70'lik dede 14 yaşında kız aldı" haberi beni delirtiyor! Burada alttan alta kutsanan bir erkeklik var tabii... Bu övülesi bir davranış değil, lamı cimi yok, pedofilik bir eylem ve suç.

- Peki yaygınlığa ilişkin bir veri var mı?

Bu sorun hep vardı, ama çocuk hakları bilinci yeni yeni oturuyor ve biz de tartışıyoruz. Bir kongrede sadece kadınlara, çocukluk çağında herhangi bir şekilde arzu etmediği cinsel bir davranışa maruz kalıp kalmadıklarını sorduk. Sonuç yüzde 90 çıktı! Bunların hemen tamamı şikâyet konusu edilmemişti. Kaldı ki pedofillerin çoğunluğu 10 yıl ya da daha fazla süre sonunda ortaya çıkıyor.

- Şikâyet etmeme nedeni, ne olup bittiğini anlayamamak mı, kendisine inanılmayacağını düşünmek mi?

Çocuklar genelde bunu nasıl anlatacaklarını bilmiyor. Ayrıca kendisine inanılmayacağını düşünüyor, çünkü aslında tanıdığı, hatta çok sevdiği biri. Anlatırsa ya babası hapse gidecek ya da boşanma olacak ve "Annem bana kızacak" diye düşünüyor. Anlattı ve inanıldı diyelim, büyük bir ahlaki zayıflık olarak telakki edildiği için aile bunu kendi içinde sarıp sarmalıyor. Bir diğer neden, tehdit sonucu korkmaları. Hele 11 yaş altındaki çocuğun olan biteni kavraması çok güç. Özellikle yoğun bir fiziki hasarı yoksa bunu saklayabiliyor; unutabiliyor, ayrıntıları karıştırabiliyor, yokmuş gibi davranabiliyor...

- Özellikle çocuk seksi turizminden söz edilirken, bunu hayatta denemediği şey kalmayan birtakım sapkınların işi olarak değerlendirmek gerçeği yansıtıyor mu?

Bu, bizim çevremizde böyle insanlar yok demenin başka bir yolu. Bir çocuğu kaçırtıp getirtmek için ciddi para ve bunu yapacak kişilerle de bağlantı gerekir, ama pedofiller için böyle bir tipoloji yaratmak mümkün değil. Bunun nedeni, hayatta zevkine varılacak ne kaldı, bir de bunu deneyelim olamaz. Bu sosyal bir boş inanç. Pedofil ergenlik döneminde başlar. Pedofilik eylemci profilinde, yanlış inançlarla hiç örtüşmeyen karakterler de var.

-Küçükken pedofilik eylem mağduru olanlar büyüyünce fail olur fikri de bir boş inanç mı?

Hayır, değil. Maalesef, bir suçun faili, geçmişte bir suçun mağduru oluyor sıklıkla. Saldırganla özdeşleşme dediğimiz durum bu, travmaya karşı gösterilen bir tepki. Çocuklarının aile içi istismarına göz yuman annelerin geçmişinde de bu tür öyküler çıkabilir. Güçsüz durumda olan, güçlü durumda olanla özdeşleşerek kendisini koruyor.

-Siz, 17 yaşındaki kızlarla 40 yaşındaki adamların ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?

Burada da benzer bir tutumdan söz edebiliriz. Bu kızlar adamlara "otobüs" diyorlar... Saldırganla özdeşleşip ondan hıncını alıyor, onu istismar ediyor...

- Bununla başa nasıl çıkılır?

Çok zor sorular bunlar ve kolay cevapları yok. İnsanlık bilinci denilen şeyle ilgili. Daha epey yolumuz var. Çocuk hakları bilincinin gelişmesiyle paralel olabilir. Burada şunu mutlaka söylemek gerekir; çocukların yakınları, anne babaları duygusal ve fiziksel istismarın cinsel istismardan daha az zarar verdiğini kesinlikle düşünmesinler. Hepsinin verdiği zarar hemen hemen aynı. l


Lolita filminden... (Jeremy Irons ve Dominique Swain)


  Haber Girişi:  01.11.2005