Bir hayat ve sinema
8/9/2008 · Kategori: Sinema Tarihinden
Bir hayat ve sinema
“Umutsuzlar”.
RADİKAL GENÇ / 02/09/2008
Aylardan Eylül. Askeri darbenin dördüncü yılı. Darbeyi gerçekleştiren “Paşa”, Çankaya Köşkü’nde darbenin keyfini kahve içerek çıkarır. Derken bir adam yanaşır ve kulağına bir şeyler fısıldar. Paşa’nın keyfi daha da artar ve “iyi, iyi.. bir hainden kurtulduk. Tez çabuk televizyon ve gazetelere haber yolla kimsenin haberi olmasın bundan.” O “hain” dediği ve haberini duyulmasını istemediği kişi Türkiye sinemasını dünyaya duyuran Yılmaz Güney’di. Tarih 9 Eylül 1984’tü. Yılmaz Güney on binlerin omuzunda uğurlanıyordu Paris’te son yolculuğuna. Ne yazık ki hiçbir zaman ülkesi ona hak ettiği değeri vermedi. Oysa Güney, Elia Kazan’ın deyimiyle 20. yüzyılın Tarkovski’siydi.
Dünya onu tanıdı
Konu Yılmaz Güney olunca söylenecek ve yazılacak o kadar çok şey var ki. Asıl adı Yılmaz Pütün olan Güney, 1 Nisan 1937’de Adana’nın Yüreğir ovasının Yenice köyünde Siverekli Gule ve Hamo’nun ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Güney çocukluğunda birçok iş yapar. Güney bir konuşmasında çocukluğuna dair iki şey anımsadığını söyler: “Kürt olmak ve fakirlik”. Güney daha 13 yaşındayken bisikletiyle film bobinleri taşır sinema salonlarına. 1957’de Ankara’ya gelir ve ucuz bir pansiyona yerleşir. Hukuk fakültesine girer. Öyküler yazar ve edebiyatçılara yakın durur. Öyleki o yıllarda Özdemir İnce ile konuşurken “10 yıl sonra bütün Türkiye, 20 yıl sonra da bütün dünya beni tanıyacak” der. 1958’de sinemanın içine girer. Senaryosunu Yaşar Kemal ile birlikte yazdığı “Bu Vatanın Çocukları” adlı filmde daha sonra ustası olan Atıf Yılmaz’ın yardımcılığını yaparken, küçük bir rol alır. Bu onun ilk filmi olur. Yine Yaşar Kemal ile “Alageyik”i yazar ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği bu filmde başrolü alır. Pütün soyadını terk edip “Güney” adını alır. Vazgeçmesinin nedeni “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi” adlı öyküsünde komünizm propagandasıyla yargılanıyor olmasıdır. Bu yargılama 1,5 yıllık mahkumiyet ile sonuçlanır. Güney cezaevinden çıktıktan sonra birçok filmde rol alır. Filmlerinin gösterildiği Anadolu’daki sinema salonları dolar. Artık o, Ayhan Işık , Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Ediz Hun gibi “parlak yüzlü starlar” arasında “Çirkin Kral” olarak tanınır. Güney bu arada araya “Hudutların Kanunu”, “Seyyit Han”, “Aç Kurtlar”, “Kızılırmak Karakoyun” gibi filmler yerleştirerek toplumda yansıyanları perdeye aktarır.
1960’lar sonu ve 1970’lerin başıyla birlikte “toplumsal gerçekçilik” akımı Güney’in sinemasına iyiden iyiye yansır. 1972 yılında çevirdiği “Umut” filmiyle çocukluğunda anımsadığı iki şeyden biri olan fakirliği anlatır. Faytoncu Cabbar’ın umudu, hepimizin umudu olur bu filmle. Film halk için de sürpriz olur. Çünkü eli silahlı aksiyon kahramanını perdede gören seyirci, bu fantastik kahramanla özdeşleşiyordu. Ama “Umut”ta halk perdede kendini görür. Güney daha sonra 1971’de “Acı” ve “Ağıt” filmini çeker. 1972’de askeri cezaevine girer yardım ve yataklık yaptığı gerekçesiyle. İki yıl sonra tahliye olur ve “Arkadaş”ı çeker. Bu filmle toplumsal yozlaşmayı perdeye yansıtır. 1974’te “Endişe”nin çekimi sırasında Yumurtalık hakimini öldürdüğü gerekçesiyle bir daha yargılanır. Bu kez 19 yıla mahkum olur. Bu mahkumiyet sinemada eşi benzeri görülmemiş yapıtların ortaya çıkmasını sağlar. 1978’de yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı “Sürü” filminin senaryosunu yazar. Bu filmde iki aşiret arasında süren kan davası aracılığıyla ülkesindeki siyasal, sosyo-ekonomik olayları yansıtır perdeye. Film hem sinema diliyle hem de içeriğiyle “Umut” ve “Yol” ile birlikte aşılamamış bir filmdir bugün. 1982’de yönetmenliğini Şerif Gören’in yaptığı “Yol”u yazar. “Yol”, 1982’de Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın “Kayıp” filmiyle ortak olarak Altın Palmiye ödülünü alır. Güney bu filmini kendisiyle birlikte Fransa’ya kaçırır, kurgular ve ödülü alır. Güney son filmi “Duvar”ı 1983’te Paris ‘te çeker. Filmde 12 Eylül ile birlikte hapishaneye dönen ülkesini, çocuk mahkumların gözüyle anlatır. Tarihler 9 Eylül 1984’ü gösterdiğinde Yılmaz Güney yaşamını yitirir. Sinemanın “Çirkin Kralı” geride 111 film bırakarak aramızdan ayrılır.
24 yıl önce yitirdiğimiz büyük usta, aramızda olmamasına rağmen hâlâ etkiliyor sinema dünyasını. Yönetmen Yüksel Aksu kendisini “Umut”ta faytoncu Cabbar’ın sürdüğü arabaya binen yönetmen olarak tanımlarken, Nuri Bilge Ceylan Cannes’da “Uzak”la aldığı ödülü Güney’e adamakla kalmaz son filmi “Üç Maymun” ile Güney’in “Baba” filmine gönderme de yapar. Fatih Akın ise onu anlatmak için kamera arkasına geçmeye hazırlanır. Sadece kendi ülkesinde değil “üçüncü dünya ülkeleri”nin de umudu olur ve onları da keşfettirir kapitalist dünyaya. Arjantin sinemasının usta yönetmenlerinden Fernando Solanas “Tango” filmini Güney’e adar. 24 yıl önce yitirdiğimiz özgürlükçü ve yaratıcı büyük ustayı sinema arıyor ve anıyor bugünlerde. Elbette biz de!
NURSEN TEKEŞ: İşçi

