16 05 2010

Doğaçlama tekniğiyle film

Yeni teknoloji yeni sinema

Doğaçlama, stop motion, şimdi de 3D. Türk sinemasının anlatım tekniği çoğalıyor. Eksikliklere karşın Türkiye’nin dünya standartlarını anlatım tekniği, teknolojik altyapı ve yetişmiş insan gücüyle yakaladığı iddia ediliyor. Yine de Amerika'da bile yüksek maliyet nedeniyle pek tercih edilmeyen 3D’nin Türkiye macerasını kestirmek zor.

ZUHAL AYTOLUN

Teknik ve içerik anlamında çeşitlenen Türk sineması yeni dönemde oldukça iddialı. Doğaçlama filmiyle Amerikalı yönetmen Theron Patterson, Türkiye’nin ilk üç boyutlu filmi Cehennem’in çekimlerine başlayan Biray Dalkıran son dönemde Türk sinemasındaki hareketlenmenin son örneklerinden.

Bu rüzgârdan hareketle Kadir Has Üniversitesi de bu yıl on birincisini düzenlediği Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı’nda “Sinema ve Yeni”yi tartışmaya açtı geçen hafta. Biz de sinema teknolojilerine dair Theron Patterson, Biray Dalkıran ve stop motion tekniğiyle film çeken Özlem Akın’a yönelttik sorularımızı. Kadir Has Üniversitesi’nden Prof. Dr. Deniz Bayrakdar ile Sinema TV bölümü öğretim üyeleri Murat Akser ve Melis Behlil de ortak olarak yeni dönem Türk sineması hakkındaki görüşlerini paylaştı bizimle.

- Bu yıl başlık olarak Sinema ve Yeni’yi tercih etmenizin nedeni nedir? Nasıl gelişmeler oluyor Türk sinemasında?

- “Türkiye’de yeni bir sinemadan bahsedebilir miyiz, gerçekten yeni mi üretilen filmler?” sorularından yola çıktık. Sinema ve yeni teması aslında Türk sinemasında 1990 yılından beri olan dönüşümle ilgili. Yeni akımlar, yeni üretim biçimleri ve yeni teknolojiler var. Yeni bir üretim tarzı olduğu gibi, biçim ve içerik olarak eski sinemayı yeniden yorumlayan ve üreten filmler de var. İmaj, Sinefekt, Şafak Film gibi şirketlerinin milyonlarca dolarlık aletleri alma sebepleri de bu. Maddi olarak bu yeni üretim biçimi, özel televizyonların ortaya çıkışı, reklam sektörünün profesyonelleşmesi ve yeni bir seyirci kitlesinin oluşumu, sinema okullu ve Avrupa’ya dönük yönetmenlerin üretime geçmesi bu sebeplerin başlıcaları.

- Anlatım tekniklerinde biçimsel olarak nasıl bir yenilikten söz edebiliyoruz?

- Teknolojik gelişmeler daha öznel anlatımı olan filmlere yatkınlık getirdi. Dijital teknolojiyi kullanan filmlerde duyguların ifadesi, görüntüde alan derinliği ve kontrastın farklı oluşu, özellikle Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem ve Semih Kaplanoğlu filmlerinde kendini bireylerin psikolojik durumlarının yansıması olarak gösteriyor.

- Bugün Türk sinemasındaki bu yenilikler gözle görülür ve yaratıcı bir noktada ilerliyor mu?

- Evet, örneğin Derviş Zaim’in “Nokta” filmi Türkiye’de dijital olmasa yapılamazdı. Osmanlı Hat sanatında olduğu gibi nasıl sanatçı elini kaldırmadan sağdan sola hat yazarsa Zaim’in kamerası hiç kesme yapmadan sağdan sola doğru giderek dünyada benzeri çok az olan bir çalışma. Yine “Vavien”, “Bal”, “Sonbahar” gibi filmler yerel dokuyu resmetmekte görsel olarak eşsiz alternatifler sunuyor. Renk düzeltme, görsel efekt ekleme gibi ek katmanlar “Üç Maymun” gibi bir filme de simgesel anlamlar yüklenebilmesine olanak tanıyor.

- O halde Türk sinemasının dünya standartlarını yakalaması için sürecin neresindeyiz?

 

 

- Aslında Türkiye dünya standartlarını anlatım teknikleri, teknolojik altyapı ve hatta yetişmiş yaratıcı insan gücüyle yakaladı. Ancak eksik olan üç şey var. Seyirci sayısı beklenen hızda artmıyor ve bu da bir kaynak sorunu yaratıyor. Ayrıca teknik donanımı hemen alan stüdyo ve laboratuvarlar bu aletleri ve yazılımlarını nasıl etkin olarak kullanacaklarını düşünmeden yatırım yapıyor. Bu da yurtdışından özellikle Almanya ve İngiltere'den teknisyen getirilmesine ve sonunda yama gibi duran ses ve görüntünün oluşmasına yol açıyor. Bunun için teknik elemanlar yetiştirmek gerekiyor.

**********************

Yeni teknoloji yeni sinema

Doğaçlama, stop motion, şimdi de 3D. Türk sinemasının anlatım tekniği çoğalıyor. Eksikliklere karşın Türkiye’nin dünya standartlarını anlatım tekniği, teknolojik altyapı ve yetişmiş insan gücüyle yakaladığı iddia ediliyor. Yine de Amerika'da bile yüksek maliyet nedeniyle pek tercih edilmeyen 3D’nin Türkiye macerasını kestirmek zor.

ZUHAL AYTOLUN

Teknik ve içerik anlamında çeşitlenen Türk sineması yeni dönemde oldukça iddialı. Doğaçlama filmiyle Amerikalı yönetmen Theron Patterson, Türkiye’nin ilk üç boyutlu filmi Cehennem’in çekimlerine başlayan Biray Dalkıran son dönemde Türk sinemasındaki hareketlenmenin son örneklerinden.

Bu rüzgârdan hareketle Kadir Has Üniversitesi de bu yıl on birincisini düzenlediği Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı’nda “Sinema ve Yeni”yi tartışmaya açtı geçen hafta. Biz de sinema teknolojilerine dair Theron Patterson, Biray Dalkıran ve stop motion tekniğiyle film çeken Özlem Akın’a yönelttik sorularımızı. Kadir Has Üniversitesi’nden Prof. Dr. Deniz Bayrakdar ile Sinema TV bölümü öğretim üyeleri Murat Akser ve Melis Behlil de ortak olarak yeni dönem Türk sineması hakkındaki görüşlerini paylaştı bizimle.

- Bu yıl başlık olarak Sinema ve Yeni’yi tercih etmenizin nedeni nedir? Nasıl gelişmeler oluyor Türk sinemasında?

- “Türkiye’de yeni bir sinemadan bahsedebilir miyiz, gerçekten yeni mi üretilen filmler?” sorularından yola çıktık. Sinema ve yeni teması aslında Türk sinemasında 1990 yılından beri olan dönüşümle ilgili. Yeni akımlar, yeni üretim biçimleri ve yeni teknolojiler var. Yeni bir üretim tarzı olduğu gibi, biçim ve içerik olarak eski sinemayı yeniden yorumlayan ve üreten filmler de var. İmaj, Sinefekt, Şafak Film gibi şirketlerinin milyonlarca dolarlık aletleri alma sebepleri de bu. Maddi olarak bu yeni üretim biçimi, özel televizyonların ortaya çıkışı, reklam sektörünün profesyonelleşmesi ve yeni bir seyirci kitlesinin oluşumu, sinema okullu ve Avrupa’ya dönük yönetmenlerin üretime geçmesi bu sebeplerin başlıcaları.

- Anlatım tekniklerinde biçimsel olarak nasıl bir yenilikten söz edebiliyoruz?

- Teknolojik gelişmeler daha öznel anlatımı olan filmlere yatkınlık getirdi. Dijital teknolojiyi kullanan filmlerde duyguların ifadesi, görüntüde alan derinliği ve kontrastın farklı oluşu, özellikle Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem ve Semih Kaplanoğlu filmlerinde kendini bireylerin psikolojik durumlarının yansıması olarak gösteriyor.

- Bugün Türk sinemasındaki bu yenilikler gözle görülür ve yaratıcı bir noktada ilerliyor mu?

- Evet, örneğin Derviş Zaim’in “Nokta” filmi Türkiye’de dijital olmasa yapılamazdı. Osmanlı Hat sanatında olduğu gibi nasıl sanatçı elini kaldırmadan sağdan sola hat yazarsa Zaim’in kamerası hiç kesme yapmadan sağdan sola doğru giderek dünyada benzeri çok az olan bir çalışma. Yine “Vavien”, “Bal”, “Sonbahar” gibi filmler yerel dokuyu resmetmekte görsel olarak eşsiz alternatifler sunuyor. Renk düzeltme, görsel efekt ekleme gibi ek katmanlar “Üç Maymun” gibi bir filme de simgesel anlamlar yüklenebilmesine olanak tanıyor.

- O halde Türk sinemasının dünya standartlarını yakalaması için sürecin neresindeyiz?

- Aslında Türkiye dünya standartlarını anlatım teknikleri, teknolojik altyapı ve hatta yetişmiş yaratıcı insan gücüyle yakaladı. Ancak eksik olan üç şey var. Seyirci sayısı beklenen hızda artmıyor ve bu da bir kaynak sorunu yaratıyor. Ayrıca teknik donanımı hemen alan stüdyo ve laboratuvarlar bu aletleri ve yazılımlarını nasıl etkin olarak kullanacaklarını düşünmeden yatırım yapıyor. Bu da yurtdışından özellikle Almanya ve İngiltere'den teknisyen getirilmesine ve sonunda yama gibi duran ses ve görüntünün oluşmasına yol açıyor. Bunun için teknik elemanlar yetiştirmek gerekiyor.

 

Dergi 16.05.2010

İlk üç boyutlu film

Araf ve Cennet filmlerinin yönetmeni Biray Dalkıran’ın üçüncü filmi Cehennem’in Türkiye’nin ilk üç boyutlu filmi olarak tanıtım çalışmaları başladı. Dalkıran, senaryosunu oluşturduktan sonra yapımcılarla görüşmeye başladığında 3D film yapma teklifinin onlardan geldiğini söylüyor. Nisan ayında çekimlerine başlanan ve iki milyon dolara malolacak film “3D Rig” sistemiyle çekiliyor. Dalkıran, “Bizim derdimiz hem tarih yazmak hem de başarılı bir örnek olarak bir kalite çıtası oluşturmak” diyor. Bunun için de yurtdışından ve Türkiye'den en iyi ekiplerle çalıştığını dile getiriyor. Teknik ekipman ve teknisyenler İspanya'dan gelmesine rağmen işin sanat boyutuyla tamamen Türkler ilgileniyor Cehennem'in. “3D olsa da bir Türk hikâyesini bizim daha iyi anlatacağımıza karar verdik” diyor Dalkıran ve ekliyor: “Çekim yapılan süreç içinde 3D Rig'le neler yapabileceğimizi onlardan daha iyi çözdük. Yeni oyuncak bulmuş çocuk gibi her gün daha iyi neler yapabiliriz gibi bir merakla çalışıyoruz.” Türkiye'deki teknik ekibin Amerika ve Avrupa'yla aynı seviyede olduğunu özellikle vurgulayan yönetmen, 3D olarak da Türkiye’nin hiç de geç kalmadığını dile getiriyor: “Bu işin tekrar gündeme gelmesi Avatar filmiyle oldu. Filmlere uygulanması Hollywood’da bile yeni. Biz erken yola çıktık, o yüzden başarılı olacağımıza inanıyorum.”

Dergi 16.05.2010


ATAOL BEHRAMOĞLU

Kutlu doğum

Her doğum kutludur. Dünyaya gelen her bebek bütün öteki bebekler gibi yaşamak ve mutlu olmak hakkına sahiptir. Eğer “ilahi” bir âdalet varsa, olması gereken de budur. Oysa ne yazık ki gerçeğin böyle olmadığını biliyoruz.

Yoksul bir ailede doğan bebek varlıklı bir ailede doğan bebekle nasıl eşit bir yaşama şansına sahip olabilir.

Terk edilen, işkence gören, tecavüze uğrayan, öldürülen bebekler.

Âdil bir dünyada yaşamadığımız çok açık.

Dünyadaki adaletsizlik, eğer vicdan sahibiyseniz , ilahi denilen bir adalet konusunda sizi kuşkuya düşürmelidir.

***

Bebeklerin dâhi ya da cani olarak doğdukları kanısında değilim.

Genlerle ya da başka fiziksel nedenlerle ilişkilendirdiğimiz eğilimlerden söz edilebilir kuşkusuz. Bunlara yetenek diyoruz. Kişilikler ise sonraki yıllarda, eğitimle, toplumsal koşullarla, yaşantılarla oluşup evriliyor.

Hitler’in Hitler, Einstein’ın Einstein, Shakespeare’in Shakespeare olarak doğduklarını düşünmüyorum...

Peygamberlerin de peygamber olarak doğdukları düşüncesi bana yabancıdır.

Bunu bütün dinler ve bütün peygamberler için söylüyorum.

***

Herhangi bir dinin mensubu olan kimsenin o dinin peygamberine özel bir saygı ve sevgi duyması, saygısını ve sevgisini her fırsatta göstermesi doğaldır.

Peygamberlerin doğumlarının kutlanması da yine anlaşılır bir şeydir.

Müminlerin bu doğumu “kutsal” ya da “kutlu” saymalarına da itirazım olamaz.

Benim anlamakta güçlük çektiğim, İslam Peygamberinin doğumu “Mevlid Kandili” ile zaten kutlanmakta iken, “kutsal” ya da “kutlu” doğum haftasının (üstelik “gün”ü değil “hafta”sı) nereden çıktığı ve bu “buluş”un İslam dininin kendisine, geleneklerine, törelerine ne kadar uygun olduğudur.

Bir başka soru, öteki İslam ülkelerinde, örneğin İran’da, Suudi Arabistan’da böyle bir kutlu doğum haftasının bulunup bulunmadığıdır.

Bilenlerin beni aydınlatmasını beklerim.

***

Her kimin, hangi kişi ya da kurumun icadıysa, bir süredir çeşitli etkinliklerle kutlanmakta olan kutlu doğum haftasının, İslam diniyle de Peygamberiyle de ilgisi bulunduğunu düşünmüyorum. Tersine, bu “dünyevi”leştirmede, kutlu doğum haftası “etkinlik”lerinin ulusal bayram törenlerine öykünülerek stadyumlara taşınmasında, ben dinle ilgili bir kutsallığı yaşamak gereksiniminden çok, dinin siyasallaştırılarak günlük yaşam içine daha fazla sokuşturulması niyetini görüyorum.

Bu ise hiç kuşku duyulmasın ki öncelikle dinin kendisine zarar verecektir.

Her dönemin yöneticileri, her iktidar, her siyaset, kendi “kafasına göre” İslam dininin kuralları, töreleri, gelenekleriyle oynayarak İslamı yaz boz tahtasına çevirecek olursa, günün birinde ortada ne kutsallık ne de kutluluk kalacaktır. l

 

ataolb@cumhuriyet.com.tr

26
0
0
Yorum Yaz