30 01 2011

"Örgütlü" Tahammülsüzlüğün "Muhteşem" Mücadelesi 2

Altan'ın şok Sultan Süleyman yazısı!

01 Ocak 2011 / 14:49

Taraf Genel Yayın yönetmeni Ahmet Altan, muhafazakarlara Sultan Süleyman ile ilgili şok sorular yöneltti.


Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatını konu alan ve Show TV'de başlayacak olan "Muhteşem Yüzyıl" adlı dizi fırtına kopardı. Padişahın seks düşkünü gösterilmesi ve eşcinsel sahneler nedeniyle muhafazakar kesim ayağa kalktı.

Bugünkü köşesinde olay diziyi kaleme alan Taraf'ın tepesindeki isim olan Ahmet Altan, "muhafazakarlara" fena çattı. Kavmiyetçiliğin dindarlığın dürüstlüğünü zedelediğine vurgu yapan yazar, Sultan Süleyman ile ilgili şok iddiaları hatırlatarak muhafazakarlığı sorguladı.

DİNDAR VE MUHAFAZAKAR FARKI

Altan, dindarlar ile muhafazakarların aslında ayrı olduğunu belirterek aralarındaki farkı şöyle açıklıyor:

"Dindar" dendiğinde benim ilk aklıma gelen "dürüst ve içten" bir insan. Dürüst ve içten olmadan gerçek bir dindar olunamayacağına inanıyorum. Muhafazakarlar ise her zaman içten olamıyorlar. Onları dürüstlükten uzaklaştıran ise içlerinde barındıkları "milliyetçilik" damarı."

KULU TABULAŞTIRMAK DİNE UYMAZ

İyi bir müminin referansı olarak Hz. Muhammed'in Veda hutbesini gösteren yazar, sözü muhafazakarlare getirerek şu kritik soruyu soruyor:

"Kemalistler Atatürk'ü ve Cumhuriyet'i tabulaştırıyor. Muhafazakarlar ise Osmanlı'yı. Şimdi kendini dindar olarak da gören muhafazakarlara sormalıyız, makamı payesi sıfatı ne olursa olsun "bir kulu" tabulaştırmak onu dokunulmaz, tartışılmaz kılmak , onu "diğer kullardan" ayırmak "zaafsız" addetmek, dine dinin dürüstlüğüne eşitliğine uyar mı?"

MUHAFAZAKARLARA ŞOK SORULAR

Muhafazakarların Kanuni Sultan Sülayman'ın hayatını bilmediklerini iddia eden yazar, padişah ile ilgili şok iddiaları gündeme getirdi:

"Kanuni dizisinde "eşcinsel sahneler" olmasına kızan muhafazakarlar önce "makbul" sonra "maktul" olan İbrahim Paşa'yla daha ilk gençliklerinden başlayan ilişkilerinin ne tür bir ilişki olduğunu sanıyorlar.

Bir haremi olan birinin kadınlara düşkün olmadığına inanmak mümkün mü? Kanuni'nin kaç kadından kaç çocuğu olduğu biliyor musunuz?

Böyle ilişkileri bugün biri yaşasa bunu hoşgörecek misiniz yoksa Osmanlı padişahlarının her yaptığını kutsal mı kabul ediyorsunuz?

Kanuni Sultan Süleyman'ın "En yiğit, en akıllı, en cesur" oğlu olarak görülen Mustafa'yı padişah otağının girişinde boğdurması ve oğlunun öldürülmesini bir perde arkasında izlemesi size bu padişah hakkında ne söylüyor?"

Güven ADIGÜZEL, Ahmet Altan’a Cevaplar, Muhteşem Bir Yüzyıl!

Güven ADIGÜZEL hem Ahmet Altan’a cevap verdi, hem de Muhteşem Yüzyıl’a değindi.

İlginç ve güzel bir yazı olmuş…

     ‘Muhteşem Yüzyıl’ isimli, tarihi-dönem dizisi nihayet yayınlandı. Hakkında epeydir fırtınalar kopartılan bu iddialı dizi bildiğiniz üzere, Kanuni dönemini anlattığı savıyla ya da daha açık bir ifadeyle kanuni döneminden alınan ilhamla -bir dönem kurgulaması yapıldığı- savıyla ortaya çıkmıştı. Aslında diziye genel olarak baktığımızda gördüğümüz ‘yorumlama biçiminin’ bin yıllık bitmeyen o uğursuz nağme olması kaçınılmaz olacaktı elbette ama yine de ‘yayınlanan’ bir görüntü üzerinden konuşmak her zaman daha sağlıklı ve daha steril bir idrak ortamı sunacaktır bizlere.

      Diziyi yazan arkadaşların döneme bakışlarında yine çok bildik bir dil hâkim. En -rahatsız oryantalistlerin- bile artık takmadığı fantezi gözlüğünü bu kez bizim geminin batı yakasından birileri takmış gözüne. Yani anlıyorum ‘kartaca yıkılmalı’ ama bu işleri artık onlar bile bıraktı be usta.  Harem, büyü, erotizm, gizem, güç, tutku, esaret, ihanet = Doğu. Binbir gece masalları kıvamında ki zeki, çevik, ahlaklı ve yetenekli senaristlerimiz. 300 Spartalı şaheserinde ki; yarı tanrı-yarı kral,  4 metre boyundaki Pers kralı ‘Zerhas’ bu zehirli zihin yapısının kodlarını çözmemiz için kullanabileceğimiz komedi uzantılı argümanlardı hatırlayacağınız üzere.  Konuyu ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi özelinde değerlendirecek olursak; öncelikle burada sektörel bir iş yapıldığı unutmayalım. Ticari amaçlarla, daha pazarlanabilir, daha ilgi çekici ve daha tartışma yaratacak bir iş yapmak istemek ayıp sayılamayacağı gibi zaten derdi son tahlilde ‘para’ olan birilerine ‘tarihi misyon’ yüklemek de abesle iştigal olacaktır.

        Türk dizilerinin başta Arap dünyası, Türk cumhuriyetleri ve Balkanlar olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinin yoğun talebiyle oluşan ‘reel ticari piyasası’ yapımcıların iştahlarını kabartıyor olmalı. Bu bağlamda Fatmagül’le tecavüze doyan, Aşk-ı memnu’yla yürekleri titreyip, Yapmak Dökümü’yle kendine gelen necip Türk halkına erotizm soslu, tarih fonlu bir şeyler servis etmenin de tam zamanıydı. Kanuni’nin yarım asırlık padişahlık hayatı da ‘birini getirin de hele bir halvet olalım’ tadında geçip gitti zaten değil mi? Yapımcıyı tekrar tebrik ediyorum buradan.

        Bu dizi için çeşitli protestolar yapan ve tepkilerini koyan vatandaşlarımızı anlayabiliyorum, hatta diğer taraftan paradan başka bir derdi olmayanların ‘tarihe meydan okuyoruz, dogmalara meydan okuyoruz, bir dönemi aydınlatıyoruz’ çığırtkanlıklarını da. Ama Harem’i genelev sanan züppeleri anlayamıyorum. Harem’in işlevinin ne olduğunu bildiklerine de eminim aslında ama bu ‘para’ etmez ki. Bırakın içlerindekini iyice bir kussunlar, bir diziyle yıkılacaksa, bir daha ayağa kalkmasın zaten o tarih. ‘Muhteşem Yüzyıl’ın ciddiye alınacak bir tarafı yok, bırakın dağınık kalsın.

Ahmet Altan’a Cevaplar…

Ahmet Altan, geçtiğimiz hafta Taraf Gazetesindeki köşesinde muhafazakârların yanıt vermesi istemiyle bir takım sorular yöneltmişti hatırlarsanız. Aradan bir hafta geçmesine rağmen takip edebildiğim kadarıyla -Kadir Mısıroğlu- dâhil olmak üzere bir cevap veren olmadı. Ya bir ‘dinsiz’le muhatap olmak istemediler ya da soruları beğenmediler, gerekçeleri hangisiydi bilmiyorum belki de ciddiye almadılar, -bitmez bu Ahmet Altan’ın soruları diyerekten-  Vel hâsılı kelam bir deneme yapmak istedim ama muhafazakârlar adına değil sadece kendi adıma… Ayrıca muhafazakârların şu Ahmet Altan aşkını bir türlü anlamadım, anlamayı da düşünmüyorum! Roni’ye de âşıktınız ne oldu? Değerli bir İslam mütefekkirine -iğrenç yaratık, azgın ırkçı- diyebilecek kadar çirkinleşti, bir de şairmiş bu beyefendi! Liberal-İslamcı ittifakının kimseye bir faydası yok, yol yakınken geri dönün. Liberal İslamcılara ise daha bir şey demiyorum. Yeter! Bitsin bu karşılıksız aşklar artık!

Unutmadan söyleyeyim; ben bu konuda Hakan Albayrak’ın tarafındayım;

Liberalleri Vurun! (alnının ortasından değil, yerden yere)

Ahmet ALTAN: Kanuni dizisinde “eşcinsel sahneler” olmasına kızan muhafazakârlar önce “makbul” sonra “maktul” olan İbrahim Paşa’yla daha ilk gençliklerinden başlayan ilişkilerinin ne tür bir ilişki olduğunu sanıyorlar?

Bitmedi sizin bu milleti Eşçinsel yapma sevdanız. Müslümanları çamur yormaz ama baydınız artık, farkında mısınız? Üstad Mevlana ile Şems için de bu dedikoduyu çıkartan aynı zehirli zihin yapısıdır, Kanun-i ile Parga’lı için de ve diğer İslam büyükleri için de. Harbinden başka işiniz yok mu merak ediyorum? İnsanlara alçakça iftiralarda bulunurken durduğunuz yer diyorum yani…

Dayanağın nedir, bu iğrenç, mide bulandıran iftiraları Kanun-i’ye atarak ne kazanacaksın? Ahmet Altan’ı böyle bir konuda fikir beyan etmeye iten nedir sizce? Bizim Jenkins olmasın sakın, bakın ne demiş Jenkins; ‘’Venedik Elçisi Pietro Zen’in İbrahim ile Kanuni’nin sık sık birlikte bir kayığa binip, sonra bahçelerde dolaştıklarını ve çocukluktan bu yana ayrılmaz olduklarını kaydettiğini belirtmektedir. Jenkins, Venedik raporlarında sıkça söz edilen bu yakınlık hakkında Türk kaynaklarının yorumda bulunmadıklarını ifade ederken, bunun nedenini padişah ile kölesi arasında böyle bir yakınlığın uygunsuz görülmesine bağlamaktadır.’’ Ahmet Altan, Jenkins’in naklettiklerini resmi görüş olarak hemen benimseyerek anında şu büyük yargılamayı yapmış; -bu iki erkek arasındaki ilişkiyi ne tür bir ilişki sanıyorlar- Sanan, saflar yani muhafazakârlar, bilen, yani olayı çözmüşler de Altangiller. Bu saf muhafazakârlar bunu ne tür bir ilişki sanıyorlar biliyor musun? Arkadaşlık, dostluk, ahde vefa, can yoldaşlığı… Bunlar senin için bir şey ifade ediyor olamaz. İlla bir ibnelik arıyorsun bu işte de belli ki. Ama yanlış yerde arıyorsun.

 

Ahmet ALTAN: Bir haremi olan birinin kadınlara düşkün olmadığına inanmak mümkün mü? Kanuni’nin kaç kadından kaç çocuğu olduğu biliyor musunuz?

 

-Bir haremi olan birinin- ifadesinin özündeki sakatlık, Ahmet Altan’ın kafasının içinde bir yerde saklı duruyor. 1985 yılında bir kadın dergisine verdiği röportajı internetten bulup okuyanlar beni daha iyi anlayacaklardır. Harem diye bir var diye padişahlar her gece bir zevce ile birlikte olmuyordu. Osmanlı haremini genelev gibi göstermeye kimsenin hakkı yok. Harem meselesine en kaba oryantalistler bile bu kadar takık değil. Harem deyince yüzünde tuhaf bir ifade oluşan ve bıyık altında gülen zevat için son kez açıklayalım; Harem-i hümâyûn tabiri hem haremi hem de enderunu içine alır. Enderun padişah, saray ve devlet hizmetinde bulunacak erkeklerin, harem ise ikametgâh görevinin yanında kadınların yetiştirilmesi için bir eğitim müessesesidir. Padişah Harem’deki herkesle yatmaz, Harem’den çıkıp evlenen birçok kadın vardır. Harem’in gizli ve mahrem özellikleri olmasına rağmen 17. yüzyılın batılı yazarlarının fantezilerine kurban edilmeye çalışılmıştır. Hayatı boyunca Batı’yı referans alanlar için Amerikalı uzman Leslie Peirce’nin görüşlerine de bir göz atalım isterseniz; “Biz batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. Harem, Müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir”

 

Kanun-i Sultan Süleyman’ı kadın düşkünü, eğlence, zevk sefa meftunu ve neredeyse hedonist bir adam olarak göstermek tarihten bi haber olmak demektir. Kanuni’nin 4 kadından 10 çocuğu vardır. Padişahların konumu gereği bunda şaşılacak bir durum yoktur.

Ahmet ALTAN: Böyle ilişkileri bugün biri yaşasa bunu hoş görecek misiniz yoksa Osmanlı padişahlarının her yaptığını kutsal mı kabul ediyorsunuz?

 

Böyle ilişkileri bugün biri yaşasaydı… Hoş görmek-hoş görmemek sorusu kendi içersinde tutarsızdır. Böyle ilişkilerden kasıt bir önceki soruda ki iğrenç iftira ise İslam’ın tavrı bu konuda nettir ve Ahmet Altan kamuoyu vicdanında bir kez daha ipe çekilecektir. Şayet bir Padişah’ın evlenip çoluk-çocuk sahibi olmasıysa kastedilen, yaşanan mevzuları dönemin şartlarıyla değerlendirmek gerekecektir. Padişahların bir kısmının tek eşliliği tercih etmemesinin sebepleri konuşulabilir. Padişahlara kimse bir kutsiyet atfetmez lakin özellikle yükselme dönemi Padişahlarının bu halkın gönlünde çok özel bir yeri vardır. Osmanlı Padişahlarının her yaptığının doğru kabul edilmesi mevzu-bahis bile değildir. Zaten meseleyi böyle kavradığınız sürece yazdıklarınız ve yorum gücünüz  ‘Fildişi kuleden notlar’ olmaktan öteye gidemeyecektir. Ahmet Altan’ın ve onun gibi düşünenlerin bir türlü anlayamadığı şey şu; bu insanlar tabularına, kutsallarına dokunuyorsunuz diye kızmıyorlar size, tarihi değerlerden bahsedilirken nasıl bu kadar pervazsız olabildiğinize, eleştiriyle hakareti nasıl ayırt edemediğinize, dogmalara savaş açıyorum derken nasıl bu derece çirkinleşebildiğinize şaşıyorlar sadece, öfkeleri bundan. Siz –ufacık bir eleştiriyi kaldıramıyorlar kardeşim- penceresinden hayata bakıyorken keşke biraz da yaşadığınız toplumun değer yargılarını incitmemeyi deneyebilseydiniz. O zaman -eleştiri kültürü- gelişmemiş diye suçladığınız insanlardan biraz olsun saygı görürdünüz. Ama şimdi ben ‘değer yargısı’ diyen bir şeyden bahsediyorum da, haklısınız sizde karşılığı yok. ‘Bir kadın memesine vatanı satarım’ ya da ‘ensest olabilir, sado-mazo da olabilir, bir sınırım yok’ gibi açıklamalarınıza atıfta bulunmak için söylemiyorum bu ‘karşılığı yok’ ifadesini. Daha başka bir yer, yakından bakıldığında görülebilecek bir yer benim gösterdiğim, şayet görmek isterseniz.

Ahmet ALTAN: Kanuni Sultan Süleyman’ın “En yiğit, en akıllı, en cesur” oğlu olarak görülen Mustafa’yı padişah otağının girişinde boğdurması ve oğlunun öldürülmesini bir perde arkasında izlemesi size bu padişah hakkında ne söylüyor?”

Kanun-i Sultan Süleyman ve diğer güçlü Padişahlar. İktidar olmanın, erk olmanın ızdırabını yaşadılar hayatları boyunca. Bir tarafta devletin bekası, milyonlarca km’lik bir devletin yönetimi, nizam-ı âlem ülküsü ve saltanatın çıldırtan yalnızlığı. Bir taraftan Nizam-ı Âlem için yapmak zorunda kaldıkları şeyler… Rüstem Paşa’nın komplosuna kurban giden, halkın ve ordunun biricik sevgilisi ve gözbebeği Şehzade Mustafa, Osmanlı tarihinde Cem Sultan ve Genç Osman kadar hazin bir hikâyenin adıdır. Bu konularda Hürrem’in etkisinde kalan Kanun-i, Şehzade Mustafa’nın el yazısı taklit edilerek İran Şah’ına yazılmış uydurma ihanet mektupları yüzünden oğlunu öldürtmüştür. Kanuni’nin, oğlu Mustafa’nın ölümünü perde arkasında izlediği rivayet edilir lakin bu kesin olmayan bir bilgidir. Eğer bu sözden oğlunun ölümünü zevkle izlediği yorumunu çıkarmamız isteniyorsa şunu da bilmemiz gerekir ki; Kanuni tüm hayatı boyunca oğlu Mustafa’sının yasını tutmuştur ve son nefesinde bile onu sayıklamıştır.  Robert Gardner tarafından çekilen Empire of Faith (İslam: İnanç imparatorluğu) adlı belgesel filmde; ‘’Kanun-i oğlu Mustafa’nın katlinden sonra günlerce cesedinin başında oturdu ve kimsenin ona dokunmasına izin vermedi’’ şeklinde anlatılır bu meşum hadise. Kanuni’nin hayatındaki en büyük pişmanlıklarından birisidir bu ölüm. Mustafa’nın ölümü bize bu Padişah hakkında, yani Kanuni hakkında ne söyler, şöyle ki; Saltanatının üstünde ağır kadın etkisi görülen bir padişah’tır der, saray entrikalarının ve ayak oyunlarının gücünü önemsememesinin bedelini ağır ödemiş bir padişah’tır der, Şehzadesinin yani biricik Mustafa’sının kendisine ihanet ettiğine öylesine iman etmiş ki, Devleti Aliye Osmanlı’nın bekası için oğlunu bile feda etmiş bir padişah’tır der. Oğlunun ölümünü zevkle izlemiş bir padişah’tır demez ama.

Son söz: Biliyorum bu cevaplar, diğer cevaplar, hatta hiçbir cevap Ahmet Altan’ın kafasında kurduğu o ülkenin anayasasını tatmin etmeyecektir. Benim derdim de Ahmet Altan değil zaten. O, köşesinde; Manevi değerlere –soru soruyorum arkadaş- diyerekten saldırmayı entelektüellik olarak sayacak ve hezeyanlarına, hakaretlerine, aşağılamalarına edebiyat sosuyla devam edecektir mutlaka bunda sonra da ama Altan’la gönül ve fikir birliği kurmuş muhafazakârların bu karşılıksız aşkı yeniden değerlendirmelerinde bence hayır vardır.

Bir Tabu Olarak Osmanlı

                Padişahlar da hata yapar, günah işler, âşık olur, öfkelenir elbette. Hırslarıyla, zaaflarıyla, sevaplarıyla, hatalarıyla yani tüm insani taraflarıyla bir hayat yaşamış ve ölmüşlerdir. Hepsini rahmetle anıyoruz. Son tahlilde 600 yıllık bir medeniyetin toplamıdır Osmanlı. Ve bu koskoca imparatorluğunun yalnızca haremle, saray entrikalarıyla anılması ilginçtir. 15 milyon kilometrekareye hükmeden, kara sınırları dünyanın 4 / 1’ne tekabül eden, adaletiyle, merhametiyle bir Cihan Devleti olan Osmanlı… Günümüz tabiriyle dünyanın tek süper gücü sayılırken bile kibrine yenilmemiş, insanlığa zulmetmemiş, adaleti gözetmiştir Osmanlı.  Bugün bile zulüm altında inim inim inleyen milletler; ‘Nerdesin ey Osmanlı’ diye haykırmaktadırlar. Kim bilir, belki de Kanuni’den sonra Şehzade Mustafa’nın tahta geçmesi tarihin seyrini değiştirecek ve Amerika diye bir devlet bile olmayacaktı bugün…

Rıza Zelyut yazdı:Saray’ın gerçek haremi

8 Ocak 2011

Muhteşem Süleyman dizisi üzerinden koparılan fırtına anlamsız, çünkü dizi Osmanlı’yı kötülemiyor, aksine aklıyor…
Show Tv’yi kutluyorum. Muhteşem Yüzyıl dizisi; dizilerle dolu piyasayı sarsmakla kalmadı, kendisini milliyetçi-mukaddesatçı sananların da Osmanlı uygarlığını hiç bilmediklerini ortaya çıkardı. Kendilerini Osmanlı’nın devamı sanan bu tipler; dizideki harem sahnelerine bakıp kükremişler.
-Vay bizim Osmanlı atalarımız nasıl böyle ahlaka mugayir işler yaparlar!
Bir dönem dünyaya hükmeden Osmanlı; elbette ki Arap cahiliyesine uygun yaşamadı. Osmanlı yaşam tarzını bugün Arabist Vehhabi inanç sistemi gibi göstermek isteyenler elbette kızacaklar. Ama Osmanlı sistemi; şeriattan çok örfe dayandığı için; padişahlar ve yönetici kesim; sivil biçimde yaşamayı seçmişlerdir.
Bu gerçeği Osmanlı sarayında çalışan nakkaşların yaptığı resimler (minyatürler) gayet açık biçimde göstermektedir. Bu yüzden işin içine RTÜK’ü sokarak diziyi yasaklatmaya kalkışan, ‘Bu dizi tarihe hakarettir.’ diyen Sayın Bülent Arınç Osmanlı yaşam tarzını hiç bilmemektedir.
Muhteşem Yüzyıl; Osmanlı’yı gündeme getirerek yeni ve önemli bir kültürel hamle başlatıyor.

Dizide Osmanlı’ya asla saygısızlık yok; tam aksine aklama, güzelleştirme var. Yapımcılar çekindiklerinden olacak, dizide harem hayatının cinsel boyutu tam yansıtalamamıştı

YÜZLERCE CARİYE
Harem dairesi, Topkapı Sarayı’nın göbeğinde bulunur. Daha Fatih Sultan Mehmet döneminden başlayarak; padişah eşleri genellikle dışarıdan esir olarak getirilen cariyeler arasından seçilmiştir. Bunlar aslında kadın köledir. Eğitildikten sonra cariyelerin güzelleri has odalık odalık olarak seçilirlerdi. Bunlara peyk veya gözde de denilirdi. Padişahın cariyeler arasından seçtiği eşe kadın efendi veya Haseki denilirdi. Bunların çocuk doğuranı Haseki Sultan adını alırdı. Çocuğu olmayana ise İkbal denilirdi. Her padişahın bu yolla onlarca karısı olmuş; kimi zaman harem beşikten geçilemez hale gelmiştir.
Haremin yönetimi, buradaki işlerin görülmesi de cariyeler eliyle yürütülürdü. Yeni Saray’da (Topkapı) eğitilen bu kızlardan saz heyeti ile rakkaseler de yetiştirilirdi. Aynı zamanda şehzadeler de sultanlar gibi cariye kullanırlardı. Kanuni Sultan Süleyman da dahil olmak üzere bütün padişahlar sarayda eğlenceler düzenlemişlerdir. Bu durumu, o dönemleri yansıtan minyatürlerde bol bol görmekteyiz.
- – -
Sarayda sadece genç ve güzel kızlar değil, yakışıklı, genç oğlanlar da istihdam edilmiştir. Cariyeler ve köleler, 300 odalı Esir Hanı’nda pazarlanıp satılırlardı. Kölelerden acemi oğlanlar eğitilip devletin yöneticisi yapılmıştır. Yani; Osmanlı Devleti’ni genellikle işte bu dönme denilen oğlanlar yönetmiştir. Yeniçeri Ordusu da başlangıçta bu Hıristiyan çocuklarından oluşturulmuştur.

KABUSNAME’Yİ OKUYUN

Saray hayatını anlamak için Sultan 2. Murat döneminde Farsça’dan Türkçe’ye çevrilen Kabusname isimli teşrifat kitabı da okunmalı. Bu kitapta; devlet adamlarına; ‘Yazın kadın kullanın, kışın oğlan kullanın!’ öğüdü dahi verilmektedir. Ne yapalım; tarihin bu yüzünü yırtıp atalım mı?
Şaraba gelince… Osman Bey; alkollü bir içecek olan kımız içilerek bey ilan edilmiştir. Daha Edirne sarayında iken Osmanlı sultanının şarabdar adı altında şarap işlerini yürüten bir görevli kullandığını biliyoruz. (Bak: Neşri; Cihannüma, 2. Cilt, s.647, aslı 187 b)
Şarabı yasaklayıp bu yüzden binlerce insanın başını kestiren 4. Murat bile ziyafet sofraları kurdurup şarap içiyordu. Saraydaki saki de işte o şarabı sunan görevlinin adıdır.
Topkapı Sarayı’ndaki lüks hayat; aynı zamanda devlet adamlarının saray ve köşklerinde de devam ettirilmiştir. Siz 4 kol çengi oynatmak nedir bilir misiniz?

EKSİKLİK DE VAR
Muhteşem Yüzyıl dizisinde tarihçi Erhan Afyoncu danışmanlık yapmış. Uzmanı olmayanlar anlamaz ama dizide teşrifat ve kılık kıyafet işinde hatalar var. Muhteşem Yüzyıl’ın daha gerçekçi olması açısından bunlardan bazılarını aktarayım:
- Sarayda kimse asla başı açık dolaşmamıştır. Bu, örfe aykırıdır. Hele sokakta kim başı açık gezebilirdi ki…
‘Kadınların saçları hep örülü olup arkaya atılmıştır. Saçlar kimi zaman da başa giyilen hotuzun altına alınır.

- Harem ağasının yaşlı olması şarttır. Hele tarihte olduğu gibi zenci bir oyuncu olsaydı çok ilgi çekerdi. Diziye zenci şart…
- Sultan Süleyman; cariye ne kadar güzel olursa olsun; ona hayran hayran bakmaz.
- Sultan’ın kılıç kuşanması (resmen padişah olması) Eyüp Sultan’da olur; öyle bir sahne gerekliydi…
- Taht, üçlü kanepe gibi değil, tek kişiliktir; mücevherlerle göz kamaştırır.
- Padişah’ın üstünde genellikle kolsuz kürklü kaftan bulunur…
- Osmanlı kadın ve erkeklerinin elbiseleri genellikle ipekli, atlas, diba ve çuha gibi kumaşlardan yapılmıştır.
- Avda şehzadeler tazılar da bulundururlar.
- Padişah beyaz sarık ve kırmızı kavuktan oluşan; diğer vüzera ve ulamanınkinden farklı bir başlık giyer; buna kartal tüyünden arma süs olarak yerleştirilir.
- Osmanlının devlet arması üç hilal değil, ay ve güneştir. (Bunu öğrenmek isteyenler; Türk Kimliği isimli kitabımdaki fotoğraf ve açıklamalara bakabilirler)
- O yerküreyi kim düşündü Allah aşkına? (Soru: Osmanlı donanması neden karalara baka baka yol alırdı?)
Erhan Afyoncu hoca; resim günahtır diye Osmanlı atalarımızın minyatürlerine bakmamış olsa gerek. Yoksa; dizideki böyle eksiklikleri bilir ve düzelttirirdi.
Show yönetimi, piyasadaki maksatlı ve cahilce eleştirilere bakıp diziye sakın mani olmasın. Dizilerden nefret etmeme karşın, Muhteşem Yüzyıl’ı ben de izleyeceğim…
(Minyatürler, Prof. Metin And’ın Minyatür adlı çalışmasından alınmıştır.)

Minyatürlerde saray eğlenceleri
Osmanlı Sarayı’ndaki eğlence hayatı o dönemin minyatür sanatına da yansımıştır. Tarihi gerçeklere ışık tutan bu minyatürlerde padişahın huzurunda gerçekleştirilen eğlenceleri, haremden çıkan saz heyetlerini görmek mümkündür.

 

BİR BAŞKA AÇIDAN “MUHTEŞEM SÜLEYMAN”…

Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ı anlatan “Muhteşem Yüzyıl” dizisi başlar başlamaz, “şanlı tarihimizi lekeliyor, Avrupalının bile ‘Muhteşem Süleyman’ dediği ‘İki Cihan Padişahı’ Kanuni Sultan Süleyman’ı şehvet ve içki düşkünü gösteriyor” diye epeyce eleştirildi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan, AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç’a, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’dan bazı dernek ve vakıflara kadar geniş bir çevre gürültü kopardı, RTÜK’ten dizinin kaldırılması talep edildi. Görünen o ki, bu tepkiler artarak devam edecek…

 

Nasırlarına basılmış gibi havalara sıçrayan, sağcı ve muhafazakar “özgürlükçüler”in tepkileri de oldukça ilginç: “Özgürlük kahramanları”, gerçeklerle yüzleşmek yerine, hep eleştirdikleri “resmi tarihin, statükonun” arkasına sığınıverdiler: Harem’i saraya sokan, 2 oğlunu ve 2 vezirini öldürten, içki içen 1. Süleyman’ı yani namı diğer Kanuni Sultan Süleyman’ı aklayıverdiler.

Bakalım 1. Süleyman yani Kanuni Sultan Süleyman aklanmayı hak ediyor mu?

“Kanuni Süleyman”: Yavuzdan da zalim!

Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümü üzerine, 1520’de tahta çıkan ve 46 yıl iktidarda kalan 1. Süleyman için “muazzam ve adil bir devlet yapılanması yarattı” diye yazan Osmanlı kaynakları 1. Süleyman’ın “Hz. Süleyman’da olduğu gibi ‘bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip bana gelin’ ayetini bir fal-i hayr olarak kabul ettiğini ve salatanı boyunca bu âyetlerin sırrına mazhar olduğundan onun döneminde Müslüman Türkler ile birlikte bütün bir İslam dünyasının en bahtiyar yıllarını yaşadığını” da belirtir.

1. Süleyman için resmi kaynaklar “muazzam ve adil bir devlet yapılanması yarattı” diye yazsalar da gerçek böyle değildir. 1. Süleyman, babası Yavuz Selim’den aldığı zulüm mirasını devam ettirir… Osmanlı’da miri arazilerin yeniden yazılması, önceden tımar sahibi kimi sipahilerin topraklarının elinden alınmasına neden olur, toprak dağıtımı tam bir keyfilik ve kayırmacılık üzerine kuruludur: İtiraz edenler cezalandırılır, saçları ve sakalları kesilir…

Dönem Yavuz Selim sonrası ağır baskı altında olan Türkmenlerin baskılara başkaldırdıkları dönemdir. Çünkü, “Muhteşem Yüzyıl” denen yüzyıl, aynı zamanda Anadolu’nun Sünnileştirilme operasyonunun da yüzyılıdır. Bu nedenle bu yüzyıl, 17. yüzyıl başındaki Kuyucu Murat Paşa’ya kadar Aleviler açısından da bir ayaklanma yüzyılıdır!

Yavuz Selim döneminde 1510’da Şahkulu ile başlayan ayaklanmalar, Kanuni Süleyman döneminde 1525’de Sivas, Çorum ve Tokat bölgelerinde Zünnü Baba’nın, 1526’da ise Yozgat yöresinde Türkmen Alevilerin ayaklanması ile devam eder... 1527’de Hacı Bektaş Dergahı Postnişini Kalender Çelebi öncülüğünde bir başka ayaklanma başlar. Bu döenmde Alevilerin Serçeşmesi, ana kaynağı olan Hacı Bektaş Dergah’ı kapatılmıştır. Ayaklanmaya Yozgat, Sivas, Maraş ve Adana yörelerinden Türkmen Aleviler başta olmak üzere, Türkmen olmayan sipahi ve köylüler de katılır. Sivas’ın Karaçayır mevkiinde yapılan savaşta Kalender Çelebi Osmanlı’yı yener. Bunun üzerine Osmanlı tımar sahipleriyle yeni bir ilişki kurar, tımar sahiplerine arazilerini geri verir, Kalender Çelebi güçleri zayıflar ve ayaklanma bastırılır. Kalender Çelebi öldürülür...

Osmanlı haksızlığa başkaldıran Alevilere karşı çok acımasızdır. Alevilere yönelik Yavuz Selim döneminde yayınlanan fetvalar Kanuni Süleyman döneminde de daha da ağırlaştırılarak devam eder…

Yavuz’la birlikte Halifeliği de İstanbul’a getiren, Sünniliği resmi dine dönüştüren Osmanlı iktidarı, kendisine benzemeyen Alevilere karşı çok tahammülsüzdür. 1. Süleyman’ı “adil bir yasa yapıcı” gibi göstererek ona “Kanuni” adını veren resmi Osmanlı tarihi, Aleviler için “katli vacip” fetvaları veren Şeyhülislamları da “insancıl ve şirin” göstermekten geri durmaz.

Kanuni Süleyman’ın en önemli Şeyhülislamlarından biri olan ve asıl adı Ebu’s-Suud Mehmet bin Muhiddin Mehmet bin Mustafa el-İmadi olan “Ebu Suud”  Osmanlı resmi tarihi tarafından 16. yüzyılın en büyük alimlerinden biri olarak gösterilir. Süleyman’a Kanun-nameler ile “Kanuni” adının verilmesini sağlayan da bu meşhur Ebussuud Efendi’dir. 

 

30 yıla yakın (1545-1574) yürüttüğü Şeyhülislamlık görevi ile Osmanlı devrinin en uzun süreli Şeyhülislamı olan Ebu’s-Suud Efendi’yi Osmanlı kaynakları “nûrânî yüzlü, vakur, mehib, gayet sâde giyinir, etrafındakilere rıfk ile muamele ettiği halde mehabetinden meclisinde kimse ağız açamaz, söz­leri hürmetle dinlenir, âbid ve zahid bir zat olarak” tarif eder ve Ebu Suud Efendi, “sultanı Kânûnî, sadrâzamı Sokullu kaptân-ı deryası Barbaros, mimarı Sinan ve şâiri Bakî olan ebed-müddet bir devletin kendine lâyık şeyhülislâmı” ilan edilir.

 

Bu “nur yüzlü, vakur, muhteşem” ve “devletine layık Şeyhülislam” Ebu Suud, Kızılbaşlar için “canları, malları, namusları size helaldir” biçiminde fetvalar vermiş ve Alevi katliamlarının yolunu açmıştır. Ebu Suud Efendi’nin, Aleviler için “Kızılbaş topluluğunun, dine göre topluca öldürülmesi helal midir? Bunları öldürenler gazi, bu öldürme sırasında ölenler de şehit olur mu?” sorusuna cevabı çok nettir: “Bu, en büyük, en kutsal savaştır... Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur” der. Bununla da yetinmez ve Aleviler için fetvaya devam eder: “Bunlar hem sultana isyan ederler, hem de dinsizdirler... Kızılbaşların yaptıkları kötü işler, o temiz peygamber soyuyla bir ilgilerinin olmadığını göstermeye yeter…”

 

“Muhteşem Süleyman” toplumun dokusuna da müdahale ediyor…

 

Kendisine “Kanuni” adını verdirten I. Süleyman Alevilere karşı müdahalelere yalnızca fetvalarla yetinmez, toplumun dokusuna da müdahale eder. Yeniliklere kapıları kapatır. Alevilik başta olmak üzere, Sünniliğin dışında kalan bütün “gayri Sünni”inançlara açıktan tavır alır. Sünniliğe, dine, İslama zarar veriyor diye, müsbet bilimlere, felsefeye ve her türlü yeniliğe karşı “önlemler” alınır. 1537 tarihinden itibaren alınan bazı önlemler, Prof. Dr. Sina Akşin’in yayın yönetmenliğinde hazırlanan “Osmanlı Devleti 1300-1600” adlı kitapta şöyle sıralanıyor:

 

“1. Dini gerekleri yerine getirmeyen, ya da dine karşı saygısızlık gösterdiği ileri sürülenlere ağır cezalar verilmesi öngörülmüştür. Örneğin Peygamberin sözlerine şüphe ile bakanlar inançsız sayılacaklar ve öldürüleceklerdir.

2. Her köye bir cami yaptırılması ve halkın Cuma namazlarına katılmalarının sağlanmaları istenmiştir.

3. Devletin benimsemiş olduğu Sünni görüşün güçlendirilmesine yardımcı olmak amacıyla bazı eğlence yerleri, özellikle de meyhaneler kapatılarak, sapık inançlı oldukları ileri sürülen bazı dervişler İstanbul dışına sürülmüşlerdir.

4. Bütün bu tedbirlerin en önemlisi, bir bakıma en korkuncu, dine zarar verdiği gerekçesi ile matematik, felsefe ve kelam gibi müsbet bilim ve düşünce hayatı ile ilgili derslerin medrese programlarından çıkartılmasıdır.

5. Ve nihayet, daha da acı olarak belirtmek gerekir ki, ileri sürdükleri bazı düşünceleri yüzünden, bu düşünceler halkın dini inançlarını sarsıcı kabul edilerek 1527 yılında öldürülmüş olan Molla Kabız’dan sonra, 1529 yılında Şeyh İsmail Ma’şuki, 1550’de Şeyh Muhiddin Karamani ve 1561 yılında da şeyh Hamza Bali gibi bazı tarikat ileri geleni mutasavvıflar, Kemal Paşazade ve Ebussuud Efendi gibi Şeyhülislamların fetvaları ile öldürülmüşlerdir.”

 

Prof. Dr. Mustafa Akdağ da Kanuni Sultan Süleyman dönemini şöyle özetliyor: “1537 Fermanı ile başlayan sıkı dinsel kovuşturmalar halk için dayanılması güç bir baskı biçimine dönüştü. Hele 1548’de Ebu Suud’un Şeyhülislamlığa getirilmesi, toplum hayatını dinsel baskı ile düzene sokma görüşünü sanki kanunlaştırdı. Başka dinden olanlar için, kendi inançlarına göre hareket özgürlüğü diye bir şey kalmadı.”

 

Bir başka araştırmacı Elise Massicard ise dönemi şöyle özetler:  “Kanuni Sultan Süleyman, Şeyhülislam yönetiminde katı bir ulema hiyararşisini kurumlaştırır. Bu son derece katı bir biçimde örgütlenmiş, devlete bağlanmış ve maaşları onun tarafından ödenen, bir tür ‘Müslüman Kilisesi’ benzeri yapının bir başka örneğine Müslüman geleneğinde rastlanmaz. Osmanlının ödünsüz bir Sünniliğe yönelişinde Kızılbaş olgusu ana etkenlerden birini oluşturur.”

 

Gerçeklerden kaçmak mümkün mü?

 

Evet, gerçekler bunlar!

 

Bu yazdıklarımızı daha da uzatmak mümkün. “Resmi Osmanlı Tarihi” dışında yazılmış epeyce “gerçek Osmanlı Tarihi” var.

 

Sakın ha kimse, “bunlar Kanuni’nin ilk dönemlerinde oldu” diye de düşünmesin. 1566’da ölen Kanuni Süleyman’ın son yıllarında da neler yaptığı Osmanlı “Mühime Defterleri”nde fazlasıyla belgeli…

 

Şimdi, Osmanlıcıların da, Yeni Osmanlıcıların da bu gerçeklere ne diyeceklerini merak etmek gerekmez mi?

Bakalım; Bülent Arınç’tan Oktay Vural’a kadar bir çok “devlet büyüğü” şehvet’e ve içkiye gösterdikleri tepkinin kaçta kaçını, on binlerce insanın hayatına mal olmuş ve katliamlar sonrası toplumun dokusunu değiştiren bu kırımlara karşı verebilecekler?

Hadi “gayri Sünni” olanlardan da geçtik, malum onlar “katli vacip” olanlar!

Peki, Kanuni Süleyman’ın kutsal kanlarını akıtmak “günah” olduğu için “boğdurttuğu” kendi çocukları için ne diyeceğiz?

Bunlar da mı yalan?

Ankara, 7 Ocak 2011

Necdet Saraç

 

20
0
0
Yorum Yaz