06 01 2011

Devlet, Samanyolu TV’yi psikolojik savaşta kullanıyor

Devlet, Samanyolu TV’yi psikolojik savaşta kullanıyor |  görsel 1
BÜYÜK YALAN: TÜRBAN

Günlerdir şehit olan polisleri, yakalanan PKK’lıları, dünya ekonomilerindeki dengesizlikleri bunun Türkiye ekonomisine ve Türk Ulusuna etkisinin tartışılacağı bir durumda tek bir şey tüm gündemi sarmış durumda... Haftalardır tartışma programlarının, üniversite rektörlerinin, avukatların, savcıların, yargıçların, vekillerin tek bir gündemi var. İşte Türkiye’de bir kanalın erkek spikerinin bile canlı yayında on beş yıldır süren bu tartışmadan bıktığını söyleyip bir yemeni ile bağlama şekli göstermesine kadar uzanan konunun adı: Türban. Bu konuda herkesin söyleyeceği olduğuna göre, elbette bizde gündemdeki siyasetin pusulasını belirleyen konu hakkında bir kaç araştırma yazısının notlarıyla bir sistem oluşturup arkasındaki nedenleri araştırmayla gideceğiz. Öncelikle sorularımıza cevap arayalım.

Türban Nedir?

Her ne kadar İslam Dini’nin önemli bir unsuru gibi gösterilmeye çalışılsa da günümüz şekli türban ve ismi kırk yıl öncelerine kadar dayanmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucu, türbanın şekil ve isim sahibinin Lübnanlı Şii lideri Hacetülislam Musa Sadr olduğu ve bunun o dönemde savaş nedeniyle Şii kadınlarının Filistin Gerillalarından korunmaya yönelik olduğu belirlenmiştir. Hacetülislam Musa Sadr, 1975'te yaptığı açıklamada bu türban modelini bizzat hazırladığını söyleyecek ve ilhamını Batı dünyasının kilise resimlerinden ve Lübnan'daki Katolik rahibelerin kullandıkları örtüden aldım diyecektir.

Türk Tarihi’ndeki Kadın Giyimi Nasıldır?

Tarihin en başından alıp gelirsek ve konuyu toplum boyutunda incelersek göreceğimiz bazı noktalar, insanların kafasındaki soru işaretlerini silmiş olacaktır. İnsan memeli canlılar içinde tek çıplak doğup giyinenidir. Kıyafet, zamana toplum geleneklerine, iklimin şartlarına, meslek gruplarına, makama, mevkiye gibi birçok çeşitliliğe göre değişiklik gösterir. Tarihten itibaren konu alınırsa Türk Kadınları öncelikle sosyal konumları erkeğinden de yüksek olacak şekilde annelik vasfıyla üstün bir konumda tutulmuş, son kararların danışıldığı kişilikler haline gelmişti. Yaşamın her evresinde öncelikli olarak gözüken ve saygıda kusur edinilmeyen kadınların giyinişleri de tarihin her noktasında değişiyordu. Orta Asya döneminden itibaren kılık kıyafete bakılırsa; kadınlarımız göçebe hayatın gereği olarak rahat kıyafetleri, daha çok deriden yapılmış giyim eşyalarını tercih etmişlerdi. Saç örgüleri gelişmiş bir medeniyetin habercisiydi. Uzun ve örgülü saç biçimi, Orta Asya’da Hunlardan itibaren hem kadınlar hem de erkeklerce benimsenmişti. Gelinler “didek” denilen örtüyle başlarını örterlerdi. Selçuklu kadınları; “bağaltak” ve “üsküf” denilen başlıkları kullanıyorlardı. Bağaltaklar, üç dilimli ve kenarları değerli taşlar ve sırmalarla süslü kumaşlarla hazırlanıyordu. Değişik bağaltak türleri de vardı. Uçları arkaya sarkan külah biçimindeki keçe veya kalın kumaşlardan yapılan üsküfler yaygındı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ana hatları itibariyle Orta Asya ve Selçuklu kadın giyim kuşam ve süslenme geleneği sürdürülmekle birlikte devletin zenginleşmesi, üç kıtaya yayılan topraklardan gelen kültürel etkilenmeler sonucu zengin, gösterişli bir giyim şekli ortaya çıktı. Osmanlı dönemi Türk kadınının iç giyimi, genellikle gömlek, dizlik ve iç yeleğinden ibaretti. Dış giyim eşyaları ise üç-iki-tek etek entari, içlik, hırka, kürk, şalvar, başlık ve takılar, kuşak, kemer, çorap, çizme, yemeni ve terlikti. Sokağa çıkılırken ferace, yeldirme, çar, maşlah, 1892 yılından itibaren de çarşaf, peçe kullanılmıştır. Türk kadın giyim kuşam ve süslemesinin önemli kısmı “başlık”lardır. “Baş bağlama” Anadolu’da evlenme anlamındadır. Göçün olduğu toplumlarda başlıklar çeşitli süslemelerle bazı duyguları çevrelerine yansıtmaktaydı. Sevdalı genç kızlar feslerine açık renkli yazmalar bağlarlar, böylece beklenmeyen isteklere karşı kendilerini korurlar. Dul kadınlar feslerinin üzerine kara yazma bağlarlar. Yeni gelinler ise açık canlı renkleri tercih ederler. Başlıklardaki yazma sayısı bazı yörelerde çocuk sayısını gösterirdi. Saç süslemeleri şehirden şehire, köyden köye büyük değişiklik gösteriyordu. Bazı yörelerde genç kızlar evleninceye kadar zülüflerini kesmezler, bazı yörelerimizde evlenmek isteyen dul kadınlar kâküllerini başlıklarının dışına çıkarırlar. Başa örtülen başlığa bağlanan yazmalardaki oyalar da sevgi, dargınlık, evlenme isteği gibi duyguları yansıtır. Yazmasına biber motifi işleyen gelinin kaynanasıyla arasının iyi olmadığı anlaşılır. Zengin kız ve kadınlar saç örgülerinin uçlarına değerli taşlar takarlar. Takma örgüler, belikler de eski geleneğin devamıdır. Saçlardaki belik, örgü sayısı bazı yörelerimizde çocuk sayısını gösterirdi. Bu anlattığımız tüm durumlarda Türkler Müslümanlığı benimsemiş durumdaydı. Günümüzde ise artık tamamen uygar toplumculuğa yönelme olsa da köylerimizde hala yemeni adında örtünmeler kendisini korumaktadır. Özellikle küçük çocukların saçlarının örülmesi hala bir kural gibi uygulanmaktadır.

Türban Dinden mi?

İslam Dini’nde kabul edilen kurallar o döneme göre büyük yenilikler getiriyordu. Mesela İslam Tarihi’nin yeni başladığı ve Hz. Muhammed’e peygamberlik vasfı gelmeden önce üstünde içinin göründüğü giysiler bulunan kadınlar köle ve cariye olarak satılıyorlardı. Bunun üzerine Müslüman olanları fahişe gibi giyinmek zorunda kalan cariye kölelerden ayırmak ve herhangi bir kötülüğe yer vermemek amacıyla mahrem yerlerini kapatmaları ve giyinmelerini şart koşmuştur. O dönemde Kabe’deki putlara yapılan tapınmalarda bazı kadınların göğüslerinin açık olduğu durumu (Bk. Kurtubi,el Camiil Ahkamil Kuran7/189) da ön planda tutulduğunda, Ahzab Suresi 59. Ayet’te ( “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle elbiselerini üzerlerine giysinler. Bilinip incitilmemesi için bu daha uygundur.”) ve Nur Suresi 31. Ayet’te (“Mümin kadınlara da söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Kendiliğinden görünenler dışında süslerini göstermesinler. (Baş)örtülerini yakalarının üzerine salsınlar . Süslerini kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından yahut kocalarının oğullarından, yahut kardeşlerinden, yahut kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut kadınlarından, yahut ellerinin altındakilerden (köle ve cariyelerinden), yahut erkeklerden kadına ihtiyaçları olmayan ele bakıcılardan (dilenci, hizmetçi vs.lerden), yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri süslerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah'a tövbe edin ey müminler, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” ) bu olaylara değinilmiştir. Nur Suresi 31. Ayet’te tam bir tartışma söz konusudur. Kadını kendi zihniyetine göre yaşatmak isteyen zihniyetin çarpıttığı ayetlerin başında bu ayet gelir.
Kuran Araştırmaları Grubu isimli bir grubun çıkartmış olduğu İstanbul Yayınevi basımlı “Uydurulan Din ve Kuran'daki Din” kitabına göre bu ayetteki “hımar” kelimesi geniş manalı bir kelime olup örtü manasına gelir. Eski Arap yazılarına bakılırsa hımarın yere konulan, masaya örtülen veya herhangi bir örtüyü tarif edebileceğini görürüz. Allah eğer “hımar” kelimesi ile başın örtülmesini isteseydi “hımarürres” gibi bir vurgulama ile başörtüsü diyebilirdi: Böylece “res” kelimesi ile baş bölgesi vurgulanır ve örtü kelimesi olan “hımar” ile beraber başörtüsü net bir şekilde anlaşılırdı. Nitekim abdest alınmasıyla ilgili ayette başın sıvazlanması söylenirken, baş kelimesi Arapça karşılığı ‘res’ ile vurgulanır.
Üstelik ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu geçer. Yani hımarın başı kapatması değil, ayette açıkça yaka dekoltesini örtmesi istenir. (Yaka açığı manasına gelen ‘cuub’ kelimesi hem bu ayette kapanılacak bölgeyi belirtmek için, hem Hz. Musa’nın yaka açığına elini soktuğunu belirten ayetlerde geçer.) “Hımar” kelimesi sırf başörtüsü manasına gelse bile bu ayetten başı örtmek değil, yine yaka dekoltesini kapatmak anlaşılacaktı. Üstelik başörtüsünü Kuran’a maletmek isteyen zihniyet, açık bir saptırma yaparak “felyedribne” fiilini “salsınlar” diye tercüme etmeye kalkmıştır. Böylece ayeti okuyan “başörtüsünü yaka açıklarına salsınlar” şeklinde okuyacaktır. Oysa hiçbir şekilde “darabe” kökünden türeyen “felyedribne” fiili “salsınlar” manasına gelmez. Bu fiille örtünün yaka açığına konulması yani kapatılması anlatılır. Kuran’da salsınlar, indirsinler manasında “felyüdnine” kelimesi kullanılır. Allah böyle bir ifade kullanmak isteseydi “felyedribne” fiili yerine “felyüdnine” fiilini kullanabilirdi.
Bu örnek bize gelenekçi zihniyetin, kendi fikirlerini doğru çıkartmak uğruna gereğinde Kuran’daki kelimelerin manasını kaydırmaktan çekinmediğini göstermektedir.
Ayrıca yukarıdaki yazılan ayetlerin Türkçe’ye çevirmelerini; 15. yy’da yapılan ilk Kuran’ın ilk Türkçe çevirmeni olan Muhammed bin Hamza (Şeyhüslislam Molla Fenari) açık ve net şekilde şu cümleleri yazıyor: Söyle inanan kadınlara; Gözleriyle harama bakmaktan sakınsınlar ve cinsel organlarını saklasınlar... diye devam ediyor. “Furuj” kelimesini doğru anlamında kullanıyor. Bunu Pr. Dr. Yaşar Nuri Öztürk de doğruluyor. Yine İngilizce çeviri yapan Ahmed Ali Press de İngilizce’ye Muhammed bin Hamza gibi çevirmiştir. Ayrıca hadis külliyatında Peygamber Dönemi’nde kadın ve erkeklerin aynı kaptan abdest aldıkları geçer.(Bk. Buhari, Vudu43 Ebu Davud, Taharet 39 İbni Mace, Taharet 36 Nesai, Taharet 56 ) Abdeste konu el, ayak olduğu gibi yüz ve başta dâhil olduğundan burada saçın görülmesinin abdesti bozmadığı gibi haramlığında kalmadığının göstergesidir.



Kimler aşırı örtünmeyi yaygınlaştırdı?

Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın İslâm ve Giyim Kuşam (Say:230-240) kitabına göre Dünya nimetlerine, bilhassa kadınlara aşırı düşkün, ilim ve imandan yoksun devlet adamları, parayı tanrı edinen zenginler ile sözde din adamları; aralarında tam bir işbirliği yaparak, kendi kötü nefisleri istikametinde kadını aşırı kapatmışlar ve insan haklarına aykırı birçok uydurma hükümler oluşturarak onları eve hapsetmişlerdir. Bilhassa din adamlarının(?) davranış ve faaliyetleri çok üzücüdür. Kur'ân'daki bazı ayetler bilerek yanlış yorumlanmış veya çarpıtılmıştır. Kadınların giyim-kuşamı ile ilgili birçok uydurma hadis üretilerek, kadının tüm vücudu hatta sesi bile ziynet kabul edilmiştir. Ayrıca kişisel yorum ve fetvalar ile, kadın ile ilgili Kur'ân ayetlerine aykırı birçok hükümler de oluşturulmuştur. Yine hocamız devam etmiş ve Araf Suresi 26,31,32. ayetlerini ekleyerek (“Ey Ademoğulları ! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi ve süs kıyafeti indirdik... Ey insanoğulları (kadın ve erkekler) ! Her mescide güzel, süslü giysilerinizi giyerek gidin... De ki : Allah'ın kulları için çıkardığı süsü... kim haram etti? De ki : O, dünya hayatında inananlarındır...”) yorumlamaya devam ediyor: Çarşaf, hiçbir zaman dindarlık kıyafeti olmadığı gibi, Kur'ân' da çarşafın giyilmesi hakkında herhangi açık bir hüküm de yoktur. Yüce Yaratıcı'nın özenerek en güzel biçimde yarattığı kadınlar, çarşaf giyerek kendilerini çirkinleştirmemelidir.

Doğrusu Nedir?

Eğer inanan biriyseniz şunu mutlaka biliyorsunuz: Gerekli her şey siz ile Allah’ın arasında. Onu da şu ayetten çıkartmak ne kadar güzel olur. Ankebut Suresi 51. Ayet : “ Kendilerine okumakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?”

Başka Şeyler Varken Neden Türban?

Bu arada olmayan şeyleri tıpkı Amerika’da kendini İslamın lideri olarak gösteren Fetullah Gülen gibi varolan şeymiş gibi gösteren Başbakan’a inatla soruyorum. Sayın Başbakan neden İslam’da kendi dilimizi kullanmak ve o şekilde din bilgini yetiştirmek varken dini siyasete sokmak için olmayan şeyi kullanıyorsunuz? Yoksa insanların gerçek yüzünüzü görmesinden mi korkuyorsunuz? Cevabınız: “Hadi lan git oradan Din Arapça Ezan Arapça İbadet Arapça olmalıdır mı diyeceksiniz? Buyrun cevapları:

Şeytan aynen şöyle söylüyor
" Yemin olsun, onları (insanları) mutlaka saptıracağım, kuruntulara / hurafelere / ümniye' ye (anlamını bilmeden okumak) iteceğim." Nisa suresi, 119

"Ne dediğini anlamadan namaz kılanlara veyl (lanet) olsun!" Maun Suresi, 4

Hz. Muhammed'e gelerek Kur' an ı Kureyş lehçesiyle okuyamayanlara kendi kabile lehçeleriyle okunabileceğini Hz. Muhammed bizzat kendileri bildirmiştir.(Bk; Ebu Davud, vitr 22; Nesai, ittifah 37)

Buhari der ki; "Araplar nasıl ki kendi lehçeleriyle okuyorlar ve bu caizdir, o halde diğer milletler de kendi dillerinin lehçeleriyle okuyabilirler"

"Sizin DİLİNİZİ ve RENGİNİZİ ben yarattım" Rum Suresi,22

“Ey peygamber, biz bu kur'an'ı senin dilinde göndermemizin sebebi anlattığın zaman anlamalarında (araplara) kolaylık olsun diyedir.” Dühan Suresi,58

“Ey peygamber, eğer biz sana bu Kur'an' ı yabancı bir dil üzerinden gönderseydik, belki Araplar iyi anlamayacak ve inanmayacaklardı.” Şuara Suresi,199-200

"Ey peygamber, eğer biz sana bu Kur'an' ı yabancı bir dil ile gönderse idik, niçin kendi dilimizle anlatılmadı ki anlaya idik diyeceklerdi. Dil yabancı, geldiği millet ise Arap milletidi diyeceklerdi.” Fussilet Suresi, 44

Kaynaklar:
Türkler1-2,David Hotham
Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek
İrticanın Ayak Sesleri, İsmet Zeki Eyüboğlu
Kuran-ı Kerim Meali, Pr.Dr. Yaşar Nuri Öztürk
Olaylar Ve İnsanlar, Hasan Pulur
Tersi Yüzü, Özdemir İnce
 
***********************************************************************************************
 
Devlet, Samanyolu TV’yi psikolojik savaşta kullanıyor
 

Selin ONGUN
songun@t24.com.tr  


Önce uyaralım; bu söyleşide referandumun ertesinde ivedi bir “direksiyon tutma” motivasyonuyla da başlayan Kürt açılımının “ikinci koşusu”nda ilgi gören popüler maddeler yok. Mesela BDP- AKP görüşmesi, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın Erbil yolculuğu, Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un İmralı ziyareti… 15 sayfa “ağırlığındaki” bu söyleşide bu başlıkların hiçbiri yok. 

Peki ne var; geçen hafta yayımladığımız “Güneydoğu’da neler oluyor?” dosyasında yer alan ve açılım haritasının bölgedeki fay hatlarına denk düşen maddelerin, BDP ve PKK çevrelerinde nasıl değerlendirilebileceğini okuyacaksınız. 

Gülen cemaati ve Mustazaflar’ın  “PKK, tüm dindar grupları kendine hedef seçti” açıklamasının PKK’daki karşılığı ne? PKK için Gülen cemaatine yönelik saldırılar neden devletle çatışmak demek? PKK ve Mustazaflar, Gülen cemaatine karşı “voltran” yaptı mı? BDP heyeti Fethullah Gülen’e ziyarete gidebilir mi? Örgüte göre Gülen cemaati devletteki hangi algısını meşrulaştırmak için ne yapıyor? PKK nasıl bir “İslam açılımı” yaptı? Roj TV ve Günlük gazetesi neden “inanç haberleri” de yapıyor? PKK 10 yıl önce neden Said Nursi’ye atıfta bulunmuyordu, bugün başvurdukları alıntı ne? Dağdakiler Said Nursi ve Ali Şeriati dışında ne okuyor? Öcalan Emevi İslam’a neden karşı? Kürt basın ve siyasetindeki Kandil vesayeti nasıl kalkar? Kandil ve İmralı Kürt gazetelerinin ‘iç bülten’ kapsamında olmasına karşı mı? Günlük gazetesinin yazı işleri masası ne kadar homojen? Türk ve Kürt basınının ortak noktası ne? Şimdiye dek kaç gazete çalışanı cezaevine girdi, kaçı öldürüldü? 

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Merkez Yürütme Kurulu Üyesi ve Günlük Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ayhan Bilgen www.t24.com.tr için anlattı.

Eski Mazlum-Der Başkanı Bilgen’in sadece Kürt siyasetinde “kabul gören” bir İslamcı aydın olmadığını not düşerek, Kürt sorununun ve şiddetin noktalanması için mesai harcayan her “taraf”a sayfalarımızın açık olduğunu tekrar ederek, Bilgen’in değerlendirmelerini aktarıyoruz.


-“Güneydoğu’da neler oluyor?” dosyasımızda yer alan Gülen cemaatini ve PKK’yı çok yakından tanıyan söyleşi konuğumuzdan bir alıntıyla başlayalım; “Gülen okullarına bina kiralayanlar PKK tarafından dağlarda ‘mahkeme’ ediliyor. Öldürülen imamlara, kaçırılan Kuran kursu çalışanlarına, kundaklanan yurtlara bakıldığında Mustafa Sungur’un cemaatinden Süleyman Hilmi Tunahan’ın öğrencilerine uzanan bir ‘hedef kadrajı’ mevcut. Sadece Gülen cemaatine değil, bölgedeki tüm dindar yapılara baskı var. Hakkari’de PKK’nın tekelinde olan cami ve imamlar artıyor.” Bu değerlendirmenin sizde yarattığı refleks nedir?

Burada sürecin ve yaşanan tablonun sonuçları üzerine tartışmak yerine aslında onu doğuran sebepleri sorgulamamız lazım. Savaş gerçekse, varsa, can yakmaya, herkesten bir şeyler götürmeye devam edecek. Bu bir temenni değil, sadece tespit. Kimden gelirse gelsin, her türlü baskıya karşı duruyorsak, dilimizin ve çalışma yöntemimizin de buna uygun olması gerek. Ben bir insan hakları savunucusuyum, Kürt sorununu anlamaya çalışan, kalemini bu yönde tutan, sivil mücadele yürüten bir yerde duruyorum. Dolayısıyla mevcut fotoğrafı daha objektif okuma zorunda olduğumuz fikrindeyim. O meşhur deyimle, “İlk taşı bu günahı işlemeyen atsın” demek gerek.


‘Hiçbir gerekçe ölümü meşrulaştırmaz’ 

-Hemen soralım o zaman; öldürülen imam Aziz Tan, bu eylem sizin için bir cinayet miydi?

Savunma ve direnme hakkı dışında hiçbir gerekçe ölümü meşrulaştırmaz. Benim açımdan hiçbir ölüme, “Oh olsun” demek söz konusu olamaz.  Hatta bunu şimdi, böyle dile getirmeyi bile abeste iştigal.

-Peki Günlük gazetesinde Aziz Tan'ın öldürülme haberini nasıl verdiniz?

Haberi bütün yalınlığıyla, vaka olarak yansıttık. Örneğin BDP adına Gülten Kışanak, “İmamlara yönelik saldırıyı kınayan” bir açıklama yaptı, bunu da birinci sayfamızdan ön plana çıkartarak kullandık. Şimdi burada bir fiili meşrulaştırmak ya da gerekçelendirmek için asla söylemiyorum. Fakat benim algımda bireyin yaşama hakkını güvence altına almakla sorumlu olan muhatap devlettir.  Bu eylemi yapan her kim olursa olsun, “Neden bu insanın yaşama hakkını sağlayamadınız?” diye soracağım tek muhatap var; devlet. Çünkü aksi takdirde şu dar denkleme girmiş oluruz. Biz ne yapacağız? Örgüte “İmamları öldürmeyin, sivillere eylem yapmayın” diyen yerde mi; yoksa devlete dönüp “Bu sorunu çöz’” diyen yerde mi durmalıyız?


‘PKK’nın insaf ve algı dünyasından mı yaşama hakkını bekleyeceğiz?’

-İkisini de yapmak gibi bir inisiyatifiniz neden yok? 

Bakın ben burada şuna dikkat çekiyorum; kendini hukukla tanımlayan, insanların  yaşama hakkını güvence altına almakla sorumlu muhatabınız kim; bizler örgütün insaf ya da algı dünyasından mı yaşama hakkına saygıyı beklemek zorundayız? Bunu “Örgüte uyarı yapılmasın, örgütün yaptığı yanlış eylemler dahi eleştirilmesin” gibi bir anlayışla söylemiyorum. Tam tersi örgütün özeleştiri vermesi, yüzleşme komisyonları kurulması, kendi içinde bir muhasebe yapması gibi faaliyetlerin gündeme gelmesinin önemine dikkat çekiyorum. Hatta bugün Anadolu Ajansı’nın geçtiği, bu eyleme yönelik olarak Bahoz Erdal'dan özeleştiri istendiği, yönünde bir haber vardı. 

-Ajansın geçtiği bu haberi gazetenizde kullanacak mısınız?

Haber doğru mu; şimdilik bir şey söyleyemiyorum. Çeşitli kaynaklardan kontrol edilir, sonuca göre karar verilir. (Söyleşi yaptığımız günden sonra yayımlanan gazetede haber yayımlanmadı.) 


‘Diyanet  ve cemaatler devletin ileri karakolları olarak saf tutuyor’

-O zaman sizden şunu öğrenelim; Mustazaflar da, Gülen cemaati de aynı şeyi söylüyor: “PKK, tüm dindar grupları kendine hedef seçti.” Anlamak istiyoruz; neden böyle bir çatışma var şu an?

Önce şunu iyi tarif etmek zorundayız. Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı ve cemaatler nasıl bir rol oynuyor? Sorgulamaya buradan başlamak zorundayız. Diyanet İşleri Başkanlığı, tıpkı MGK ya da YÖK gibi, resmi ideolojinin dini hayatı kontrol altına almak için kurulmuş bir ayağıdır. Gerek resmi din örgütlenmesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı, gerekse cemaatler devletin ileri karakolları olarak bu kavgada saf tutuyorlar. Bu çok açık bir şey. Şu parantezi de açmalıyım; benim din özgürlüğü konusundaki tarifim çok geniş. Şiddete başvurmadığı müddetçe dini yaşamak konusunda herkes tebliğ niyetiyle okul açabilir, dergi çıkartabilir, hatta tekke ve zaviyeler yasası kaldırılmalıdır, cemaatler legalleşip şeffaflaşarak hesap sorulabilir hale gelmelidir.


‘Devlet sadece JİTEM’le savaşmıyor, imam eliyle de savaşıyor’

Fakat burada fiili olarak başka bir durum da mevcut; bu savaşın sadece silahlı araçları yok. Devlet sadece JİTEM’le, Özel Kuvvetler ile savaşmıyor. İmam eliyle savaşıyor, A cemaati ya da B grubunun eliyle savaşıyor. Şimdi siz topyekun savaş stratejisi güdeceksiniz, sonra da karşıdakine, “Niye benim koluma vuruyorsun, niye benim ayağıma basıyorsun?” diyeceksiniz! Burada savaşın gerçekliği, sıcaklığı, can yakacılığı konusunda gerçek bir fotoğraf çekmeliyiz.


‘PKK için Gülen cemaatine yönelik saldırılar devletle çatışmak demek’

-Soru şu mu; “PKK’nın Gülen cemaatinin bölgedeki faaliyetlerine yönelik saldırıları aslında örgüt açısından devletle çatışmak demek?”

Tabii, bu çok açık. Aynı durum 1990’lı yıllarda Hizbullah için de geçerli olmuştu. 

-Yani PKK, Gülen cemaatinin bölgedeki faaliyetlerini devletin varlığı gibi mi okuyor?

Burada devlet-cemaat ilişkisi, ortak düşmana karşı birlikte saf tutmadır. Bir örnek vereyim; Samanyolu televizyonunda PKK’yı, dağda yaşananları anlatan, reyting rekorları kıran, Deli Yürek’in yayınlandığı tarihte onun izlenme oranını bile geçen, bir dizi yayınlanıyor. Bu dizi birkaç kez Abant Platformu’nda da gündeme geldi. Bu dizide PKK’nın tarif ediliş biçimi şöyle; örgütün asıl amacı sanki ulus devlet ya da askere karşı olmak değil, dine karşı mücadele etmek. Bir PKK’lının asıl amacı dine karşı çıkmak, dağdakilerin bütün hayatları cinsel güdülerini tatmin etmek üzerine kurulu, v.s. 


‘Samanyolu televizyonu psikolojik harbin bir ayağı’

Şimdi bu dizinin televizyonda yayınlanması sadece yayıncılıkla mı ilgili? Net bir tablo var; bu durum, psikolojik harbin bir ayağı. İsim vermem, söz konusu değil, fakat şunu bizzat bu dizinin oyuncularından dinledim; “Bu dizinin konsepti güvenlik bürokrasisi tarafından belirleniyor. Yapımcılarımızın, metin yazarlarımızın işi çok kolay çünkü her hafta birtakım önemli kurumlardan insanlar geliyor.  ‘Bu hafta PKK’nın şu eylemini ön plana çıkartın, şunu senaryolaştırın’ diyorlar.” Şimdi bu durum, sürpriz bir şey değil. Burada kendini böyle bir savaşın tarafı olarak ilan eden, defalarca yapılmış uyarılara rağmen bu yayından vazgeçmeyen bir yapı var.


‘Abant toplantılarında, bu diziyi kaldırın, dendi ama…’

-Pardon anlayamadık; kim, nasıl uyarıldı?

Abant Platformu’nda, o toplantılara katılan Müslüman aydınlar ya da dini referanslarla hareket etmeyen bürokrat ve aydınlar şunu dile getirdi; “Bu diziyi kaldırın, nefret duygusunu körüklüyor. Bu insanlar şiddete yönelerek suç işliyor olabilirler ama dağdakiler bu insanların çocuklarıdır. Siz bu yayına bu şekilde devam ettiğiniz müddetçe onların size çiçek vermesini mi bekliyorsunuz!” 


‘PKK ve cemaat arasında rol alacak bir yüzleşme komisyonu kurmalı’

-Bölgedeki cemaat mensupları da diyor ki, “Bu hareket örgütün insan kaynağını kurutuyor. Bizim okullarımıza gelenler dağa çıkmıyor, taş atmıyor. Bize bu yüzden saldırıyorlar?”

Bu tespit tümüyle doğru olabilir.  Çizmeye çalıştığım fotoğrafı somutlaştırayım. Bu tabloyu oluşturan savaş konsepti değişmedikçe, bu eylemler ortadan kalkmayacaktır. Bölgenin aydınları, aktörleri bir “yüzleşme komisyonu” kurabilir. Mesela PKK’ya “Böyle eylemler yapma” denir, diğer tarafa da, “Gazetende, televizyonunda yaptığın yayınlarda böyle bir rol alma” denir. 

-“Böyle bir rol alma” derken?

Zaman grubunun yayınlarına bakıyorsunuz; “PKK’yı Ergenekon kurdu” haberlerinden bol başka bir şey yok. Bakın Cihan Haber Ajansı’nın bölgedeki bir muhabirinden kendim duydum. “Haberi geçiyoruz. İstanbul gönderdiğimiz haberi bambaşka şekilde veriyor. Burada adım “yalan haberci”ye çıktı, sokağa çıkamaz hale geldim,  istifa ettim” diyor. 


‘Mustazaflar çatışmayı önlemek için, saldırılar Kandil onaylı değil, diyor’

-Şunu da soralım; görüştüğümüz Mustazaflar dedi ki, “Bize yönelik saldırılar, Kandil onaylı değil, buradaki derin yapıların kontrolünde yer alan PKK’lılar?”

Mustazaflar kendi durdukları yerden süreci böyle yorumlayarak belki serinkanlı davranmaya çalışıyor. Durumun daha derin bir çatışmaya dönüşmesini önlemek için bu dili kullanıyor.  Kürt siyasetinin içinde de bu duyarlılığı taşıyanlar var. Mustazaf-Der basıldığında, bu eylemleri kınayarak, ziyarete giden Kürt siyasetçileri ve sivil toplum temsilcileri oldu. Fakat bu olayların hepsinde çok karanlık noktalar var. Mustazaf-Der’in içinde, 1990’lı yıllardaki söylemle, “iti ite kırdırma” stratejisine yönelik bir provakasyonun olduğunu söyleyenler de var. Daha açık söyleyeyim; bunun Fethullah Gülen çevresinin emniyet içindeki güçleri tarafından örgütlendiğini düşünen Mustazaf-Der mensupları da var. Hatta bunu çok somutlaştırabilenler de var, diyorlar ki; “Televizyonlarında, gazetelerinde Hizbullah’ı, PKK’yı, İBDA-C’yi Ergenekon kurdurdu, diyen bir psikolojik hegomonya yaratılıyor. Biz bir daha böyle bir savaşın tarafı olmayacağız.”


‘Amacın kutsallığı adına öldüren de, yalan haber yapan da yüzleşmeli’

-Mustazaflar ile yaptığımız söyleşide “Ergenekon ile Fergenekon bize karşı ittifak yapıyor” deyince biz onlara şu senaryoyu da sormuştuk; “PKK ve Mustazaflar Gülen cemaatinin bölgedeki faaliyetlerine alerji duyuyor, bu bağlamda voltran yaptılar. Hatta PKK, Mustazaflar’a yönelik eylemsizlik süreci yürütüyor?”

Görüşme notlarına baktığımızda Abdullah Öcalan’ın Fethullah Gülen’i önemseyen, bu hareketi izlediğini dile getiren beyanlarını görüyoruz. Şimdi burada iki gerçek var; 1) PKK’nın bölgede karşılık bulduğu önemli bir taban var. 2) Gülen hareketinin hem bölgede, hem de Ortadoğu’da artık ağırlıklı bir anlamı var. Dolayısıyla, bu hareketlerin üçlü, dörtlü karmaşık ağlara zemin hazırlamasını istemiyorsak, yeni bir sayfa açmak zorundayız. Bunu da geçmişin üzerine sünger çekerek değil, gerçekten hesaplaşarak, yüzleşerek yapmalıyız.

-Sizce bu tarafların yüzleşmeleri gereken ilk madde ne? 

Kendi misyonlarını, varlık sebeplerini ve kullandıkları yöntemleri sorgulmak. Silahlı bir örgütün sivillere yönelik  eylemlerini masaya yatırması gerekiyorsa, bir televizyon kanalının da bilerek yaptığı yalan haberleri masaya yatırması gerek. Amacın meşruiyeti, kutsallığı adına öldürmek, yalan haber yapmak, yardım dağıtmak; kozlarını kullanan herkes yüzleşmeli.


‘28 Şubat’ta işkence gören İslamcı radikal Kürtler, cemaatin polisleriydi, diyor’

-Amaç için şiddet uygulamakla, kuru gıda dağıtmak arasında bir fark olmalı ama değil mi?

Bunu, bir kıyas yapmak için söylemedim. Fakat bu resimde şiddet kısmına dair şeyler de var. 28 Şubat döneminde o bölgedeki radikal islamcı çevrelerin işkence tezgâhlarında gördükleri muamele ile ilgili tarifleri var. “Bize işkence yapanlar aslında büyük çoğunluğu cemaat tarafından polis akademisinde yetiştirilmiş ilahiyatçı polislerdi” diyorlar.


-Bunu diyen kim; Hizbullahçılar mı?

Sadece onlar değil, 28 Şubat’ta o bölgede baskı gören, Kürt kimliği ve radikal İslam geleneğinde buluşan birçok grup bunu söylüyor. Hatta şimdi de aynı adreslerin kendilerini yargı yoluyla baskı altına aldığını ifade ediyorlar.


‘BDP heyeti Fethullah Gülen’e rahatsızlıklarını dile getirse…’

-Fakat tam bu bağlamda şunu soranlar da var; “Öcalan, Pensilvanya’ya güler yüzlü selamlar çakarken, cemaate yönelik bu saldırılar nasıl oluyor? ‘Önderimizin sözleri kabulümüzdür’ diyen PKK’lılar neden Öcalan’ın “önemsiyorum” dediği Gülen cemaatine saldırıyor?”

Bunu izah edecek tek şey var; o da savaşın kendi doğası. Savaş akıl tutulmasıdır. 

-Bu bir klişe, mesela siz mevcut resimdeki tarafların eğilimlerini nasıl somutlaştırıyorsunuz?

İntikam duygusunu kutsayıp, yüceltecek halim yok. Fakat olan aslında çok açık; intikam duygusu galip geliyor. Diyelim ki Öcalan, beyaz sayfa açmak için Fethullah Gülen’in şahsına  yönelik bir barış mesajı veriyor. Peki bu mesaj hedefine ulaşıp, yanıt buluyor mu? Örneğin Fethullah Gülen kalkıp, “Samanyolu televizyonu, Zaman gazetesi BDP’nin aleyhine çalışmayın” diyor mu? 

-Şimdi bazı okurlar bu söylediğiniz üzerine, “Siz Pensilvanya ile İmralı’yı nasıl kıyaslarsınız?” diyebilir; ya da tam tersini. 

Şöyle bir tespit resmi koyalım o zaman hemen. Öcalan avukatları ile yaptığı haftalık görüşmeler ile devlete, örgütüne ve tabanına mesaj vermiyor mu? Bu imkânlar ölçüsünde şekillenen ve işleyen bir mekânizmadan bahsediyoruz. Benzer bir resim Fethullah Gülen için de geçerli. Gülen Amerika’da değil de burada, “ulaşılabilir” olsaydı ve mesela şimdi BDP heyeti kendisine giderek, rahatsızlıklarını dile getirse; ne olurdu? Ben meseleye buradan bakıyorum; herkesin “kirlenmeden” çözümden yana tavır alması gerek. Taraflardan biri devletin himayesine girmeyi, kendi meşruiyeti, gücü açısından Kürtlerle  kavga etmenin iyi bir araç olduğunu düşünmeye başladığından, bu süreç çok tehlikeli bir yere gidiyor. 


‘Gülen cemaati Kürt sorununda talip olduğu rol ile meşruiyetini inşa ediyor’

-Ve sizce şu an orada mıyız?

Ben orada olduğumuzu düşünüyorum. Bundan 10 yıl önce, “bölücülük ve irtica” dendiğinde Ankara’da dillendirilenler arasında artık cemaatin adı çok geçmiyorsa, ki ben geçmemesinden yanayım, bunun sebebi cemaatin Kürt sorununda oynamaya talip olduğu roldür.  Çünkü Gülen cemaati kendisini tehdit kategorisinden böyle çıkarıyor. Ancak devletin bir başka düşmanıyla savaş konusunda can siperhane olduğunda, kendisini feda ederek, bazen kadrolarını hırpalatarak bir rol üstlendiğinde kendisine bir meşruiyet alanı inşa oluyorsa, bu çok sorgulanması gereken bir konu.

-Şimdi bu söylediğiniz üzerine, “Meseleye PKK açısından da bakalım” diyen biri sizi işaret ederek, “20 yıl önce Kürt basınında önemli bir sembolik yeri olan bu gazeteyi İslamcı bir Kürt yönetebilir miydi?” dese…

Sözünüzü kestim, aslında çok önemli değil, fakat ben Karslıyım ve Kürt değilim. Zazalık da var, fakat ailem Türkmen.  


‘Roj TV inanç programları, biz de inanç sayfaları yapıyoruz çünkü…’ 

-Şöyle düzeltelim hemen o halde; “Günlük’ün başında İslamcı bir yayın yönetmeni var.  Bunun sembolik okumasını iyi yapmak lazım. Örgütün ‘mübarek Ramazan’ diyerek ilan ettiği, ilk kez dini referansları bu kadar açık dile getirdiği ateşkes kararı ile birlikte PKK’nın ‘İslam açılımı’ iyi analiz edilmeli” diyen bir akla ne dersiniz? 

Bence bu özellikle  iki açıdan çok önemli. Toplumlar kendileri için mücadele eden örgütleri değiştirirler. Örgütler de, devletler gibi, bunu okurlar. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti dindarlık, farklı etnik kimliklerin tanınması v.s. gibi konularda 1920’lerdeki söylemi nasıl benimsemiyorsa, örgüt de bunların farkında. Şimdi PKK’nın Ortadoğu’daki İslam realitesini okumaması mümkün mü? Bunun asimilasyon için kullanılması bir gerçek. İnsanların samimi duyguları olması bir başka gerçek. Bakın Roj TV, Ramazan ayında inanç programları yapıyor bugün. Bizim gazetemizde haftada bir kez, cuma günleri, inanç sayfası hazırlanıyor. 

-Ne zamandır?

Gündem kapatılıp Günlük gazetesi çıkmaya başladığından beri. Yani yaklaşık bir buçuk yıldır. Bu yadırganacak, kınanacak ya da “Din istismar ediliyor” denecek bir şey değil. “Devlet de, örgüt de dini kullanıyor” kolaycılığına düşmeyen, bir sosyolojik vakadan bahsediyorum. Sosyal bir realite, taraflarda bir tutum değişikliğine neden oluyor. Dolayısıyla bu kamplaşmayı kırmak, ezberleri bozmak için desteklenmeli. 

‘Tabanın din konusundaki hassiyetleri örgütü etkiledi’

-Fakat şunu soran olacaktır; Kürt sorununun “din şemsiyesi” altında çözümlenmesini isteyenlere yönelik PKK da aynı politikayla mı cevap verdi?

Ben bunun karşılıklı etkileşim olduğunu düşünüyorum. Tabanın, toplumun din konusundaki hassiyetleri örgütü etkiledi. Ama tabii ki değişiklikler örgüte rağmen olan bir şey de değildir. Örgüt bu konsepti okur, dikkate alır, o doğrultuda yeni konseptler şekillendirebilir.


‘Öcalan biz Muhammedi İslam’a karşı değiliz, diyor’

-Kandil’in yönetici kadrosunun gündeminde bu tartışmanın yeri nedir

Tabii sorunuza direkt bir yanıt vermem söz konusu değil, ancak yansımalar olarak izlenimlerini aktarabilirim. Görüşme notlarında görüyoruz;  Abdullah Öcalan’ın zaman zaman yaptığı tarifler var. Muhammedi İslam ve Emevi İslam ayrımı yapıyor meseala. Ali Şeriati bunu “Dine karşı din” diye tarif eder. 


‘Örgütün kitaplarında, yayınlarında Bediüzzaman’dan alıntılar var’

-Öcalan burada nasıl bir çizgi çekiyor?

“Biz Muhammedi İslam’a karşı değiliz, Emevi İslam’a karşıyız. Bize yönelik savaş da Emevi İslam algısından kaynaklanıyor; saltanatçı, iktidarcı, tek tipçi, inkârcı bir devlet politikası var ve bunun kullandığı bir din var. Karşı olduğumuz budur” diyor. Bunun yanında mesela örgüt yönetiminin açıklamalarında yine bu yönde verilen mesajlar var. Birtakım kitaplara, Ortadoğu’daki İslami hareketlere göndermeler var. Örneğin Bediüzzaman’dan alıntılar, atıflar var.

-Bunu nerede yapıyorlar? 

İnternet sitelerinde, Roj TV’deki bazı programlarda verdikleri mesajlarda bunlar yansıyor. 

-Sünni İslam’a yönelik bir kucaklama mı?

O denli bir ayrıntıya dahil oldukları izleniminde değilim. Ama sonuç olarak Said Nursi sünni bir Kürttür. Örneğin biz gazetemizde Said Nursi ve Risal-i Nur tefrikası yayınladık.

-Ne zaman?

Günlük’ün yayına başladığı ilk aylarda. Risale-i Nur’lardaki tahrifatlar, Nur cemaatinin eliyle Kürt kelimelerinin bu metinlerden nasıl çıkarılıp basıldığına dair bir yazı dizisi yaptık. Mesela şu an piyasadaki Risale-i Nur’lar, bir-iki yayınevinin baskısı hariç, Kürt kelimesinden ayıklanarak oluşturulmuştur. Bu da devletin 1950’lerde uyguladığı yöntemi, Nur cemaatinin kabul etmesi sonucu oluşmuştur.


Kürt sorunundaki tarafların ‘Said Nursi çekişmesi’

-Güncele dönecek olursak, Mustazaflar diyor ki, “Cezaevlerindeki Hizbullah tutuklularının ders kitaplarında risaleler ilk sıradadır.” Bölgede güç kazanan Gülen cemaatinin nezdinde Said Nursi’nin kapladığı hacmi zaten biliyoruz. Şimdi sizden işin PKK tarafındaki güncelliğini de öğrendik. Bölgede Kürt sorununda “taraf” olan her kesim “Biz de Said Nursi’nin öğretisindeniz” havasında sanki?

Ama bu kendisini defalarca Said-i Kürdi diyerek tarif eden Bediüzzaman’ın öğretisi. 

-Tamam ama PKK niye 10 yıl önce Said Nursi’ye atıfta bulunmuyordu?

10 yıl önce Türkiye’de insanlar birbilerinin sembol ve aktörlerini tanıma ve dile getirme konusunda belki bugünkü kadar rahat değildi. Saflar vardı; diğer yandan 68 kuşağından etkilenerek kurulan bir örgütten bahsediyoruz. 


‘Dağdakiler Said Nursi, Ali Şeriati okuyor, Lübnan Hizbullah’ını izliyor’

-Biz de bunu sorguluyoruz; mesela şu an dağ kadrosunda Said Nursi okuyanların olduğunu söylemek ütopik mi?

Hayır değil, ben okuduklarını ve orada yazılanları gayet iyi anladıklarını düşünüyorum. Hatta Ali Şeriati’yi, başka birçok düşünürü okudukları izlenimindeyim. Mesela Lübnan Hizbullah’ını, Nasrullah’ı da çok yakından izledikleri fikrindeyim. Lübnan’daki “birlikte yaşama” formatını dikkatle takip etttikleri düşüncesindeyim. Şimdi sorunuz üzerine şunu da konuşmak gerek; 10 yıl önce nasıl bir Said Nursi resmi çiziliyordu? İnsanların dillerinin yasaklanmasından etknik kökenlerinin inkâr edilmesinden yana bir Said Nursi mi? Yoksa tam ters, zulme karşı hareket eden, özgürce Kürdün Kürt, Ermeninin Ermeni olduğunu söylemesinden yana bir Said Nursi mi? Dolayısıyla değişiminin neden ve sonuçlarını dikkatli okumak gerek. 


‘Kürt basın ve siyasetindeki Kandil-dağ vesayeti de kalkmalı ama…’

-Peki siz şu değerlendirmeye imzanızı atar mısınız; “Türk basınındaki, siyasetindeki askeri vesayet kalkmalı fakat Kürt basını ve siyaseti de bunu kendine dert edinmeli. Kürt basın ve siyasetindeki Kandil-dağ vesayeti de kalkmalı?”

Bu yöndeki temennilerin hepsine imzamı atarım. Fakat savaşı ortadan kaldırmadığınız sürece bu vesayetin kalkması mümkün değil. Bu savaş devam ettikçe, devlet açısından askeri vesayet devam edecek. Kürt silahlı hareketi de bütün Kürt gruplarının çalışmalarında, medyasında, siyasetinde belirleyen olmaya devam edecek. 


‘Sorunu çözmek isteyenler barıştan yana olan Kürt basınını dikkate almalı’

-Sezgin Tanrıkulu yaptığımız söyleşide çağrıda bulunmuştu; BDP’liler “Kandil’e dur, siyaseti bize bırak demeli.” Siz de bu yönde bir çağrıyı yayınlarınız aracılığıyla gerçekleştirebilir misiniz?

Ben bu konuda çok netim, bugünkü görevimden önce, bu gazetede yazı yazarken özgürce dile getirdim. Ama şunu dikkate almak zorundayız. Bu savaşın içinde saf tutmuş, ölmüş, öldürülmüş insanların içinde bulunduğu psikoloji alıngandır. Bu kadar kanlı bir çatışma zemininde eleştiriye tahammülün, normal bir zeminde karşılık bulacağı gibi karşılanmasını beklemek gerçekçi değil. Daha olumsuz bir tablo çizeyim; Kürtlerin barışı savunan bir gazetesi değil de “savaş çığırtkanlığı” yapan bir gazetesi olsaydı? “Vurun, öldürün, bu ulus devlet bozulana kadar savaş istiyoruz” diyen bir Kürt basını ve siyaseti olsaydı? Dolayısıyla bu sorunun gerçekten çözülmesini isteyenler, eldeki imkânları iyi analiz etmeli. 


‘Keşke Kürt ve Türk basını birlikte hamle yapabilse’

-Yabancı bir gazetecinin sorduğunu düşünün; Türkiye’de merkez medya haber dilinde “PKK’lı öldürüldü, asker şehit oldu” diyor. Kürt basını ise “PKK’lı gerilla şehit oldu, asker öldürüldü” ifadelerini kullanıyor. Aslında iki tarafın da tutumu aynı?

Evet, burada keşke hepimiz birlikte bir hamle yapabilsek. Ölülerimize hangi sıfatı kullanacağımızı tartışmak yerine, sahiden bir şeyler yapabilsek. 


‘Türk basınında olduğu gibi buranın da kendine göre bir otosansürü var’

-Mesela siz gazete olarak “Asker öldürüldü” ifadesinde bir adım atmak için ne kadar esneyebilirsiniz?

Hemen şunu söyleyeyim; o insanların acılarını haber yapmakta hiçbir sansür yok bu gazetede. Tam tersi asker aileleri ile gerilla ailelerini buluşturmaya çalışan, söyleşiler yapmaya çalışan bir gazeteden bahsediyoruz. Fakat yine hakkını teslim ederek konuşalım; diğer yandan, evet buranın da kendine göre bir otosansürü, fren mekânizması var. Burada, tamamen gönüllülük sistemi ile çalışan insanların bir hafızası var. Orada faili meçhuller var, bombalar var, cezaevinde yatanlar var, ölenler var. Bu insanların duygularını da dikkate almak lazım. Ajitasyon ve çatışma üzerine kurulu bir dil kullanmaktan özenle kaçınıyoruz fakat “hafızalardaki acılar” vesilesiyle teknik gazetecilik dili kullanımında “Guardian gibiyiz” diyecek halimiz yok. 


‘35 çalışanımız faili meçhul cinayet ile öldürüldü’

-Şimdiye kadar kaç çalışanınız tutuklandı?

Günlük kadrosundan tutuklanan yok, fakat Günlük’ün gerisine gittiğinizde rakamlar çok.

-Günlük’ten önce kapatılan kaç Kürt gazetesi oldu, yani Günlük kaçıncı gazete?

Günlük’ten önce 20 Kürt gazetesi var. Ve bu gelenekte yer alan kadrodan şimdiye kadar 35 arkadaşımız faili meçhul kurbanı oldu. Çoğunluğu 1991-1995 yılları arasında. 80 yaşındaki Ape Musa’dan 12 yaşındaki gazete dağıtıcısı Yalçın Yaşa’ya kadar, 35 kişi öldürüldü. Ape Musa dahil bu 35 faili meçhulden sonra bir kişi bile tutuklanmadı.


‘Ergenekon kapsamında tutuklananlarla birlikte 40 çalışanımız cezaevinde’

-Gazete çevresinden kaçı kişi cezaevinde?

Yüzlerce insan girip çıktı. Şu an Ergenekon kapsamında tutuklananlarla birlikte 40 kişi cezaevinde. 

-Günlük’te kaç kişi çalışıyor?

Gazeteyi 20 kişi yapıyor.

-Burası ne kadar homojen; mesela yazı işleri masasında tek bayrakçı ile özerklikten yana olanlar yan yana oturuyor mu?

Gündem toplantılarındaki arkadaşlarımızın “etnik resmi” aslında hiç homojen değil; Yugoslav arkadaşımız var, Çerkez var, Laz da var, Kürt de var, Türk de var. Ortak payda belli; Kürt harekatine sempati duyan, destekleyen insanlar burada.

-Öcalan, Günlük okuyor mu?

Günlük, İmralı’ya alınmayan gazeteler arasında. Fakat arkadaşlar posta yoluyla Öcalan’ın yanına gönderilen diğer beş hükümlüye gazeteyi gönderiyor. Şu an aynı yöntemle, gazeteyi Öcalan’a da posta yoluyla gönderdiklerini biliyorum. Fakat ulaştı mı; o konuda bilgi edinmedik. 


‘İmralı ve Kandil, bağımlılık ve gönül ilişkisinin ötesinde bir yayından yana’

-İmralı’dan ya da Kandil’den gazetenin yayını konusunda eleştiri, tebrik, öneri v.s. alıyor musunuz diye soracaktık?

Daha özgüvenli ve cesur, yani bağımlılık ve gönül ilişkisinin ötesinde farklı yazarları ve sesleri de yansıtan bir istihdamdan yanalar. Daha toplumsal bir okur kitlesine ulaşılması yönünde “açılımları” olumlu buluyorlar.

-Örneğin bu inanç sayfaları gibi mi?

Bu sayfalar tamamen gazetenin inisiyatifi ile uygulanmaya kondu.  Fakat elbette onlara rağmen değil. PKK’nın gazeteye karşı olan tutumu sanıldığı gibi “daraltıcı” değil aksine “tek tipçi olmayan” bir bakışı var. Zaten bu gazete partinin yayın organı formatına girdiği zaman Kürtlerin sorunlarına da çok katkı sağlamaz. 


‘Kürt hareketi gazeteye iç bülten görevi yüklemeyi işlevsel bulmuyor’

-Neden?

Gazete mümkün olduğunca gazete gibi olursa işlevsel olur. İç bülten ihtiyacı elbette önemlidir ama bu görevi gazeteye yükleyemezsiniz. Kürt hareketi bunun farkında. Bu nedenle müdahaleden ziyade öneri mekânizması işliyor. Bu nedenle daha geniş kesimlere hitap etme çabasının zorunlu kıldığı esneklik kabul görüyor. Tümüyle tarafsızlık, bu yönde niyet ve beklentileri taşıyan bir gazete için  gerçekçi değil. Ayrıca böyle mutlak bir tarafsızlık ne kadar mümkün ve hangi yayın organı için söz konusu olabiliyor?

-Siz kaç satıyorsunuz?

20 bin civarında. 

-İnternet sitenizde ne kadar ziyaretçi oluyor?

30 binlerde. 

-Yayınınız Kürtçe olsa, satış rakamlarınızda nasıl bir fark olur?

Çok fazla oynama olacağını zannetmiyorum. 

-Kaç ilde büronuz var?

Sadece İstanbul ve Ankara’da var.

-Dağıtımınızı Turkuaz yapıyor, hiç sorun çıkıyor mu aranızda? 
 

Bir problem yok fakat zaman zaman hukuksal anlamda hantallıklar, uzayan süreçler olu


‘Gazeteye ilan vermeyen Kürt işadamlarını anlıyoruz’

-Ticari ilan konusunda, “Şu grupların ilanını kullanmayız” gibi bir kırmızı çizginiz var mı?

Kürt sorununu inkâr söylemi ile dillendiren hiçbir gruptan ilan kabul etmeyiz. Hoş onlar da zaten bize ilan vermek için can atmıyor, değil mi? (Gülüyor)

-Şimdi soru belli o halde; Kürt sorununa inkâr söylemi ile yaklaşmayan Kürt işadamlarından ilan alıyor musunuz?

Bu konuda Kürt işadamlarına dair bir serzenişimiz yok. Neticede devletle ya da iktidarla bir şekilde bağlantıda olarak faaliyetlerini sürdürüyorlar. Hatta arkadaşların lafı var; “Biz onları hedef haline getirmek istemediğimiz için Kürt işadamlarından ilan almıyoruz” diyorlar. 


‘Bir buçuk yıldır yayımlanıyoruz, iki ay kapatıldık’

-Peki bu gazetenin mutfağından geçen gazeteciler merkez medyaya ne ölçüde transfer olabiliyor?

Özellikle 1990’lı yıllardaki kadrodan, çok sayıda isim var transfer olan. Ama isim sormayın; belki şimdi onlar açısından sıkıntı olur.  

-O meşhur soruyu da soralım; kaç kez kapatıldınız?

Günlük  bir buçuk yıldır yayımlanıyor. Bu zaman içinde iki kez, yani iki ay kapatıldık. İlk kapatmanın gerekçesi; 1 Haziran 2009’da “Görkemli final” başlıklı haberimizdeki fotoğraftı. Ikincisi de 22 Ağustos 2009’da Kanada’da yaşayan dünyaca ünlü dilbilimci Prof. Hassanpour ile yaptığımız söyleşi gerekçesiyle kapatıldı.

-İçerik neydi?

Dilsel haklar dünya, devlet, pazar ve iletişim üzerineydi. 
 

207
0
0
Yorum Yaz