Film Konusu Bir Öykü: Susuz Yaz 2/ Necati CUMALI
13/12/2005 · Kategori: Oyku
Veli ile arkadaşları, artan öfkelerinin hızlandırdığı adımlarla geldikleri yoldan geri döndüler. Uzakta, bahçelerinin içinde, kadınları çocukları toplanmış, onların geri dönmesini bekliyorlardı. Dördü, havuzun üst başında görününce, kadınlarla çocuklar az önceki tartışmanın sonunun neye vardığını anladılar.
Kadınların elleri ayakları öfkeyle titredi. Emzikli çocuklarını kolları arasında hırsla sıktılar. Kocabaş ’lara türlü lanetler, ilenmeler yağdırarak bahçelerinin sınırlarına doğru ilerlediler. Yaklaşan erkeklerine doğru bağınp çağırmaya başladılar:
- Muhtara varın!..
- Candarmaya varın !..
- Candarmayı, muhtarı alın gelin!..
Veli ile arkadaşlan, havuzun üst başından, Bademler’e giden yolu tuttular.
Muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeleri, Veli ile arkadaşlarının anlayışındaydı. Onlara göre de Kocabaş’ların bunca yıldır ortaklaşa kullanılan suyu kendi havuzlarına çevirmesinde bir haksızlık vardı. Ötedenberi nasıl olagelmişse suyun gene öyle ortaklaşa kullanılması gerekirdi.
Gidenler az sonra yanlannda Muhtar, köy ihtiyar kurulundan iki üye, köy bekçisi ile birlikte Kocabaş’ların bahçesine döndüler.
Muhtar; Hasan Kocabaş’a suyu kendi havuzuna çevirmekle haksızlık ettiğini, salmasını söyledi. Hasan suyun tapulu malı olduğunu, kendi bahçesi içinden çıktığını anlattı. Muhtar bu açıklamayı kabul etmek istemedi. Aşağı yukarı önceki tartışmada Veli’nin dediklerini tekrarladı. Hasan, dediğinden dönmedi. Muhtara bu işe karışamıyacağını, bu işe karışmanın görevi olmadığını söyledi. Muhtar daha da ısrar edince, "Ortada muhtarın, bekçinin karışacağı ne var?" dedi. "Bizim hayvanlarımız başkasının malına girip zarar mı verdi? Biz başkalarının bahçesine girip malını mı çaldık? Bu işe hâkim karışır. Su benim malım. Hakları varsa mahkemeye gitsinler."
IV
Ertesi sabah Veli, yanında arkadaşlarıyla Urla’ya indi. İşi bir davavekiline açtılar.
Davavekilinin kırk yıla yaklaşan bir meslek hayatı vardı. Hiçbir davaya olur ya da olmaz diyemiyordu artık. Kanunlar, yüksek mahkemelerin kararları ne yolda olursa olsun, deneyleri her davada mahkemeden çıkacak kararı önceden kimsenin kestiremeyeceğine inandırmıştı kendisini. Türlü anlayışta hâkimler görmüştü. Bilgili bilgisiz, duygularına kapılan kapılmayan hâkimler görmüştü. Hattâ bir dediği bir dediğini tutmayan, günü gününe uymayan, delilleri, kanının ısındığına başka, gözünün tutmadığına başka türlü yorumlayan, uygulayan hâkimler görmüştü.
Veli ile arkadaşlarının anlattıklarını dinledi. Köylülerin mantığına uygun konuşmayı doğru buldu. Anlatılanlara hak verdi. Biliyordu ki, ortada kaçınılmaz bir dava konusu vardı. Kendisi "olmaz, kazanamazsınız" diyecek olsa, Veli ile arkadaştan başka bir davavekilinin kapısını çalacaklar, mutlaka bu davayı açacaklardı. Onlar için bu davada tek hak ölçüsü vardı: Suya olan ihtiyaçları! Kocabaş’ların suya ne kadar ihtiyaçları varsa onların da suya o kadar ihtiyaçları vardı. Sonunda bu dava kaybedilecek bile olsa, köylüler haklı olduklarına inanmaktan vazgeçmeyecekler, kabahati hâkime ya da başka bir sebebe yükleyeceklerdi. Pazarlık ettiler. Veli ile arkadaşları davavekiline ortaklaşa elli lira ödeyebildiler. "Hele şu iş halledilsin" bu iyiliğin altında kalmayacaklarını söylediler.
Davavekili, hemen bir dilekçe hazırladı. "Kocabaş’lar tarafından umuma ait suyun mecrasının değiştirildiğini" öne sürerek, müvekkillerinin bu yüzden uğradıkları zaran belirtti. Anlaşmazlığın önlenmesini, müvekkillerinin daha fazla zarara uğramamaları için de, mahkeme sonuna kadar suyun idaresinin bir emin-kişiye bırakılmasını istedi.
Hâkim, davavekilinin arkasından odasına giren, Veli ile arkadaşlarının sıkıntılı yüzlerini, çaresiz hallerini görünce, dilekçede istenilen tedbir kararını kolaylıkla verdi.
Öğleden sonra, eski bir kaptıkaçtıya dolan, vekil, tutanak yazıcısı, Veli ile arkadaşları, tekrar Kocabaş’ların damı önünde göründüler.
Tutanak yazıcısı, bir tutanakla mahkemenin kararını Hasan Kocabaş’a bildirdi. Suyun idaresini Kocabaş’ların sınır komşusu Tahtacı Safi’ye bıraktı.
Ertesi sabah Urla’ya inmek, Hasan Kocabaş’a düştü. İlçedeki tek avukata gitti. Durumu anlattı. Avukat, Kocabaş’ların tapusunu gördü.
Soracaklarını sordu, davayı aldı. Mahkemenin koyduğu tedbir kararına bir itiraz dilekçesi hazırladı.
Bir hafta sonra, mahkeme kurulu, anlaşmazlığı yerinde incelemek için geldiğinde, durum açıktı. Su, Kocabaş’ların tarlasının tapuda yazılı sınırlan içinden çıkıyordu. Kanunun koyduğu hükümlere göre, "Umuma ait değil" Kocabaş’ların malıydı.
Tarafların tapuları, geldileri de incelenerek yerine uygulanınca anlaşıldı ki, Kurtuluş Savaşı’ndan önce bütün bu yerler tek bir Rum’un malıydı. Eskiden Rum’un tek başına sahip olduğu çiftlik, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Kocabaş’larla öbür küçük ekiciler arasında bölüşülmüştü. Şimdi Veli ile arkadaşlarının malı olan bahçelerini de sulamak için, büyük havuzu yaptıran o Rum’du. Hâkim, tedbir kararını kaldırdı.
Kocabaş’lar, suyu, mahkemenin ilk kararından beri kuruyan, kendi havuzlarına çevirdiler.
Temmuz çıkıyordu. Su, on gün öncesine göre yarı hızla akıyordu. Ertesi sabah boşaltacaktarı sırada havuzun henüz dolmadığını gördüler. Suyu aşağıya salmadılar.
O gün aşağıdaki havuza damla su düşmedi. Veli ile arkadaşları boş yere havuzun başında dolandılar, suyun gelmesini beklediler. Hasan, ancak gecenin geç saatlerinde suyu aşağıya çevirdi.
İki üç gün sonra suyun hızı daha da kesildi. Su, artık sabahtan sabaha boşaltılan havuzu zar zor doldurabiliyordu.
Ağustosun ilk haftası sonunda, Veli ile öbür bahçe sahipleri büsbütün susuz kaldılar. Bahçelerini sulayacakları saatlerde çaresizlik içinde kıvrandılar.
Susuz kalan bahçelerde, yeni açan fasulye, patlıcan çiçekleri kurudu, yapraklar uçlarından sararmaya başladı. Domates, biber fidanları dik duruşlarını kaybetti.
V
Ağustos ortasına doğru, bir gün Hasan Kocabaş, Osman’ı köye bakkaldan öteberi almaya gönderdi.
Osman, büyük havuzun üst başından geçen yoldan köye doğru ilerlediği sırada, oralarda dolaşan sığırtmaç çocukları gördü. Çocuklardan biri yerden bir taş aldı. Yayılan hayvanlara fırlatıyormuş gibi, Osman’a doğru savurdu. Taş, Osman’ın başı üstünden geçip iki üç adım ötesine düştü. Hemen onun arkasından atılan ikinci bir taş, Osman’ın yanından geçip bir erguvan kümesinin dallarını sarstı.
Osman duraladı, çocuklara doğru baktı, sonra bir şey demeden yoluna devam etti.
Çocukların Osman’a sataşmaları bu kadarla kaldı. Bu küçük olay gösteriyordu ki, komşularıyla aralarında başlayan husumet çocuklara kadar yayılmıştı. Ovada kış yaz, gündüzleri büyük havuza akan suyun sesi artık duyulmuyordu. Komşularının husumeti, bu sesin yokluğunun yarattığı boşluk içinde pusuya sinmiş, gittikçe büyüyerek öç alacağı günü bekliyordu. Karşıdan gözüne çarpan komşuların bahçelerinin görünüşü berbattı.
Köye yaklaştığı sırada, köyden dönen Musa Öztürk’le karşılaştı. Osman sıkıldı. Çaresi olsa Musa ile göz göze gelmemek için yolunu değiştirecekti. Musa yanından kendisini selâmlamadan geçti.
Köyde kimi görse kendisine soğuk davranıyor gibi geldi. Alış veriş ettiği bakkal:
- Ülen Osman, dedi, konu komşu aranızda anlaşsanız olmaz mıydı? Böyle mahkemelere gidecek ne vardı?
Bakkala ne karşılık vereceğini bilemedi Mahkemeye giden, suyu bırakmak istemiyen kendisi değildi. Düşmanlarının önünde ağabeyini yalnız bırakmak, tek başına kendisini temize çıkarmak da istemiyordu. Kızara bozara:
- Mahkemeye giden onlar oldu, diyebildi.
Dönüşte, kimse ile karşılaşmadan havuzun üst başına geçebilmek için adımlarını hızlandırdı. Ama o daha bahçelerin hizasına gelmeden Ethem Ölmez’in anası, çardağından fırladı, bağıra çağıra üstüne gelmeye başladı.
- Ülen Osman, sizde hiç vicdan, hiç hicap kalmadı mı? Bak, şu bahçeleri ne hale getirdiğinizi bir gör! Komşuluk hakkı nedir düşünmek kalmadı mı?
Osman, başı önünde, bakmadan, karşılık vermeden kadının önünden geçti. Ardından hâlâ onun ilenmeler yağdırarak bağırdığını, söylendiğini duydu. Dama dönünce, elindeki tuzu, pirinci karısına verdi. Ağabeyi damdan iki yüz adım ötede, cebelde çalışıyordu. Bahçelerine, aşılıklara baktı. Fidanları, sebzeleri hep yeşilinden gülüyor, havuzları şarkı söylüyordu. Az ötede duran arık çapasını kaptı. Su yolunu aşağıya giden oluğa bağladı. Havuzun ağzını kapayan dayağı kavrayıp yukarı kaldırdı. Kaynaktan gelen suyu da oluğa çevirdi...
Az sonra suyun kış aylarındaki hızıyla aşağıdaki havuza vardığı duyuldu. Sığırtmaç çocuklar, "Su! Su!" diye bağrıştılar. Ellerindeki değnekleri savura savura, sıçrayıp bağrışarak havuza doğru koşuştular.
Bahçelerindeki çardaklarda kim varsa kopup, geldi, havuzun başında toplandı. Kalabalık, kısa bir süre şaşkın şaşkın, oluktan havuza akan suyu seyretti. Birkaç dakika sonra suyun hızı hafifledi, gittikçe hafifledi. Yukarıda, Osman’ın açtığı havuz boşalınca, su kaynaktan çıktığı gücüyle akmaya başladı, parmak kalınlığına indi.
Havuzun başında toplananlar aralarında bakıştılar. Birbirlerine söylemeseler de hepsinin aklından geçen düşünce birdi: "Bu kadar mı? Bu kadarı önce kime?"
Havuza dolan suyun yüksekliği bir karışı aşmıyordu. Onu da, havuzun kuruyan çamuru emecekti.
Kalabalığın şaşkınlığı çabuk geçti. Kısa bir an akıllarından geçen düşünce dağıldı. Suyun hızına bakarak kimsenin Kocabaş’lara hak vermeye niyeti yoktu.
Aralarında Hasan’ın kötülüğü, Osman’ın iyiliği üstüne bir iki konuşma geçti. Derken, o parmak kalınlığında suyun da. yukardan kesildiğini gördüler.
Osman’ın köyden döndüğünü, damın yanında dolaştığını karşıdan gören Hasan, işini bıraktı. Osman şöyle böyle beş dakikadır ortada yoktu. Ne yapıyordu? Kendisi cebelde ter dökerken, o karısıyla belki de dama kapanmıştı yine! Geceleri neyse ama, iş zamanı... Kıskançlığını yenemeyerek dama doğru ilerledi.
Osman’ı elinde çapa, damın önünde dikilir gördü. Küçük havuzları boştu. Bu kadarı da öfkesini boşaltmasına yetti:
- Ne yaptın?
Osman oralı olmadı:
- Varsın bir günlük de onlar bahçelerini sulasın...
- Nasıl? Sen bana sormadan bu işi nasıl yaparsın? Su değil, ben onlara günahımı vermem! Bu kadar vekil, mahkeme masrafı ödedim. Ben neciyim burda? Eşek başı mı?
Osman alttan aldı, ağabeyini yumuşatmak istedi. Komşularını düşman etmektense, yağmurlar gelinceye kadar, gün aşırı suyu aşağıya salmalarının daha hayırlı olacağını anlatmaya çalıştı. Bahar, az ötede, söze karışmadan tartışmalarını dinliyordu.
Hasan köpürdükçe köpürdü. Bağırıyor, çağırıyor, farkında olmadan bu bahane ile karısının önünde kendisinin kardeşine üstünlüğünü açıklamak istiyordu:
- Sen kimsin bana sormadan suyu aşağıya salacak? Sen bana akıl verecek kadar oldun mu? Küçük gibi küçüklüğünü bil! Komşular düşman olurlarsa bana olsunlar! Sen işine bak, o kadar. Sen, ben ne dersem onu yap! Ötesine karışma! Ağzımı açtırıp kötü kötü söyletme beni...
Arık çapasını kardeşinin elinden kaptı. Suyu aşağıya giden oluğa bağlayan arığı bozdu. Kaynaktan çıkan suyu da kendi havuzlarına çevirdi.
Bu aşırı öfke, Osman’ın sabrını taşıracak duruma geldi. Ağabeyi hâlâ söyleniyordu. Gürültüyü duyan çocuklar, tarlalarının alt başında birikmişti. Bu bahçe, bu aşılıklarda ağabeyi kadar onun da hakkı vardı. Karısının önünde azarlanmak gittikçe onuruna dokunmaya başladı.
Hasan, havuzun başında doğrulmuş, bu kez çocuklara çıkışıyordu:
- Koşun, analarınıza, babalarınıza selâm söyleyin! Burada Osman’ın değil, benim sözüm geçer! Suya ihtiyaçları varsa Osman’a değil, gelip bana yalvarsınlar...
Ağabeyine doğru yürüdü. Bahar, kendisini önlemek istedi:
- Bırak, deliyle uğraşma!
Bir el hareketiyle Bahar’dan kurtuldu:
- Ağa, dedi, benden su isteyen olmadı! Suyu ben istedim, ben saldım. Önüne gelene sataşıp durma!..
Hasan bu karşılığı beklemiyordu. Durakladı:
- Sen ne demek istiyorsun? Büyüğüne karşı mı geliyorsun?
- Büyük gibi büyüklüğünü bil! Sen büyüksen ben de küçük değilim! Evli barklı adamım! Karımın önünde ettiğin lâfı kulağın duysun...
- Ben sana ne dedim ki?
- Ne dedinse dedin, artık sesini kes!
Kardeşi kendisinden güçlü kuvvetliydi. Huyuna gidildiği zaman yumuşak başlı, alçakgönüllü olduğu ölçüde, kızdığı zaman da gözüpek, atılgan olurdu. Kardeşinin onurunu az önce nasıl bile bile yaralamak yolunu tutmuşsa, şimdi de bile bile okşamak yolunu tuttu. Önce, bahçelerinin alt başında toplanan çocuklara doğru yürüdü:
- Ne dikiliyorsunuz orada be?.. Canına yandığımın veletleri, karşınızda seyir mi var?
Çocukları uzaklaştıracak kadar zaman kazandıktan sonra geri döndü. Aralarında hiçbir kötü söz geçmemiş gibi Osman’a:
- Ben senin ağanım, dedi, benim sözüm seni incitmesin! Benim tecrübem elbette ki senden fazla! Böyle öfkelendiysem senin benim menfaatimiz için...
Havuzun alt başında toplanan kalabalık, Kocabaş ’ların kavgasını çocukların getirdiği haberden öğrendiler. Suyu beklemekten ümitlerini kesince dağılmaya başladılar.
Ethem’in anası, çocukların anlattıklarını duydukça öfkelendi. Kadın, başları önünde, tarlalarına doğru ilerleyen erkeklerin önüne geçti:
- Siz de erkek olacaksınız sözüm ona! Bu iş erkek işi! O bodurun yanına bunu bıraktıktan sonra yazık sizin erkekliğinize! Çoluk çocuğunuzun nafakasını korumasını bilsenize!..
Erkekler aralarında konuştular. Veli Sarı:
- Onun da sırası var... dedi, sustu.
Ağustosun ikinci yarısı, Veli ile komşuları için, mihnet öfke günleri oldu. Bahçelerindeki sebzeler, saplarına varıncaya kadar kurudu. Başka zaman bir tavuk girse koşup kovaladıkları bahçelerinde, şimdi başı boş bıraktıkları sağmalları, binekleri dolaşıyordu.
Havuzun çevresindeki narlar, susuzluktan çatlayıp yarıldı. Hayıtların nemi çekildi. Dereye inen küçük ördek sürüleri, boş yere uzun süre su arandıktan sonra, derenin üstünü örten yabanıl sarmaşık kümelerinin gölgelerine sığınıyor, güneşin hızı geçinceye kadar gölgeliklerde kalıyordu.
Veli, bahçesini karşısında yanar kavrulur gördükçe daha az konuşur oldu. Sabahtan akşama, ağzı dili kenetli, bir ağacın dibinde düşünüyor, düşünüyor, geceleri kolay kolay gözüne uyku girmiyordu.
Hasan Kocabaş, bütün bir yıllık emeğini kurutuyordu. Sofrasının bereketini kurutuyordu. Çoluk çocuğu ile belleri üstüne eğilip yetiştirdikleri, emek verdikleri ne varsa kurutuyordu. Hasan Kocabaş’ın ona ettiğini, o da Hasan Kocabaş’a edecekti. Sırası gelsin, Kocabaş’ların hâlâ bahar ortasındaymış gibi yeşil duran bahçesini kurutacaktı!
Hüseyin’le, Musa’yla, Ethem’le bir araya geldiklerinde, onları da başları önünde düşünceli görüyordu. Her biri, karşılaştıkça, üzgün, keyifsiz, gözünün içine bakıyor, ne diyeceğini bekliyor, sonra, bir şey demeden susuyorlardı.
VI
Eylül ortalarında ovaya ilk yağmur düştü. Hafta geçmeden ikinci yağmur düştü. Kuraklık sözleri unutuldu. Yeniden çiftler koşuldu. Nadaslar hazırlandı.
Veli ile arkadaşları, bahçelerinin ortasındaki çardaklarından, derenin alt başında, birbirine komşu damlarına taşındılar. Artık geceleri yataklarında gök gürültüleri işitiyorlardı. Dereler su tutmaya başlamıştı. Yanından geçenler büyük havuzu her zaman dolu görüyordu.
Güz ayları boyunca, bu anlaşmazlık unutulmuş gibiydi. Ocak başlarında bir sabah, Veli Sarı, gün doğmadan eşeğine binmiş, oduna gidiyordu. Çiftesi omuzundaydı. Zağar kırması dişi köpeği eşeğinin arkası sıra geliyordu. Veli, Kocabaş’ların bahçesinin yanından geçtiği sırada, Kocabaş’ların gündüz bağlayıp gece başıboş bıraktıkları iri çoban köpeği, üç beş sıçrayışta bahçeden yola çıktı, zağarın kuyruğuna takıldı.
Veli, Kocabaş’ların damına doğru baktı. Görünürlerde kimse yoktu. Daha uyuyor olmalıydılar. Hemen verdiği bir kararla topuklarını hayvanın karnına indirdi, zağarını çağırdı. Hayvan, yürüyüşünü hızlandırdı.
Kocabaş’ların köpeği ile oynaşmaya başlayan zağar, sahibinin çağırdığını duyunca koştu, hayvanın peşine takıldı. Kocabaş’ların köpeği zağarın ardına düştü.
Böyle bir çeyrek, yirmi dakika gittiler. Tekebaşı’nın gerisine düşen boğazı dolandılar. Boğazın sonunda, Veli eşeğinden indi. Çiftesini omuzladı. Durmadan zağarına aşmıya çalışan köpeğin başına nişanladı, boşalttı. Köpek, ulumaya sıra kalmadan yere yıkıldı, bir iki debelendi, cansız kaldı.
Veli, oyalanmadan hayvanına bindi. İki saat sonra, geldiği yönün tam tersinden, Bademler’in gerilerine çıktı. Oralardan yaptığı bir yük odunla ikindiye doğru damına döndü.
O gün, kuşluğa doğru, Hasan’ın, Osman’ın, Bahar’ın tarlalar, bahçeler arasında dolaştıkları, "Arap, Arap!" diye ünleyip köpeklerini aramaya çıktıkları görüldü. Karşılaştıkları kimseler, onların aramalarıyla ilgilenmiyor, onlar da kimseye Arab’ı görüp görmediğini soramıyorlardı. O günün akşamına kadar, Kocabaş’lar köpeklerini aramadık yer bırakmadılar. Tekebaşı’ndan, kuzeyde Ayrandere’ye, batıda Seferihisar şosesine kadar, bütün damların çevrelerine dolandılar, geri döndüler, yine aşağılara yayıldılar, fayda etmedi.
O gün, bütün ova öğrendi ki, Kocabaş’ların bahçesinin bekçisi, bahçelerine kimseyi yaklaştırmayan o ünlü çoban köpeği kaybolmuştu. Ertesi gün öğleden sonra, Tekebaşı’ndaki cebelin gerisinde, havalarda kuzgunların dolaştığını gören Hasan, Arab’ın izini buldu. Sırtlanlar, kuzgunlar Arab’ın leşini didik didik etmişti.
Haber duyuldu. Ovanın, Arab’ın gücüne hayran çocuklan, aralarında, hayvanın kurt, sırtlan sürüleriyle boğuştuğunu, kurtları, sırtlanları ta öldüğü yere kadar kovaladığını, oralarda kıstırılıp boğazlandığını konuştular. Ama büyükler bu yoruma inanmadı.
Daha leşini bulamadan, köpeğini düşmanlarının öldürdüğü Hasan Kocabaş’ın içine doğdu. Leşini bulduğu zaman, hayvanın kafa kemiklerinin paramparça olduğunu gördü. Bu işaret Hasan Kocabaş’a yetti. Düşmanları damına yaklaşıp öç almak istiyorlardı. Köpeğini ortadan kaldırmakla işe başlamışlardı.
Boğazdan dama dönünce, Hasan durumu kardeşine açtı. Bu iş Veli Sarı’nın işiydi. Yeni bir köpek bulup, damlarına alıştırıncaya kadar, geceleri nöbetleşe, mallarını, canlarını kollamaları gerekti.
Damda iki silâhları vardı: Biri kırma bir çifte; öbürü babadan dededen kalma eski bir gra tüfeğiydi. Çifte, damın iç bölmesinde, Osman’ın yattığı odada duvara asılıydı. Ruhsatı Hasan’ın üstüne çıkarılmıştı. Gra, bulundurulması yasak silâhlardan olduğu için dışarıda, ahırın kirişleri arasında saklı duruyordu.
O gece, iki kardeş silâhlarını yerlerinden indirdiler. Sildiler, hazırladılar, sıkılarını yokladılar.
Hasan ne kadar telâşlı ise, Osman o kadar durgundu. Bu hazırlık ona gereksiz görünüyordu. Kimseye fenalık etmeyi düşünmediği için kimseden de fenalık beklemeyen bir yaratılışı vardı. Nöbet sırası önce ona düştü. Eline silâh falan almadan damın yakınlannda biraz dolaştı, sonra geldi, damın kapısı önünde durdu.
Hasan, nöbet sırası gelinceye kadar uyumak için yattı. Ama yine uyuyamadı. Kardeşinin tehlikeyi umursamaz görünen davranışı yüzünden içi rahat değildi. Bir ara, ona çifteyi yanına almasını söyleyecek oldu. Kardeşi önemsemeden "Gelen olursa alırım" diye karşılık verdi.
Yeniden uyumaya çalıştı. Bu kez, iç bölmede yalnız kalan Bahar’ın durmadan yatağında sağa sola dönüşüne, derin derin iç çekişine aklı takıldı. Yine Bahar’ın çırılçıplak görüntüsü yanıbaşında belirdi. Saatler sonra, Osman nöbeti ona devretmek için içeriye girdiği sırada gözleri hâlâ açıktı. Kendisi, damın kapısı önüne çıkınca, iç odada yine her gece uykusunu kaçıran solumalar, gürültüler başladı. Kapının önünden uzaklaştı. Yakınlarda bir süre dolaştıktan sonra döndü, iç bölmeden gelen o sesler şimdi yine kesilmiş, sevdalıların düzgün soluk alışları duyuluyordu.
Ertesi gece, daha ertesi gece hep böyle geçti. O nöbete çıktıkça, Osman karısıyla sevişti, uyudu, o sabahlara kadar uykusuz kaldı.
Üç gece damlarının yakınlarında en küçük bir karaltı görünmedi. Dördüncü gece, Osman ona nöbeti devretmeğe geldiği sırada gözlerinden uyku akıyordu. Yatağından güçlükle kalkabildi. Uykusu açılsın diye bir süre damın önünde dolandı. Sonra dayanamadı, damın kapısını açık bıraktı, dönüp yerine uzandı, uyuyakaldı.
Uykusu ne kadar sürdüyse sürdü. Rüyasında, yazın sularını kestiği düşmanlarının, omuzlarında boş bir tabutla damın açık kapısından içeri girerek kendisine yaklaştıklarını görürken yatağından sıçrayarak doğruldu.
Odanın karanlığı içinde gözlerini açık duran kapıya dikti. Kapı boşluğu gecenin karanlığı ile doluydu. Kapının kanadı, dışardan giren rüzgârla, boşlukta hafif hafif sallanıyordu.
Karanlığı dinledi, iç bölmeden, kardeşi ile karısının düzgün soluk alışları geliyordu... Dışarıda, suyun, yaprakların hışırtısı... Daha da kulak kabarttı. Suyun, rüzgârın alışık olduğu uğultusu arasında yüreğini daraltan bir fısıltı dolaşıyordu... Arada gevrek bir dal çatırdısı... Bir dal kümesinin sarsılıp sessiz kalması...
Yerinden fırladı. Damın önüne dikilip karanlığa gözlerini dikti. En hafif çatırdılara kulak verdi: Aşılıklarda birileri dolaşıyordu.
Kedi kadar kuvvetli gözleri, aşılıkların arasında, yanyana ilerleyen iki karaltıyı seçmekte gecikmedi. Hızla dama döndü. Osman’ın yattığı bölmeye geçti. Osman’ı, uykuda Bahar’ın beline sardığı sevdalı kolundan çekip uyandırdı:
- Kalk, dedi, gâvurun enikleri zarara gelmiş, aşılıkları buduyor!.. Osman yerinden sıçradığı sırada, döndü, damın dış kapısı ardında duran grayı kavradı. Granın fişeklerini çıkın ettiği mendili kaptı, dışarı fırladı. Grayı karaltılara doğru boşalttı.
Silâh sesi, tepelere çarptı. Vuramamıştı.
Karaltıların sindiğini gördü. Daha aşağıya nişan alarak ikinci bir el ateş etti.
Karanlıktan, damlarına doğru çevrilen bir çifte patladı. Patlama, damın duvarında tok bir ses çıkardı. Duvardan bir parça sıva koptu, yere düştü. Osman, pantolonunu ayağına çeker çekmez, kendisine kalan çifte ile fişekliğini kaptı, ağasının yanına koştu.
Karaltılar, eğilerek aşılıkların gerisine doğru kaçıyordu.
Hasan bir daha ateş etti, bir daha... Karanlıkta gezi, arpacığı ayarlayacak hali yoktu. Namluyu kararlamasına doğrultup tetiği çekiyordu. Osman, çiftesini iki el boşalttı.
Karaltılar siniyor, ateş edildikten az sonra, yeniden kımıldayıp kaçmaya başlıyordu.
İki kardeş karaltıların peşine düştüler.
Karaltılar, yüz-yüz elli adım önlerinde, aşılıktan çıkıp fundalıklara daldı. Oradan kendilerine doğru, bir çifte, iki el daha boşaltıldı.
Hasan ile Osman, aşılıkların içinden ateş edene doğru ilerlediler.
Yetiştirdikleri bütün aşılar, zeytinler, şeftaliler, kayısılar, incecik gövdelerinden ikiye biçilmiş, bütün fidanların üst kısımları diplerine devrilmişti. Karanlıkta, ayakları, gövdelerinden ayrılmış dal kümelerine dolandıkça, ikisinin de gözleri hiçbir tehlikeyi görmez oldu. Fundalıklara doğru öfkeyle atıldılar.
Karaltılar, fundalıkların arasında bir daha doğruldu. Geriye tepeye doğru kaçmaya başladı, ikisi de silâhlarını doldurup, karaltılar ortaya çıktıkça boşalttılar.
Bu silâhlı çarpışma, bir çeyrek, yirmi dakika kadar sürdü. Kaçan karaltılardan biri düştü, bir daha kalkmadı. Öbürü, bir süre sonra, bir daha sıçradı, beş on adım kaçtıktan sonra eğildi, bir daha doğrulmadı. Funda kümelerinin arasında, onun yerini kestirebilmek için, günün ilk ışıklarına kadar beklediler. Her kımıldanan çalının dibine ateş ettiler. Karaltı görünmedi. Sonunda ortalık yeni yeni ağarırken, tüfek atımı uzaklığından çıkmış birinin fundalıkların gerisinde, tepeyi aşıp, gözden kaybolduğunu gördüler.
Gün doğarken, hemen bütün ova halkı, Kocabaş’ların aşılığı içine dolmuştu. Kalabalık, harap olmuş aşılıkların arasından ilerledi, fundalıkları taramaya başladı. Çok geçmeden bir çalı kümesinin dibinde kan izleri, kan izlerinin ilerlediği yönün beş on adım ötesinde, katılaşmış parmakları arasından bırakmadığı çiftesiyle, Veli Sarı’nın ölüsü bulundu.
Daha sonra, tepeye kadar bütün fundalığı taradılar. Veli Sarı’nın arkadaşının izini bulup çıkaramadılar. Fundalıklar arasından birinin sürünüp kaçtığı, ezik, bir iki daldan anlaşılıyordu. Ezik dalların dibinde çamurlu ayak izleri vardı. Daha ilerde, fundalıkların bitiminde, çakıllık, taşlık, kekikliklerin başladığı bölgede, bu ayak izleri de seçilmez oluyordu.
Veli Sarı’dan başka, bütün köy, bütün ova halkı orada hazırdı. Hüseyin, Ethem, Musa, susmuş, olanlara bakıyorlardı.
Kuşluğa doğru, savcı, hükümet doktoru, jandarma komutanı, jandarmalar geldi.
Doktor, Veli Sarı’nın ölüsünü gördü. Sol omuzunun gerisinden, omuzunun bir karış altından giren bir gra kurşunuyla öldürüldüğünü saptadı. Gömülmesine izin verdi. Veli Sarı’nın karısı, yakınları, ölüyü teslim aldılar.
Kocabaş’ların, bahçelerinin durumu, zararları üstüne bir tutanak düzenlendi. Veli Sarı’nın çiftesine, Kocabaş’ların silâhlarına el konuldu.
O kalabalıkta Kocabaş’ların ilk ifadeleri alındı.
Savcı önce Hasan’a:
- Nasıl oldu, anlat?., dedi.
Hasan, komşularıyla aralarında su yüzünden çıkan anlaşmazlıktan başladı. Mahkemenin kararını, dört gün önce köpeklerinin öldürülmesini, köpeklerinin öldürülmesi olayını düşmanlarının öç almak için hazırladıklarına yorduklannı, dört gecedir kardeşi ile nöbetleşe mallarını, canlarını beklediklerini anlatmaya koyuldu.
Sözü uzatıyordu. Savcı:
- Bırak şimdi bunları, dedi. Dün gece nasıl oldu? Veli’yi nasıl öldürdünüz onu anlat! Bunları sonra da anlatırsın...
- Dün gece nöbet bendeydi. Uyumuşum. Dört gecedir gözümü kırpmamıştım. Bir ara bir gürültü duyar gibi oldum. Ben damın önüne çıktım ki aşılıklarda karaltılar dolaşıyordu. Ben damın önüne çıkınca üstüme bir silâh atıldı. İçeri kaçtım. Osman’ı uyandırdım. Biz de silâhlarımızı kaptık, aşılıklarımıza girenleri kovalamaya başladık. Onlar silâh atınca biz de attık...
Savcı, burada, Hasan’ın sözünü kesti. Silâhların durumunu gözden geçiren jandarma komutanına döndü. Komutan, Veli Sarı’nın ölüsü yanında bulunan silâhın atılmış olduğunu söyledi. Damın yan duvarından düşen sıva parçaları da Hasan’ın dediklerini doğruluyordu.
Savcı, Hasan’ın sorgusuna devam etti:
- Başka?
- ................
- Başka bildiğin yok mu?
Hasan omuzlarını kastı:
- Başka ne olsun bey? Gerisini gördünüz...
Savcı,sertleşti:
- Veli’yi hanginiz öldürdünüz? Onu söyle...
Hasan, ezilip büzülmeye başladı, âdeta küçüldü:
- Vallaha bilmem ki bey, dedi, biz kimseyi öldürelim demedik! Gelenlerin kim olduğunu bildiğimiz yoktu. Karanlıkta rastgele ateş ettik. Malımıza, canımıza zarar gelmesin, düşmanlık edenler zararlarında ileri gitmesin, yılsın dedik... Biz bu bahçeyi bu hale getirinceye kadar bir gün dur otur nedir bilmedik... Bize de günah değil mi hâkim bey? Bu yapılan vicdana sığar mı?
Doktor, savcı, komutan bakıştılar. Gözlerinin önündeki bahçenin görünüşü, en az ölenin görünüşü kadar yürekler acısıydı.
Savcı kısa bir susuştan sonra:
- Peki bu silâhların damınızda işi ne? dedi.
Hasan, soruyu yadırgamamış göründü:
- Çiftçi evi bey! Allahın kırında silâhımız olmasın mı? Çiftçi evinde silâh bulunmadan olur mu?
Savcı silâhları işaret etti:
- Bu gra kimin?
- Baba yadigârı...
- Bunu bulundurmak yasak! Haberiniz yok muydu?
Hasan sustu.
- Söylesene!
- Ne diyeyim hâkim bey? Baba yadigârı işte, bulunmuş bir kere...
Durmadan kendisine hâkim bey diyen Hasan’ın yanlışını savcı düzeltmek zorunda kaldı:
- Ben savcıyım. Mahkemeye çıkınca hâkim bey dersin... Peki çifteniz de varmış, çifte yetmez miydi? Bu çifte kimin?
- Çifte benim...
Hemen elini cebine attı. Eski bir cüzdan içinden kat kat, aşınmış bir iki kâğıt çıkardı. Kâğıtlardan birini, şöyle bir bakıp savcıya uzattı:
- Bu da çiftenin ruhsatı...
Hasan’ın verdiği kâğıt, çiftenin ruhsatı değil, havuz yaptıracağı sırada kaymakamlıktan aldığı iki torba çimentonun kendisine verilmesi ile ilgili belgeydi. Hasan, çimentoyu başka yerden bulmuş, belgeyi de saklamıştı. Savcı yüzünü buruşturdu:
- Bunun neresi çifte ruhsatı? Bu çimento belgesi... Çifte ruhsatın nerde? Göster...
Hasan bu sefer, dörde katlı ikinci bir kâğıdı uzattı.
Savcı ikinci kâğıdı inceledi. Okuduğu, Hasan Kocabaş’ın avcı sıfatıyla edindiği çifte bulundurma ruhsatı idi. Komutan, ruhsat belgesinde yazılı kayıtların, el konulan çifte ile uygun düştüğünü söyleyince, savcı Hasan’ın sorgusunu yeter gördü. Osman’a:
- Sen anlat bakalım, dedi.
Osman duraladı. Söze nereden başlayacağını bilemiyordu. Bahar’ın koynundan yeni kalkmış gibi, hâlâ uyku sersemiydi. Olup bitenlerin gerçekliğini doğru dürüst kavrayamıyordu. Uykudan gözünü açıp da gördüğü, yıllardır her sabah uyanıp da gördüğünden değişik bu olaylar, bu baştanbaşa gövdelerinden biçilmiş aşıların durumu, bahçelerinin içinde toplanan bu kalabalık, Veli’nin ölüsü, kendisini sorguya çekenler, ancak rüya hızıyla üç dört saat içinde bir araya gelebilirdi. Bıraksalar, gözlerini oğuşturup bütün bu kalabalığı karşısından silecek, yıllardır her sabahki gibi, çapasını kavrayıp işe başlamak için cebele doğru ilerleyecek sanılırdı.
Osman’ın şaşkınlığına bakınca, birdenbire genç savcıya durum aydınlanmış göründü:
- Çifte, ağabeyinin miydi?
Osman başını evet anlamına eğdi.
- Grayı da sen kullandın öyle mi?
Osman bu soruya ne karşılık vereceğini bilemedi. Jandarmalar, bir elli adım ötede, biriken kalabalığı yaklaştırmıyorlardı. Kalabalık arasında gözleri Bahar’ı aradı. Altı aylık gebe Bahar’ın neredeyse jandarmaları geçip kendisine doğru atılacakmış gibi, kalabalığın içinde soluduğunu gördü.
Veli Sarı’nın ölüsünü gördükleri anda, Veli’nin gra ile öldürüldüğünü, yani Veli’yi ağabeyinin öldürdüğünü anlamıştı. Ağabeyi de anlamıştı. Şimdi, ağabeyini ele vermeyi onuruna yediremiyordu. Veli’yi ben vurdum demek ağasına düşerdi.
- Cevap versene... Ne susuyorsun?
Yine sustu.
- Olay ağabeyinin dediği gibi mi oldu?
Osman gözlerini savcıya kaldırdı.
- Ağabeyin seni kaldırdı, aşılığa girenler ateş edince, siz de ateş ettiniz değil mi?
Osman mırıldanır gibi:
- Öyle, dedi.
Savcı, komutana, doktora baktı, ikisi de savcıya baş salladılar. Yeniden Osman’a döndü:
- Peki, dedi, anlaşıldı...
Savcının, Veli Sarı’nın yardımcısı kim olduğu üstüne köylüler arasında açtığı soruşturma sonuçsuz kaldı. Musa, Ethem, Hüseyin, Tahtacı Safi, Gödenceli Halil sorguya çekildiler. Hiç birinde yara bere yoktu. Sorguya çekilenlerin yakınları, o geceyi birlikte geçirdiklerine tanıklık ettiler. Kimse çıkıp da, o gece sabaha karşı, Musa’yı evine dönerken gördüğünü söylemedi.
Soruşturma tamamlandı. Hasan ile Osman katilden sanık olarak götürüldü.


