Bu dünyada ‘Hayat Var’ mı?..
1/4/2009 · Kategori: Film
Bu dünyada ‘Hayat Var’ mı?..
Alman ZDF kanalının muhabiri, ‘Hayat Var’ın kahramanını ‘yaralı bir hayvana’ benzetmiş.
27/03/2009
‘Hayat Var’, 13 yaşında bir kızın üzerine üzerine gelen hayatın öyküsünü anlatıyor. Reha Erdem imzalı yapım, güzel kadrajları, rahatsız edici anları ve gerçekçi tavrıyla sezonun en iyi Türk filmi. ‘Hayat Var’ın başrolünde Elit İşcan var
<_script /><_script />UĞUR VARDAN (Arşivi)
FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN
HAZMI ZOR ŞEKERLEME...ERMAN ATA UNCU'NUN YAZISI İÇİN TIKLAYIN
SANCILI VE AŞKSIZ...SEVİN OKYAY'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN
GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN
Kartvizitinin bir yanına (ki en önemli yandır o) ‘auteur’ (yaratıcı) sıfatını yerleştirdiğimiz yönetmenlerin, dertlerinin ne olduğunu kavramaya çalışırken, çoğu kez önceki filmlerinden geride kalan ayak izlerini takip ederiz. Kuşkusuz bir eleştirmen de, her yeni sınavda bahsi olunan yönetmenin filmlerine ilişkin, kendi yazdıklarına göz atar. Dolayısıyla Reha Erdem ve son çalışması ‘Hayat Var’ özelinde, hem yönetmenin, hem de kendi karaladıklarımın izini takip etmek istiyorum, izninizle. Üstadın (orta kuşak mensubudur ama yine de kaanatimce ‘üstat’ unvanını çoktan hak etmiştir kendileri) iki önceki çalışması ‘Korkuyorum Anne’nin minik karakteri Çetin, film boyunca sünnetçi amcalardan uzak durmaya çalışıyordu. Bu, bana kalırsa bir erkeklik travmasından öte, aslında büyümemekle ilgili bir karardı. Sünnet olmayacak, erkekliğe adım atmayacak ve hep çocuk kalmanın yollarını arayacaktı. Sonraki adım olan ‘Beş Vakit’in iki küçük erkek kahramanı Ömer ve Yakup ise, Çetin’in aksine bir an önce büyümeye çalışıyordu. Ama onlar için de büyüme yolundaki en büyük engel babalarıydı. İkili, film boyunca bu engeli yıkmak için fırsat kolluyordu. ‘Hayat Var’ın kahramanı olan 13 yaşındaki Hayat’ın (dolayısıyla filme ismini de vermiş oluyor) ise önceki Erdem karakterlerinin yanında tuhaf bir konumu var. Büyümek istiyor, çünkü hayat sahnesinde bir an önce rol kapmanın ve kendi sesini duyurmanın peşinde; büyümek istemiyor, çünkü, hayat çok zor ve tıpkı, önce salıncaktaki yerini, sonra da emziğini aldığı kardeşi kadar tasasız olmayı ve ilgi görmeyi düşlüyor. Öte yandan etrafı, onu büyütenler ve küçültenlerle çevrili... Peki ya şimdiki zaman ve şimdiki hali?.. İşte onu, ‘o an’ın parçası olarak kabul eden tek kişi de taşralı bir çırak oluyor.
Reha Erdem, bir genç kızın büyüme hallerine, aslında ilk filmi ‘A Ay’da da değinmişti. Yıllar sonra benzer bir meseleye tekrar göz atar gibi yaparken, bu kez baştan sona bir şiirselliğin peşinde koşan (ki metinleri bile kimi şairlerden ‘borç’ alınmıştı ‘A Ay’ın) bir film yerine, yine yer yer şiirsellikler yakalayan ama asıl olarak vahşi bir orman gibi algılanabilecek bir düzen içinde, masumiyetini kaybeden, daha doğrusu kaybettirilen Hayat’ın öyküsünden pasajlar sunuyor.
Sesi güzel Fener taraftarı
Etrafındaki herkesin kaybetme aşamasına geldiği ya da bu aşamayı çoktan geçtiği bir noktada Hayat, olup bitenleri anlamaya ve kendine de bu düzen içinde bir rol seçmeye çabalıyor. Ayrılmış bir aile yapısı içinde baba, kendini ‘balıkçı’ olarak tanımlıyor ama asıl geçimini kayığıyla Boğaz’dan geçen yüksek tonajlı gemilerin personeline fahişe ayarlayarak sağlıyor. Yatalak dede ise son derece aksi bir karakter ve etrafa kan kusturuyor. Anne ise, baba askerdeyken kararını bir başka ‘devlet kurumu’ndan yana kullanmış, bir polise gönül vermiş ve nihayetinde yeniden evlenip ikinci bir çocuk doğurmuştur. Yakın çevrede oturan tuhaf bir teyzenin (ki ismi Kamile) zaman zaman kol kanat gerdiği Hayat, okulda da çıkışsızdır. Uyumsuzluğu, arkadaşlarının ‘eşek şakaları’, kopya çekmeler derken öğretmeni ve müdürü de onu dışlayanlar arasına katılmış durumdadır. Bu noktada ona ilginç bir yardım eli uzanıyor: ‘Sesi güzel’ bir ‘Fenerbahçe taraftarı’... Okul yolunun üzerindeki bir atölyede çalışır, bağrıyanık türküler söyler ve en önemlisi ‘İstanbullu’ değildir. Belki de Hayat biraz da bu özelliğiyle ona güvenir, çünkü dedesi, yattığı yerden verdiği ‘hayat dersleri’nin birinde, bu şehirde hep dışardan gelenlerin zengin olduğunu, kendileri gibi bilmemkaç kuşak İstanbulluların ise süründüğünden bahsetmiştir.
Fikret’in ‘Sis’ini hatırlarken
‘Hayat Var’, enfes iskele görüntüleriyle açılıyor ama güzellik sadece o noktada kalmıyor, son derece estetik kadrajlar, bütün bir film boyunca sürüyor. Lakin bunca ‘görüntüsel’ güzelliğe inat, film çok da ‘güzel’ şeyler anlatmıyor. Karamsar, acımasız, gerçekçi ve sert bir dünyanın tasvirine soyunuyor. Bu noktada insan şunu da düşünüyor elbet, ‘A Ay’ın çekildiği zamanla, ‘Hayat Var’ın çekildiği zaman arasında, dünyanın daha da kötüye gittiği muhakkak. Bu filmleri çeken yönetmenin de, bu gidişata yönelik öfkesi, hikâyesine yansımış. Reha Erdem, filmde reji ve senaryonun yanında ‘ses tasarımı’nı da üstlenmiş. Bu da sanki, ruh ve vicdanındaki öfkenin, seslere de yansımasına, Hayat’ın üzerine üzerine gelen ‘hayat’ın acımasızlığının ve ‘puşt’luğunun, bir anlamda somuta dönüşmesine vesile olmuş. Hindinin ‘glu glu’su, uçakların gürültüsü, babanın hediye olarak getirdiği oyuncağın kâbus ötesi ‘cıngılı’, yüksek tonajlı gemilerin düdük sesleri, sirenler vs., aslında çoğu kez bir su kenarı yerleşmesinde geçen öykünün, huzur veren görüntülerini bozan başlıca unsurlar. Öte yandan Hayat’ın, zaman zaman ‘hırıltılarına’ başvurarak bir dil geliştirmesi ve etrafıyla böylesi bir yöntemle iletişim kurmaya çalışması da, bence senaryonun en zekice buluşlarından biri olmuş (Yönetmenin Altyazı dergisindeki söyleşisinden öğreniyoruz ki, Alman ZDF kanalında kendisiyle konuşan bir muhabir, Hayat’ı yaralı bir hayvana benzetmiş. Bu tasvire biraz da bu hırıltıların neden olduğu kanısındayım).
Reha Erdem, geçmişinde bize hep başka bir İstanbul’dan pasajlar sunmuştu. ‘Kaç Para Kaç’ta da, ‘Korkuyorum Anne’de de... ‘Hayat Var’, kuşkusuz Boğaz sahneleri itibarıyla bildik İstanbul siluetinden kaçamıyor, yine de ‘Yeditepeli şehir’ film boyunca sadece fonda kendini hatırlatıyor. Yani sözün özü İstanbul, bir Reha Erdem filminde yine bambaşka perspektifleriyle karşımıza geliyor. Lakin beni kişisel olarak filmde en çok muhteşem ‘sisli’ sahneler vurdu. Bu noktada bir ‘Mekteb-i Sultani’li olarak Erdem, Tevfik Fikret’in ‘Sis’ine ve “Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!” dizelerine bir gönderme yapmış diye yazsam, yönetmenin bizatihi kendisi, “İşte tipik bir eleştirmen uydurması (!),” der mi acep?
Hayat budur işte
Oyunculuklara gelince; Hayat, hayatın ağırlığını kaldırmakta zorlansa da onu canlandıran Elit İşcan, koca bir filmin yükünü, bu gencecik yaşında kaldırmayı başarıyor. Umarım sinemamız ona büyüdükçe, kendisini daha da büyütecek doğru rolleri sunar. Erdal Beşikçioğlu da, kendi kuşağının kaybedeni babada, mükemmele yakın bir performans sunuyor. Levend Yılmaz ise ‘Dede’de gayet iyi ama sanki bazı sahnelerde ‘biraz’ abartmış gibi. Keza Erhan Tekin ‘taşralı çırak’ta, Handan Karaadam da Kamile hanımda, başarılı takım oyununun parçası olmayı başarıyor.
Serdar Akar’ın ‘Barda’sındaki tacizciler ‘layık oldukları’ -ve kamuoyu hissiyatına uygun bir- şekilde cezalandırılıyordu. Bu filmin ‘en belirgin tacizcisi’ konumundaki bakkalın ise sadece aynası kırılıyor, yani ucuz kurtuluyor. Hangisi daha gerçekçi, hangisi bizi tatmin ediyor, bilemiyorum. Üstelik gerçek hayat, iki türden örneğini de barındırıyor. Ama ‘Hayat Var’ın sinemamız adına ‘Lolita’ figürüyle en ‘derin’ hesaplaşan film olarak tarihe kalacağı kanısındayım.
Sonuç olarak mükemmel kadrajları, rahatsız ediciliğiyle olağanüstüleşen ses tasarımı ve özellikle Boğaz’da, devasa gemiler arasında slalom yapılarak çekildiğini sandığım sahneleriyle ‘Hayat Var’, 2009’un bence yerli sinema cephesindeki en iyi filmi. Yoruma açık finali ve arabeski yeniden hatırlamamızı (Orhan Gencebay ve Mine Koşan’a saygılar..) sağlayan enfes soundtrack’i de cabası...
Hazmı zor şekerleme
Hayat Var’ın baş oyuncusu Elit İşcan, televizyon dizisi ‘Küçük Kadınlar’da en küçük kız kardeşi oynuyor.
31/03/2009
Reha Erdem’in Berlin Film Festivali’nde gösterilen ve Antalya’dan SİYAD Özel Ödüllü son filmi ‘Hayat Var’ gösterimde. ‘Hayat Var’, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik
<_script /><_script />ERMAN ATA UNCU (Arşivi)
FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN
BU DÜNYADA 'HAYAT VAR' MI?.. UĞUR VARDAN'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN
GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN
Ara ara ortaya cep telefonları da çıkmasa, Reha Erdem’in bu hafta gösterime giren, son filmi Hayat Var’ın günümüzde geçtiğini hiç fark etmeyeceğiz. Kostümler, mekânlar belli bir tarihi işaret etmektense dönemler üstü bir İstanbulluluğu yansıtıyor sanki. Tıpkı önceki Erdem filmlerinden A Ay veya Korkuyorum Anne gibi, Hayat Var da, dış etkenlere karşı korunaklı, sınırları keskin hatlarla belirgin bir dünya sunuyor izleyicisine. Erdem’in kostüm seçimleriyle, renk tercihiyle ve seslerle (Hayat Var’ın ses tasarımı da yönetmene ait) sınırlarını belirlediği bir dünya bu.
Hayat Var’ın kahramanı Hayat’ın (Elit İşcan) çevresi, ihlal edilesi sınırlarla çevrili. Zamandan soyutlanmış gibi duran bir Boğaz mahallesinde babası (Erdal Beşikçioğlu) ve yatalak dedesiyle (Levend Yılmaz) beraber yaşıyor. Denizcilere kayığıyla kadın pazarlayan babası, yeni kocası ve ondan olma oğluyla ayrı bir yaşam kuran annesi (Banu Fotocan), tacizcilere karşı savunmasızlığı, Hayat’ın içine kapanmasına, sınırları daraltmasına yol açmış. İletişim kurmaktansa sürekli kendi kendine şarkı mırıldanıyor, okula gidiş, eve dönüş güzergâhı eksenli bir yaşamı var. Hayat’ın boş arsalarda, uzun uzun tek başına oynadığı sahneler bu yüzden genel hissiyatta ayrı bir öneme sahip. Çünkü filmin zamanı, Hayat’ın zaman algısıyla eşleşince, önceki filmlerinden tanıdık Reha Erdem atmosferi de Hayat’ın hikâyesiyle iç içe geçiyor. Cıvıl cıvıl renkler ve bir taciz hikâyesi, babadan bir oyuncak hediye almanın heyecanı ve yatalak, küfürbaz bir dedenin kaprisleriyle yaşamanın güçlüğü... Yeşim Tabak’ın, Korkuyorum Anne için yaptığı “travmalardan şekerleme” tanımını akılda tutarak, Hayat Var için de hazmı zor bir şekerleme diyebiliriz.
Hayat budur...
Hazım zorluğu ne filmin içine girilememesinden ne de başka bir aksaklıktan kaynaklı. Aksine içine bu kadar kolay girilebilen bir hikâyedeki acımasızlık insanı sarsıyor. Erdem’in parlak desenli kostümlerden, patlayan renklerden kurulu atmosferi bir çıkış noktası sunmadıkça, Hayat’ın çıkışsızlığı da daha bir hissediliyor. Filmde kullanılan kederli arabesk klasiklerinin yabancılaştırıcı olduğu kadar hikâyedeki bu tonu yansıtan bir yönü de var. “Bir kapıdan gireceksin/Neler neler göreceksin/Her çileye göğüs gerip/Hayat budur diyeceksin”.
Ama iş, kadere boyun eğmeye gelince filmin çarpıcılığı devreye giriyor. Hayat Var, ne kader kolaycılığına sığınıyor ne de karakterine bir çıkış noktası sunarak izleyicisini rahatlatıyor. Filmin isminde de belirtildiği gibi Hayat Var, ama nerede olduğuna dair biz izleyiciye verilen bir adres yok. Ergenliğini yeni yaşamaya başlamış kahraman, hayatı nerede araması gerektiğini bilemiyor. Tabii dolayısıyla biz de... Çünkü Reha Erdem, kadınlığın eşiğindeki kahramanının travmalarına dışarıdan bakmıyor. O travmaları bir sebep-sonuç ilişkisiyle atlatmaya, böylece bizi ve kahramanını rahatlatmaya çalışmıyor.
Ama bunlara bakıp Hayat Var’ı, “ergen karakterin gözünden travmatik bir hikâye” olarak adlandırmak da yetersiz bir nitelendirme olur. Reha Erdem’in hikâyeye baktığı nokta bu tür ayrımları baştan aşıyor. Onunki, kendi dünyasıyla Hayat’ınkini kesiştirmek üzerine kurulu bir yöntem daha çok. Hayat’ın konumunu rehber edinen ve bunu kendine has bir dünyanın sınırlarını çizmek için kullanan Hayat Var, bir daha kolay kolay tecrübe edilmeyecek bir seyirlik.
Sanki her Erdem filmi birer cam kar küresi. Bu cam kürelerde, zamanın bir yerlerde donup kaldığı, sınırları Erdem’in estetik anlayışıyla çizilmiş, kendi içlerinde tutarlı birer dünya var. Ama düşüp kırılırlarsa seyirciyi allak bullak edeceklerinin de sinyalini veren küreler bunlar. Bu hissiyata en çok, daha önce görülen hiçbir şeye benzemeyen, afallatıcı, ilk Erdem filmi A Ay sahipti. Hazmı zor bir şekerleme olarak Hayat Var da aynı etkiyi yaratmaya aday.
Sancılı ve aşksız
31/03/2009
Reha Erdem'in son filmi 'Hayat Var' da, herşeyi kendi başına halletmeye çalışan, sevgiden yoksun Hayat, Berlin’deki gösterimin ardından söylendiği gibi, sanıcılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı bir hayvana benziyor
<_script /><_script />SEVİN OKYAY (Arşivi)
FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN
BU DÜNYADA 'HAYAT VAR' MI?.. UĞUR VARDAN'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN
HAZMI ZOR ŞEKERLEME...ERMAN ATA UNCU'NUN YAZISI İÇİN TIKLAYIN
GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN
Deniz kıyısındayız, aslında denizin ta içinde... Kahramanımız Hayat (Elit İşcan), Göksu kıyısında derme çatma ama dışarıdan çok güzel (biraz da tekinsiz) görünen bir evde oturuyor. Balık tutan ve deniz üzerinde küçük bir motorlu tekne ile gerçekleştirilebilecek ufak tefek gayrimeşru işlere de (kaçakçılık, pezevenklik) bulaşmış bir babası (Erdal Beşikçioğlu) var. Bir de, nefes tıkanıklığı yüzünden sürekli oksijen tüpüne ihtiyaç duyan dedesi (Levend Yılmaz). Annesi, besbelli babasını bırakıp gitmiş, bir polisle evli, küçük bir oğlu var. Ara sıra onların evine uğruyor, bazen de Hayat annesine gidiyor.
Orada sevgi bulduğu söylenemez. Buldumcuk olmuş üvey baba ile kızından pek de hoşnut olmayan annenin (Banu Fotocan) aklı fikri küçük oğullarındadır. Yerinden kalkamayan büyükbaba, kıza “Sen bana benziyorsun” diyerek gönlünü almaya, kızı yumuşatmaya çalışır ama, onun da kendisinden başkasını düşündüğü yoktur.
Baba ise, aslında kötü bir baba sayılmaz. ‘My Only Sunshine’ı (Aynı zamanda, filmin İngilizce adı) getirir ona mesela. Kırmızı bebeğin, şarkının sonunda ‘I love you’ demesi ise, filmdeki sevgisizliği büsbütün vurgular. Babası bir gün de anteni ayarlanmadığı için hiçbir şey göstermeyen bir televizyonla çıkagelir. Kıza baskı uygulamadan, özel hayatını uzakta yaşar. ‘Varla yok arası’ bir babadır.
14 yaşında, kadınlığın eşiğindeki Hayat, sevgiden yoksun bir ortamda (Reha Erdem, ‘aşksız’ demeyi tercih ediyor), her şeyi kendi başına halletmeye çalışır. Bu arada, komşuları Kamile’nin tacize varan ilgisinden de zaman zaman şikâyetçi olur. Zaten kadın (Handan Karaadam), kendisi muhtacı himmet bir dede durumundadır. Hayat kapıya gelip babasını soran, perişan haldeki adamdan (Nebil Sayın) bile medet umar. Bir de, babasının onu tekne ile getirip götürdüğü karşı yakada bulunan okulunun civarındaki, yüzü yer yer sarı-laciverte boyalı genç çocuk vardır.
Etrafındakilerin çoğu erkek olsa da, ‘Hayat Var’, bir kadın filmi, hayata kahramanının açısından bakan, onun durduğu yerde duran bir film. Bir kurtulma olmasa bile, bir umut söz konusuysa eğer, o umut da Hayat’tan doğacaktır. Öte yandan kız, hayal kırıklıklarının acısını bahçedeki tombul hindiden çıkarır.
Erdem, her filminde farklı bir şey anlatıyor ya da farklı şekilde anlatıyor. ‘Hayat Var’, onun bir önceki filmi ‘Beş Vakit’ten çok farklı bir film. Buna karşılık, benzerlikleri de var. Esas ortak noktaları ise, ‘Beş Vakit’te küçük bir kız olan Elit İşcan’ın, burada genç kızlığa adım atmak üzere olan bambaşka bir karaktere can vermesi. İşcan bence sinemanın en umut vaat eden genç oyuncusu. Hatta bu filmle büyüklerin arasına girip onların ödüllerini almayı da hak ediyor. Gene de ‘Beş Vakit’i beğenmiş olan izleyiciler, ‘Hayat Var’ı görünce biraz yadırgayabilir. Ama ona bakarsanız, ‘Korkuyorum Anne’nin arkasından da ‘Beş Vakit’i yadırgamışlardı.
‘Hayat Var’ın bir farkı da, Erdem’in en sert, en ürkütücü filmi olması. Bu ürkütücülük, filmin her şeyi anlatmamayı tercih etmesinden kaynaklanıyor. Pek az şey anlattığı bile söylenebilir. Çoğunu seyircisinin yorumuna, algısına bırakıyor. Hatta, filmdeki en önemli/ürkütücü olaylardan biri de, neredeyse bir oldu mu, olmadı mı düzeyinde kalıyor. Tekrarlar da, yönetmenin istediği etkiyi yaratıyor diye düşünüyorum. ‘Hayat Var’ın hem kurgusunu, hem de ses tasarımını Reha Erdem’in yapmış olması boşuna değil. Her ikisi de, seyircinin beklentileriyle oynuyor çünkü. Gerçi ses tasarımı ‘Beş Vakit’te de hayli önem taşıyordu ama, bu filmin en önemli unsurlarından biri. Umulmadık yerlerde, değişik tonlardaki sesler, Hayat’ın küçük harfli hayatı hakkında ipuçları verirken, izleyicinin dikkatini de büsbütün ayakta tutuyor.
Bir de su meselesi var tabii. Reha Erdem’in hem güzel, hem ürkütücü olan, hatta belki de bir ölçüde isimsiz olan İstanbul’u, filmde gerçek bir su şehri. Normalde farkına bu ölçüde varmadığımız su, her şeyi kuşatmış durumda. Kenarındaki evi sanki tehlikeye atıyor, dalgalar heyecan yaratıyor. Daha da önemlisi, şehre sudan bakıyoruz.
Hayat’ın babası küçücük teknesiyle Boğaz’dan geçen tankerlerin yanına yanaşınca, onun da aslında ne kadar savunmasız olduğunu anlıyoruz. Boğaz’ın sularını yarıp geçen tankerler, ilkçağ canavarlarını andırıyor. Kızın kendisi de, Berlin’de çok olumlu tepkiler aldığı gösterimin ardından söyledikleri gibi (Altyazı dergisi), ‘yaralı bir hayvan’a benziyor; sancılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı genç bir hayvana...
Reha Erdem’in son filmi ‘Hayat Var’, Antalya’da seyirci tarafından beğenilen, ama jüri nezdinde hak ettiğini bulamayan filmlerden biriydi. Hiç ödül almadı. Yarışmalı bölümde olmadığı Berlin’de çok beğenildi. Der Tagesspiegel gazetesinden de okur ödülü aldı. Benim gözümde, yılın en iyi filmlerinden biri. Yönetim, hikâye, oyunculuk bir yana (ki hepsini çok beğeniyorum), beni Erdem’in favori görüntü yönetmeni Florent Herry’nin görüntüleri ile ses tasarımı ve oyunbaz kurgu da çok etkiledi. Bir de, Mehtap Tunay’ın kostüm tasarımı. Orhan Gencebay’ın müziği bu hayatlara cuk oturmuş.
SANCILI VE AŞKSIZ...SEVİN OKYAY'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

