11/12/2005 · Kategori: Yonetmen
Yılmaz güney'i anlatırken
Bir hayat yaşadı. Bu bir sınav değildi, yanlışlar doğruları götürmedi. Hukukun işlemediği ülkede gazeteciler de kalem kırınca tartışma uzadı. Yılmaz Güney lümpen miydi? Yanıt ortadaydı oysa: Salpa, Yol, Duvar...

Umut, Yılmaz Güney'in sinema anlayışını yansıtan önemli bir filmdi...
BERAT GÜNÇIKAN
Yazılı ve sözlü iktidarın ellerinde olduğunu düşünenlerin bir süredir iki işi var; biri tabuları yıkmak, diğeri kutsallaştırmaya karşı çıkmak! Bu iş adına bir ona dokunuluyor, bir buna... Bireylerin üzerine basarak kendini var eden, beslenen ve giderek güçlenen gerçek tabular ise orada, öylece duruyor. Bu tabularla, geleceklerini bu tabuların arkasında bulanlara dokunulmuyor... Onlar orada, genç ölümlerin üzerine kapanıp besleniyor.
Tabu yıkmak, kutsallaştırmaya karşı çıkmak adına zaman zaman dile dolananlardan biri de yönetmen ve yazar Yılmaz Güney.
Güney lümpenlikle suçlanıyor. Yumurtalık hâkimini öldürmesi, neden-sonuç ilişkisi bir yana bırakılıp katillik yaftasıyla vitrine çıkarılıyor. Güney'in yazarlık ve yönetmenlik kimliğine, bu alandaki üretimlerine, bu üretimlerin temel kaynağı olan Türkiye'nin ekonomik ve siyasi yapısına bakılmıyor, bakılma gereği duyulmuyor. Çünkü, hayata, insana bakış buna izin vermiyor.
Çünkü "İnsan tüketen hayvandır" diyen "yeni hayat"ı savunma görevi, Güney'in savunduğu, bugün Seattle ve Davos'tan sesini duyuran, insan gibi yaşamak isteğini boğmak işi bunu gerektiriyor.
Yılmaz Güney'e yönelik yazılar karşı yazıları da doğurdu. Kimileri eleştirilere siyasal bakışla yanıt verdi, kimi "ama" diye başlayan uyarılarda bulundu. Fatoş Güney, üç köşe yazarı Engin Ardıç, Fatih Altaylı ve Serdar Turgut hakkında dava açtı.
Biz de düşünce ve sanat alanından isimlere, bir sosyolojik kavram olarak "lümpen"i ve bu tanımın çerçevesinde Güney'i sorduk:
Prof. Dr. Ünsal Oskay (Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı): Yılmaz da tıpkı bizler gibi gelişmiş, gelişmemiş tarafları olan, gelişmekte olan bir ülkenin aydın ve sanatçısıdır. Toplumun önüne açtığı olanakları sonuna kadar zorlayarak sinemamızda büyük bir sıçramanın öncüsü olmuştur. 
"Delikanlılık kültürü"nden geldiği doğrudur, ama dünyanın nereye doğru gittiğini görmüş, yalnızca kendisi için değil, köşeyi dönmek, gemisini kurtaran kaptan olmak için değil, lümpenleri lümpenlikten kurtarmaya yönelik uzun bir siyasal program için varını yoğunu, kafasını zihnini koymuş, kendini bütün engellere karşın adam etmeye çalışmış, bizim de adam olmamıza çok ciddi ölçülerde katkıda bulunmuş bir insandır. Dervişliği ve delikanlı kültürü içindeki yaşantısı belki de ömrünün sonuna kadar sürmüştür. Bunun nedeni bence onun hamlığı değil, toplumsal gelişme için gerekli olan maddi ve manevi olgunlaşma düzeyine varamamış bir toplumda kendini ve toplumunu adam etme öncülüğünü yüklenmiş oluşundandır.
Yeterince sendikal, siyasal gelişmesi olmamış bir toplumda bu tür öncüler dervişliğin, delikanlılığın gösterimleri ile aleladeliğin içinde yüzen insanlardan farklılaşmaya, farklı kalmaya çalışır ama kafasında hep, insana daha doğru dürüst insan olma özelliği sağlayacak olan, daha gelişkin bir topluma erişme çabası ve isteği vardır. Yılmaz Güney'i değerlendirirken bize düşen, bunu daha serinkanlı biçimde yapmaktır. Böyle değerlendirme yaparsak, gelecekte bizi değerlendirecek olan insanların gözünde biraz daha ciddiye alınması gereken aydınlar olarak görülebiliriz.
Ve unutmamalıyız lümpenlik yalnızca güzel bir fincanla çay içme zevkini, alışkanlığını kazanamamış olmak değil, bugünle yetinip daha iyi bir geleceği düşünmekten kaçınmakla da tanınmalıdır. Başka bir deyişle insanı insana kul köle eden bir sistem içinde yaşayıp bununla yetinmek, hep birlikte daha özgür, daha bollukçu bir toplumun içinde yaşamak düşünden yoksun kalmak, kolay affedilmeyecek bir lümpenliktir.
Lümpenlik toplumsal sistemin rutin işleyişi sırasında hacminden, vüs'atinden, çok daha fazla genişleyip artabilir. Küçük burjuvazinin alt katmanlarına kadar tırmanabilir. Küçük burjuvazi kendisi her an öyle hissetmese bile yersiz yurtsuzluğa, toplumun en dibine düşmeye her an açık olan kesimdir. Daha iyi bir toplum kurmak için yan yana gelmesi gereken çalışan kesimlerden ise hiç hoşlanmaz, bütün korkusu onların arasına düşmektir. Bu nedenle çaresiz ve üstü başı pislik içinde, tuhaf bir Keloğlan yolculuğundadır hep. Keloğlan Kaf Dağı'nın ardındaki padişahın kızına koca olmak için çırpınır. Bunlar için ne Kaf Dağı vardır, ne de padişahın kızı. Onun için öfkelidirler, kirlenmişlik içindedirler. Toplumun birçok değerlerinden nasip almamışlardır, itibar da etmezler. Kültürle, sanatla, edebiyatla ilgileri yoktur, çünkü daha iyi bir topluma yönelik ne düşünceleri, ne düşleri ne de projeksiyonları vardır. Bağışlanacak tek tarafları, bu varoluş biçiminin bütün sorumluluğunun onlarda olmayışı, onların da Adorno'nun söylediği gibi "Yanlış bir hayatı doğru yaşayamayan" toplumsal ürünler oluşudur.
Mîna Urgan (İngiliz Edebiyatı Profesörü): Bence bu bir kepazelik. Yılmaz Güney sayılı bir sanatçıdır. Yoğun bir tahrik sonucu bir adamı öldürmesi onu bizim gözümüzden düşürmez. Cevat Şakir Kabaağaçlı da babasını öldürmüştür, ama bu onun büyük bir yazar olmasını engelleyememiştir. Güney'in esas marifeti Adanalı fakir bir aileden gelip film yapması, yazı yazmasıdır. Şimdi adamı geldiği yerle vurmaya kalkışıyor, lümpen diyorlar. Bence bu büyük bir haksızlık. Bunu yapma nedenleri hem siyasidir hem de ününü kıskanmalarıdır.
Tarık Akan (Sinema oyuncusu): Yılmaz Güney, Türkiye sinemasının yetiştirdiği en büyük sanatçılardan biridir. Bugüne kadar da daha büyüğü yetişmemiştir. Bence bir sanatçının kişiliği ile sanatını karşılaştırmak en büyük lümpenliktir.
Dünyanın, günümüze de kalmış büyük sanatçılarının karakterinin, kişiliğinin ne olduğunu bilmek zorunda değiliz, onların bize bırakmış oldukları sanatları yeterlidir. Güney, çok uç noktalarda yaşayan bir sanatçıydı. Bunu eleştirebilirler, birçok laf da edebilirler ama bunu filmleriyle karşılaştıramazlar. Bu tür saldırılar bizim ülkemizde, sanatçıların başında bir balyoz gibi durur. Bu sanatçı politik bir kimlik ise ve dünya çapında tanınıyorsa başına çok iş gelebilir. Ben bu tür davranışların bitmiş olduğunu düşünüyordum ama yanıldığımı gördüm. Kosta Gavras gibi bir yönetmenin Yılmaz Güney'in filmini çekmeye niyetlenmesiyle bu tür davranışları yeniden su üstüne çıkardı. Yılmaz Güney filmini Türkiye'den bir yönetmen çekecek olsaydı, bu tür bir tartışma olmayacaktı.
İnci Aral (Yazar, çekilecek filmin senaristi): Yılmaz Güney hakkındaki sözler, kuma yazılmış sözlerdir, tutmamıştır ve tutmayacaktır. Güney eserleriyle vardır ve yaşayacaktır. Güney eğer bir entelektüel olmasaydı bu eserleri çıkarabilir, ulusaldan evrensele ulaşabilir miydi? Geri kalmış ülkenin vatandaşları birtakım yanlışları içlerinde barındırırlar, hepimiz öyleyiz. Güney, özeleştirisini de yapmıştır.
Entelektüel tanımı günümüzde değişmiştir. Entelektüel yaşadığı toplum için sıkıntı duyan, muhalif olan ve bunu yaptıklarıyla ifade eden kişidir. Yılmaz Güney hiç kuşkusuz ki bu tanım içine girer, bu çabayı göstermiş bir insandır. Çok başarılı bir sinemacı ve yazardır. "Boynu Bükük Öldüler" romanının Orhan Kemal Roman Ödülü'nü alması da bunu gösterir.
Yılmaz Güney'e dair yazılanlar politik bir karşı çıkıştır, antikomünist bir bakış açısıdır. *
Fikret Başkaya (Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı Başkanı): Marksist literatürde lümpen kavramıyla, söz konusu toplumun örgütlü, düzenli işçi sınıfı dışında kalan, düzenli bir işi olmayan, günübirlik yaşayan, suça eğilimli, marjinal bir kitle kastedilir. Bu kavram daha sonra içeriğinden arındırılarak bir çeşit ahlakı, bir insan tipini ve ona ait bir davranış tarzını ifade eder hale geldi. Bu iki kavram arasında bir ilişki yok, bugün iyice marjinalleşen kesim için lümpen deniliyor ama bu, Türkiye'de ve birçok yerde kavramların yerli yerinde kullanılmamasıyla ilgili...
Yılmaz Güney için lümpen, katil tanımlarını kullananlar, tekil yaratıklar değiller. Seksen sonrası neoliberal ideolojik saldırıyı, Sovyet sisteminin çökmesiyle birlikte ortaya çıkan ruh halini yansıtıyorlar. Bu suçlamaları yapanlar neoliberalizme teslim olmuş, büyük medyanın becerisiz ideolojik tetikçileri. Bu saldırıların altında sinsi bir sınıf düşmanlığı yatıyor; işçi sınıfının bağımsız olarak varlığı yoktur, sosya lizm yanılgıydı... İki metre önünü görmeyen insanları gerçekçi sayıp kutsuyor, bir toplum projesinden yana olanları da hayalperest sayıyorlar...
Yılmaz Güney'e gelince, bunlar çok yanlış meseleleri, çok yanlış yerlerde tartışıyorlar demektir. Güney kendini estetik sanatsal alanda kanıtlamış değerli bir sanat adamıdır. Yazılanlarda onun kim olduğunu ortaya koymak gibi bir kaygı değil, karalama kaygısı var, lümpendi, katildi gibi sözler, üzücü ve utanç vericidir. Bu tür elitist davranış ve yaklaşımlar, sömürgeci aydın tipine denk düşüyor. Dünyanın bütün sırlarını biliyormuş gibi bir havayla önüne geleni karalama içindeler. Bunlar, toplumu depolitize etme sürecinde yer almış kişilerdir. Sosyalizm cephesinin geri çekilmesi sonucu ortaya çıktılar, ancak köpeksiz köyde değneksiz gezmek, gelecekte bu kadar kolay olmayacak... Bu bir dibe vurmaydı, ilelebet sürecek görüyorlar ama bu ideolojik alan onlara bırakılmayacak. Eğer bir lümpen varsa burada aramak lazım, gerek dili kullanış tarzları, gerek insanları yerli yersiz dillerine dolamaları... Biraz da kendilerine bakmaları gerekiyor...
Nebahat Çehre (Sinema oyuncusu, Güney'in eski eşi): Bu olayın içine çekilmek istemiyorum, çok hassas konular bunlar, özel hayatımı aktarmak istemiyorum... Sanatçı yönünü her zaman olumladım, benim için eğitim oldu, sinema ve dünyaya bakış açım farklılaştı. Oyunculuğuma da büyük katkıları oldu. Ayrıca Güney iyi bir sinemacı ve yazardır.
Ertuğrul Kürkçü (Gazeteci):
Büyük medya, okuruna/izleyicisine dünyayı, hayatı basitleştirmeksizin, sıradanlaştırmaksızın ve yüzeyselleştirmeksizin gösteremez. Hem medya ürünleri kitlesel tüketime konu oldukları için varsaymaları gereken kavrayış düzeyi toplumsal ortalamadan daha yüksek olamayacağından, hem de medya endüstrisinin asıl işlevi cari ideolojiyi yeniden üretmek olduğundan bu böyle... "Üslubu beyan, ayniyle insan"dır, denir. Bu endüstrinin editör ve yazarları, her gün okur/izleyiciyi aptal yerine koyarak konuşmak ve yazmak zorunda oldukça kendileri de sonunda aptallaşma riskiyle yüz yüze kalır. "Yılmaz Güney lümpen mi, yoksa sanatçı mı" tartışması, bu riskin gerçeğe dönüşme olasılığının yüksekliğine yeni bir kanıt yalnızca.
Jean Genet, kelimenin en bayağı anlamında bir "orospu çocuğu", "****", hırsız, kaçakçı, gaspçıydı. Böyle doğmuş, böyle yaşamıştı. Yetimhanede büyümüş, okul yüzü görmemiş, on üç yaşında girdiği hapishanede aralıklarla yarı ömrünü geçirmişti. Üstelik bu niteliklerinden bir an olsun utanç duymaksızın. Hapiste, kendi yaşam tarzını güzelleyerek yazdığı "Bir Hırsızın Günlüğü" Fransa entelijansiyasının eline ulaştığında Jean Paul Sartre, Jean Cocteau ve diğerleri bir an olsun "hırsız, **** roman yazsa ne olur," diye düşünmemişlerdi. "Suç"larını cezalandırmayı Fransa mahkemelerine bırakmış, Genet'nin edebiyatıyla ilgilenmişlerdi. Genet'nin "mazbutluk" örtüsü altında saklanan iki yüzlü "orta sınıf" değerlerine yönelttiği yıkıcı eleştiride modern Fransız edebiyatının yeni damarını keşfeder etmez açtıkları coşkulu af kampanyasıyla da yeni "meslektaş"larını özgürlüğe kavuşturmuşlardı. Ondan "tövbe, istiğfar" etmesini istemek akıllarından hiç geçmemişti bile.
Genet, hiçbir zaman "ıslah" olmadı; artık "ünlü" bir yazar olarak bilinirken de hep bir "hırsız", bir "gaspçı", safkan bir "lümpen" olarak hapislerde süründü. En güzel eserlerini bir anafor içinde yazdı. Doğuştan muhalifti. Amerika'da "Kara Panterler"e, Ortadoğu'da "Filistin Devrimcileri"ne destek verdiğinde kimsenin aklına "bu **** kim, devrimcilik kim" demek gelmedi, ne yaşarken ne öldükten sonra! Bu "lümpen"in "Hizmetçiler" adlı oyunu geçen yıllarda İstanbul Devlet Tiyatrosu repertuvarındaydı. Yılmaz Güney sinemasında "lümpen" keşfetmeye çıkanların "lümpenin Allahı" Genet'nin tiyatrosuna laf ettiklerini işiten olmadı, bu tiyatroyu izlediklerini de.
Yılmaz Güney "lümpen" olsaydı da, bu onun bir sinemacı ve yazar olarak değerini tartmak için bir ölçü oluşturmazdı ama, ne ait olduğu toplumsal köken, ne de bireysel yaşama tarzı bakımından Yılmaz Güney Karl Marx'ın tanımıyla "lümpen proletarya"dan değildi. Güney "insanca yaşama"ya en çok ihtiyacı olanların, kendi kurtuluşlarına karşı istihdam edilmelerine kayıtsız kalamadığı, hayatı zorunlu olarak onların hayatına yaklaştığı için onlarla en içli dışlı olan sanatçısıydı Türkiye'nin. Öyle olmasa, "Yol" diye bir senaryo doğabilir, Türk sinemasının en değerli başyapıtlarından biri filme çekilebilir miydi?
Yılmaz Güney bize hep kaybedenleri anlatır. 12 Eylül'le birlikte Yılmaz Güney de kaybetmişti. Önce, Türkiye'de yaşama şansını ve sonra yaşamını. Ama Yılmaz Güney ve Şerif Gören'le "kaybedenlerin" selilüte kazınmış "Yol"u, bugüne kadar Türkiye'ye gelmiş en büyük sinema ödülünü kazandırdı. Ne yazık, her şey Yılmaz Güney'in artistik mirasını serinkanlı bir değerlendirmenin süzgecinden geçirmeye; en iyi yaptığı şeyi, aktör, senarist ve yönetmen olarak bu ülkenin sinemasına hakikaten kattığı değeri biçmeye bugün çok daha uygunken, sinemacılar "ahlakçı" ve "kriminilog" kisvesine bürünmüş "gazeteciler"in manevi terörü altında siniyor, Lütfi Akad ve Memduh Ün'ün en iyi öğrencisinin sinema mirası savunmasız kalıyor.
Karl Marx'ın büyük tasvir gücüyle lümpen proletaryayı içine alarak anlattığı 150 yıl öncesinin Fransası sanki Türk medyasının içine doğduğu Özal döneminin büyük dönüşümünü resmediyor gibidir. Bu dönüşüm, Türkiye'de lümpen proletaryanın yalnızca "burjuva toplumunun" değil medyanın da "doruklarında" yeniden doğuşudur. Bu medyada asıl, kelimenin en düz anlamında "lümpenler", devletin kirli işlerini görmek için kiralanan "katiller", "siyasal şahsiyet" muamelesi görürken, "boynu bükük ölenler" lanetlenecektir ister istemez.
Burçak Evren (Sinema Yazarı):
Sözcükleri ve terimleri gelişigüzel kullanma alışkanlığımız neredeyse geleneksel bir hobi oldu, ama bazen bu hobi istenmeyen ve arzulanmayan sevimsiz bir silaha, suçlamaya, ya da hakarete dönüşebiliyor. Kime hizmet ettikleri bilinmeyen (ya da çok iyi bilinen) kimileri, başkalarının kişiliği ile oynayarak kişilik kazanmak ya da hamburger yerken okunurluluk kazanmak için birilerine saldırmak, kara çalmak gereksinmesini duyuyor. Çünkü bu tip kişilerin varlık nedeni, düşünceleriyle okunmak değil, düşüncesizliklerini saldırganlıkla kamufle etmekte yatıyor. Yoksa durup dururken neden Yılmaz Güney'e lümpen deme gereksinmesini duysunlar.
Lümpenlik ayak takımı demektir, ama onun da ötesinde yaşama koşulları gereği satılmaya, satın alınmaya hazır çoğunlukla, bir başkaları tarafından beslenen, sınıf dışı bir kümenin de ismidir. Şimdi bu sözcüğü kullananlarla, hedef olan kişinin yaşamlarını bir kez daha irdeleyelim. Lümpenlik hangisiyle daha fazla örtüşüyor? Karar sizin.
Cem Karaca (Müzik sanatçısı): Yılmaz kırsal kökenliydi, ama bu ona lümpen denmesini gerektirmez. Yaşar Kemal'in elinde edebiyat fakültesinden alınmış filoloji diploması yoktur, ama bu onun büyük edebiyatçı olmasını engellememiştir. Yılmaz olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan Türk insanının ortak paydasını çok iyi görebilen ve bunu yansıtabilen bir insan. Eğer başına o talihsizlikler gelmeseydi Türk sinemasına çok büyük adımlar attırabilirdi. Ona lümpen diyenler kendilerini entelektüel sayıyorlarsa, tam da benim tanımladığım gibidir, yani yarım porsiyon aydınlardır. Lümpen, hiçbir sınıfa mensup olmayan, kendini eğitmek için gayret sarf etmeyen insandır, asalaktır. Bu yüzden o kadar filme imzasını atmış bir insana nasıl lümpen denilebilir? 
Yılmaz Güney lümpenlikle suçlanırken ne yönetmenliği ne de yazarlığı dile getiriliyor...
Yılmaz'a "katil" denmesine gelince, bu konuda çeşitli söylentiler var, ben tanık olmadım, yalnız bildiğim birşey var, Yılmaz koşan tavşanı, uçan kuşu ayağından vuracak bir adamdı. Eğer, öldürme kasti olsaydı, eğer dendiği gibi bir lümpen olsaydı, daha baştan vururdu. Talihsiz bir olaydır. Mahkûmiyetinin bitmesine az bir zaman kala hakkında yeniden dava açılması, yirmi yıl hapis istenmesi sonucu yapacak birşeyi kalmadı, yurtdışına çıktı.
Yılmaz Güney bir muhalifti, hatta bazılarını acıtacak kadar muhalifti. Neden bu suçlamalar derseniz, bir laf vardır, meyve veren ağacı taşlarlar. Yılmaz Güney üretken bir adam, karısına yazdığı mektuplar bile başlıbaşına edebi değer taşıyor, çok iyi bir gözlemci ve yazdıklarını okuduğumda bana lezzet veriyor. Aynı işi kıvıramayanlar, hiçbir şey üretmeyen, ekmeğin kaç para olduğunu bilmeyen insanlar nasıl kalkıp Yılmaz Güney'e lümpen derler?
Cengiz Bektaş (Mimar): Ben insanları yaptıkları işle ölçmeye çalışıyorum. İnsanları birtakım tanımların içine soktuğunuzda kesinkes haksızlık yapıyorsunuz. Bizim gibi ülkelerde insanları iyi ya da kötü, etiketleyip rafa koymak kötü bir alışkanlık. Ben Yılmaz Güney'i yapıtlarıyla tanıdım, Türk sinemasında ona kadar gelen çizgide yaptığı değişiklikle beni heyecanlandırdı. Sürü filmini izlediğimde Türkiye' de böyle filmler yapılabiliyormuş diye gözlerim dolmuş, sinemadan çıktığımda da sinema adına bu savaşım beni ağlatmıştı. Güney'in ürünlerine saygı duyuyorum. Türkiye'nin her şeyiyle satışa çıkarıldığı bir dönemde de bu tür tartışmaları altı boş ve anlamsız buluyorum.
Sibel Özbudun (Antropolog): Yılmaz Güney , bilindiği üzere bir sinema emekçisi. Yaşamının büyük bölümünü okuyarak, araştırarak, çalışarak ve sinemanın yüzünü ağartan yapıtlar üreterek geçirmiş bir sosyalist sanatçı. Onlarca filmi, insanlığın ortak kültür belleğinde yerini aldı.
Türkiye'nin 1980 sonrası giderek Latin Amerikalılaşan "lümpen kalkınma" sürecinde "lümpen burjuvazi"nin yardakçılığını yapanların onun "yükselen değerleri"ne ayak uydurup alkış tutanların, bizleri emeğe ve insanlığa yabancılaştıran, kültürsüzleşme yangınına körükle gidenlerin, Yılmaz Güney'e "lümpen" demeleri en hafif terimiyle, "kendini ve haddini bilmezlik" olmuyor mu? *
DERGİ'DEN
Merhaba,
Daha çok İstanbul ağırlıklı röportajlarla geliyoruz önünüze. Büyük kentler hem haberleriyle hem de yaşam biçimiyle bütün Türkiye'ye ve gazetelere ağırlığını koymuş durumda. Ama bu hafta ilginç bir Iğdır röportajı var sayfalarımızda. Röportajı yapan arkadaşımız, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı'nın (MİHA) genç gazetecilerinden İlhami Yıldırım. İlhami ilk saptamasını şöyle ifade ediyor: Üniversite sınavlarının vazgeçilmez pamuk ekimi sorusunun yanıt şıkları değişmeli... Çünkü artık Iğdır'da pamuk ekilmiyor!
Galiba son yılların Iğdır'da yol açtığı en büyük değişim de bu olmuş.
Evlenme hazırlığı içindeki pancar işçisi Sihat'ın anlattığına göre Iğdır'da başlık parası bütün haşmetiyle toplumsal yaşama hâkim olmaya devam ediyor. Tarladaki çalışma koşulları ise bugün 70 yaşını sürenlerin tıpkı çocukluk günlerindeki gibi. Sihat zaten az buçuk ve çarpık çurpuk bir biçimde Iğdır'a sızan değişimden de hoşnut değil. "Bozulma " diye tarif ediyor yaşamlarına yeni giren kavramları. Tek gözlü evlerde yatak odası bile yokken nişanlısının yatak odası takımına göz koymasının nedenini de televizyondan biliyor.
Iğdır bu hafta bembeyaz bir örtünün altında. İnsanlar hayatta kalma savaşı veriyor. Iğdır'a yardımdan önce ulaşan ne gariptir ki yine televizyonlar...
Bu haftaki kapak konumuz Yılmaz Güney tartışması. Bu anlamsız tartışmaya aslında katılması gereken 12 Eylül'de parlamentoya el koyanlar olmalıydı. Çünkü Yılmaz Güney'le ve sinemasıyla en çok onlar uğraşmıştı. Uğraşırken de hedefleri herhalde Türkiye'deki lümpenliğin kökünü kurutmak değildi...
İpek Çalışlar
ipekcalislar@yahoo.com
HEM SAVAŞÇI, HEM DERVİŞ...
.......Yılmaz Güney'in ilk söylenecek özelliği sınırsız yalnızlığıydı. Bunu kendisi de isteyerek, istemeyerek, geliştirmişti. İnsanlarla ilişkilerinde yakın ve sıcaktı, ama hep yalnızdı: "Yılmaz Güney"di. Sosyalizm gibi "ortaklaşalık" temelinde yükselen bir anlayışa içtenlikle bağlı olmasına rağmen, bireyselliği hep eldeğmemiş bir şekilde ayakta kalmıştır. Hayatı, böyle olmasını kaçınılmazlaştıran bir süreçti...
.......Bir "kişilik kültü" haline gelmekten kaçınması mümkün değildi. Bunu, birinci döneminde kendisi de adım adım inşa etmişti. Sosyalizmi ve sosyalizm içinde kendisini daha geniş boyutlarla düşünme imkânı bulunca, bu külte karşı bazı tedbirler almaya çalıştı. Örneğin Arkadaş filminde bir kadından (Azra Balkan) tokat yemesi ve karşılık vermemesi, bu doğrultudaki planının parçasıydı...
.......Yapacaklarını mümkün olduğu kadar geniş bir çerçevede düşünüyor, hesaplıyordu. Bu düşüncelerinin kendilerini pek açmaz, hedeflerini söylerdi. Yeni bir sinema anlayışıyla Yeşilçam yıkılacaktı. Genç yetenekler yetişecekti. Dağıtım, bayi sistemlerinin alternatifleri kurulacaktı. Bütün bunlar, nasıl olduğu belli olmayan bir biçimde siyasi bir pratikle birleşecekti. Sanat ve siyaset arasındaki konumu hiçbir zaman açık seçik bir tanıma kavuşmadı. Ama hapisten çıkınca bütün dünya değişti. Binlerce insan Yılmaz'ın kapısında yığıldı...
.......Bunca çelişkiyi, her şeye rağmen uyarlı bir kişilik bütünlüğü içinde nasıl birleştirebildi Yılmaz Güney? Sanırım, mazlumun acısını yüreğinde eksiksiz duyarak. Sahip olduğu bu yetenek, başkalarının acılarıyla bu olağanüstü özdeşleşme yeteneği, onun savrulan özelliklerini bir arada tutan merkez olmuştur. Bu acının analitik açıklaması (sınıf analizi vb.) ve giderilmesi için gerekli yöntem (doğru örgütlenme biçimi vb.) bütün çabalarına rağmen pratik hayatında ikincil kaldı. Mazlumun acısıyla duygudaşlığı, her şeyini belirledi. *
Murat Belge (Öğretim üyesi-Yazar)
(Yeni Gündem, Aralık 1986)