10 04 2011

Sanat Cephesi Arşivi

Sanat Cephesi Arşivi

 

Bir 12 Eylül Filmi: Eve Dönüş

“Eve Dönüş” filminin künyesinde, türü “dram/ politik” olarak belirtiliyor; Ömer Uğur senaryoyu yazmış ve yönetmiş, yönetmenin daha önce yönettiği filmler “Hemşo”, “Zulüm” ve “Son Urfalı” olarak geçiyor; oyuncuları Memet Ali Alabora, Sibel Kekilli, Savaş Dinçel, Altan Erkekli,  Cengiz Küçükayvaz, Perihan Savaş, Civan Canova, Erdal Tosun olarak sıralanıyor; müziği ise Tamer Çıray tarafından yapılmış. Montpellier Film Festivalinde (1992) “Yılın En İyi Senaryosu”, Yunus Nadi Ödülleri’nde “En İyi Film Senaryosu, 43. Antalya Film Festivalinde “En İyi Kadın Oyuncu” ve “En İyi Yardımcı Oyuncu” ödüllerine sahip olmuş.  Film, yönetmenin arkadaşı olarak bildirdiği, 12 Eylül döneminde idam edilen Seyid Konuk ile TARİŞ direnişlerinde yaralanan ve daha sonra askerde iken öldürülen Semih Önkan’a adanmış.

Filmde, Mustafa (Memet Ali Alabora) ve karısı Esma (Sibel Kekilli) fabrikada işçidirler ve kendi gündelik geçim sıkıntısı içerisinde yaşayan, o dönemde yaşanan sıcak politik ortamın dışında kalmaya çalışan, hatta işyerlerindeki sendikal etkinliklere bile uzak kalan insanlardır. 12 Eylül günü darbe yapıldığında, işçi Mustafa’nın tek yakınması, o gün sokağa çıkamamaları ve planladıkları üzere Gülhane Parkı’na pikniğe gidememeleridir; Esma’nın işyerinde gözaltına alınan sendika temsilcisi için söylediği; “Bu işlere bulaşmasaydı, başına bir şey gelmezdi”… Ancak, kirasını ödeyemedikleri ve evini boşaltmadıkları için ev sahibi tarafından, örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle ihbar edilerek gözaltında alındığında, hiç de beklemedikleri bir biçimde yaşamları alt-üst olur. Film, Mustafa’nın polis sorgusunda yaşadığı işkenceli günlerle dolar.

Böylece yönetmen, suçsuz insanların da 12 Eylül zulmünden geçtiğini, işkence gördüklerini ve hapiste kaldıklarını dile getiriyor. O dönemle ilgili diğer filmlerde “12 Eylül biraz fon olarak kullanıldı” savını getiren yönetmen “Ben daha çok bu tür dönemlerde sıradan insanlar ne yaşadı onun peşindeyim. 12 Eylül sadece solcunun ya da sağcının üzerinden geçen bir şey değil, tüm ülkenin üzerinden geçti. Herkesin bir 12 Eylül acısı var bu ülkede.” demektedir.

Filmin galasında yönetmen ve oyuncuların, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması istemlerini dile getirmeleri, basında ilgi çekti. Galada, yönetmen Ömer Uğur,  filmin “’anti-militarist, anti-şiddet ve anti-gayriinsani’  tavrı olduğu”nu ileri sürüyor  ve “…en açık işkence sahnelerinin bu filmde yer aldığı”nı söylüyor, “işkence sahnelerinin sertliği nedeniyle eleştirilebileceğinin farkında olduğunu, ama o dönemde yaşananların çok daha sert olduğunu” belirtiyor.

Yönetmen, basında geçen bir konuşmasında, o dönemde mücadele içerisinde olduğunu, 12 Eylül sürecini cezaevinde karşılayan bir insan olduğunu, doğrudan kendi yaşam deneyimlerini filme yansıttığını belirtiyor. Yönetmenin deyimiyle film, “hariçten bir gazel okuma hikâyesi değil”.

Bu bakımdan, 12 Eylül faşizminin teşhir edilmesi ve darbecilerin yargılanması bakımından önemli bir işlev üstlendiği ve bu sürece katkıda bulunacağı umuluyor. Film, bu bakımlardan, elbette ki kutlanmaya değer bulunmaktadır, ancak yine de bazı açılardan eleştirilebilir.

Her şeyden önce, yönetmenin “12 Eylül sadece solcunun ya da sağcının üzerinden geçen bir şey değil, tüm ülkenin üzerinden geçti.” düşüncesi, başka çevrelerde de dile getirilmekte ve tartışma gerektirmektedir. Bu tartışmanın özü “12 Eylül darbesinin nedeni ve niteliği”ni belirlemektir.

Elbette biliyoruz ki, 12 Eylül’de solculara işkence yapıldığı gibi, sağcılara ve filmdeki Mustafa gibi insanlara da işkence yapıldı. 12 Eylül döneminde solcular da idam edildi, sağcılardan da idam edilenler oldu…  Öyleyse, 12 Eylül cuntabaşının söylediği gibi, gerçektende “Sağa da, sola da karşı” mıydı? Başka bir açıdan yaklaşırsak, cunta “tüm ülkenin üzerinden geçerken” , toplumsal sınıflar ve kesimler arasında hiçbir ayrım yapmadı mı? Öyle ya, cunta işbaşına gelir gelmez, grevleri kaldırırken, lokavtlara da son vermemiş miydi(!?) Peki, patronlar “Artık gülme sırası bize geldi..” diye boşa mı konuştular?

Daha başka bir yönden bakalım konuya: 12 Eylül döneminde, Mustafa gözaltına alınıp işkenceli sorgudan geçmeseydi, Mustafalar açısından 12 Eylül “masum” mu olacaktı? Başka bir deyişle, 12 Eylül işçi Mustafa’nın yaşamını yalnızca işkenceli gözaltıyla mı alt-üst etmiş oluyor? Örneğin, daha 24 Ocak kararlarıyla başlayan ve en sıkı biçimiyle cunta döneminde uygulanan iktisat politikaları, Mustafaların yaşamına nasıl yansımıştır? Ya da, Mustafaların sendikal haklarını budayan yasal düzenlemeler, sofralarındaki ekmeği nasıl etkilemiştir?

Bütün bu noktalarda, yönetmen tam bir yanlışlık içerisindedir ve yanıltıcı olmaktadır. 12 Eylül askeri faşist darbesi: En başta da devrimcilere karşıdır; işçi ve emekçilerin ekonomik ve demokratik haklarını savunan devrimci ve demokratik mücadeleyi kırmak, emperyalist burjuvazi ve yerli işbirlikçilerinin çıkarlarını korumak  için yapılmıştır. Faşist cunta, politik olarak devrimci ve demokratlara, sınıfsal olarak işçi sınıfı ve emekçilere, toplumsal olarak ezilen ulusal kurtuluş hareketine, ezilen kültürel gruplara, ezilen dinlere- mezheplere … saldırmıştır. Diğer bir deyişle, “Sağa da, sola da karşı” yapılmamış, “tüm ülkeyi” ezmemiştir. Burjuva sağına yapılanlar sola yapılanların yanında “yaya” kalır. Faşist partinin lideri A. Türkeş “Biz cezaevindeyiz, fikrimiz iktidarda” sözünü boş yere sarfetmemiştir.

Ömer Uğur, filmini herhangi bir politik etkinlik içerisinde bulunmayan Mustafa’nın yaşadıklarının anlatımına yoğunlaştırmış, ama filmde bazı “devrimci karakterler”e de yer vermiş. Her ne kadar yönetmen, mücadele sürecinden geldiğini söylese de, filmde gösterdiği “devrimci karakterler” tartışma gerektirmektedir. Yönetmen, “Bu bir resimleme filmi.” diyerek “..objektif bir gözle bakmaya” çalıştığını ileri sürse de, “devrimci karakterleri” verişi, muhtemelen politik yaklaşımının bir yansıması gibi görünüyor.

Polis sorgulamaları sırasında, cezaevinde tutuklu bir devrimcinin adı da geçer ve “turist” diye bilinen bu kişi yeniden sorgulama için emniyete alınır. Turist, ilk başta güya açık devrimci bir tavır içerisinde gösterilir: Sorgudakilere direnmelerini öğütler, polis şefinin yüzüne tükürür ve hakaretini iade eder, istenen ifadeyi vermeyi reddeder.  Bunun üzerine elbette ki, hemen işkenceye çekilir ve basınçlı soğuk suya tutulur. İşkence sonucunda turist, polis şefine konuşacağını söyler ve “Şehmuz” kod adlı kişinin Mustafa olduğu ifadesini verir. Filmin önemli karakterlerinden, Mustafa ile birlikte sorguda olan “Hoca”, turiste niye böyle ifade vererek “garibanın başını yaktığını” sorduğunda, “Biraz da onların canı yansın, anlasınlar hanyayı konyayı; polis bununla oyalanırken Şehmuz yoldaş çoktan yurtdışına gider.” biçiminde  kendisini savunmaya girişmiştir.

Turistin, gerek emniyete ilk getirildiğindeki taşkın hareketleri; gerekse de işkenceden sonra Mustafa üzerine ifade verdikten sonra, sözümona Şehmuz’u kurtarma gerekçesini ileri sürmesi hiç de devrimcilere yakışan tavırlar olarak görünmemektedir.

Yönetmen Ömer Uğur, kendi yaşam deneyimlerinde belki de “turist” gibi olumsuz tavır içerisinde bulunan devrimci tiplerle karşılaşmış ve bunu yansıtmış da olabilir; öyleyse kendisine önerimiz, örneğin Yaşar Ayaşlı tarafından “Adressiz Sorgular”da anlatılan devrimci karakterleri tanıması olacaktır. Yoksa, Türk sinemasında daha önce de karşılaştığımız -örneğin Zülfü Livaneli’nin Sis filmindeki gibi-, devrimcileri karikatürize etme girişimlerinden yeni birisi olarak değerlendirilebilir.

Çizilen “turist” tiplemesiyle olumsuzlama içerisine girilirken, “hoca” tiplemesinde olumlama yaklaşımı ortaya çıkmaktadır. Altan Erkekli’nin canlandırdığı Hoca da, Mustafa’nın sorgulandığı olay kapsamında gözaltına alınmıştır; gördüğü tüm ağır işkencelere karşın polisin istediği ifadeyi vermemektedir.  Olgun, oturaklı ve bilinçli bir tavır içerisinde gördüğümüz Hoca, Mustafa’ya da destek olmaya çalışmaktadır. Hoca, direnişi karşısında acizleşen işkenceciler tarafından katledilir ve kamuoyuna “çatışmada ölü ele geçirildiği” açıklanır. 

Bununla birlikte, filmde Hoca’yla ilgili fazla bir bilgi edinemedik; Beşiktaşlı olduğunu biliyoruz, ama Şehmuz ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir silahlı eylem kapsamında sürdürülen sorgulamayla nasıl ilişkilendirildiğini, nasıl bir siyasî süreçten geldiğini öğrenemedik. Elbette ki, toplumcu sanatın belirli tipleri olumlama biçiminde, yaşamda olumlu değerleri geliştirmesi gerektiği anlayışını paylaşıyoruz; ama, böyle “olumlama”nın, gerçekliğe dönüştürülebileceği nesnel temellerin de ortaya konulması gerekir.

Filmde geçen devrimcilerle ilgili, tartışılması gereken başka bir anlatım da, Şehmuz ve arkadaşları üzerinedir; silahlı devrimci mücadele içerisinde bulunan,  “Örnektepe Halk Komitesi Başkanı” Şehmuz ve arkadaşları, bir gecekonduda polis tarafından kuşatılır ve önce çatışmaya girerler; ama polisin yoğun biçimde evi kurşun yağmuruna tutması karşısında teslim olmak isterler; ancak, yine de polisin kurşunlarından kurtulamazlar ve teslim olmalarına karşın öldürülürler. 

Elbette, o dönemde, bu biçimde polis ya da ordu tarafından sağ ele geçirilerek öldürülen ve “çatışmada ölü ele geçirildiği” açıklanan bir çok olay gerçekleşmiştir. Buna karşın, göz ardı edilemeyecek başka bir gerçek de, benzer bir çok durumda devrimcilerin teslim olmayı redderek sonuna kadar direnmeyi ve çatışarak ölmeyi seçtikleridir.

Burada Yönetmen’in devrimcilerin tavrı olarak “teslimiyet”i sergilemesi, politik bir yaklaşım olarak görülebilir. Yine iyimserce başka bir açıdan yaklaşırsak, devrimcileri, “mağdur” gösterme çabası da diyebiliriz buna. Oysa, Seyid Konuk gibi ölüme giderken bile devrimci duruşunu yitirmeyen bir devrimci işçinin anısına yapılan bir filmden, devrimci mücadeleye yönelik “mağduriyet“ biçiminde bir yaklaşımın yerine “meşruiyet” yönünde bir yaklaşım beklenmelidir.

Bir sanat eserinin, bir sinema filminin değerlendirilmesi elbette ki yalnızca içeriğiyle sınırlı olmamalıdır; sanatta neyin anlatıldığı kadar nasıl anlatıldığı da önem taşır. Ömer Uğur’un “Eve Dönüş” filmi, bu bağlamda da ayrıca değerlendirilmelidir; ama böyle bir değerlendirme için, bu alanda belirli bir birikim gerekir. Bu nedenle, bu yönden bir değerlendirme yapmaya kalkışmadık.

Yine de, filmde bu bakımdan bazı ayrıntılar göze çarpmaktadır; örneğin, 650.000 kişinin  gözaltına alındığı bir dönemde, Mustafa ile Hoca’nın birlikte kelepçelenerek bekletildiği koridorda, neden başka kimse bulunmamaktadır? Elbette, çok iyi düşünülmüş, filme anlam katan bazı ayrıntılar da bulunmaktadır. Örneğin, Yönetmen’in bir konuşmasında belirttiği üzere, işkencecisinin elini öpen Mustafa’yla 12 Eylül Anayasasını onaylayan halk simgelenmektedir. Aynı Mustafa’nın, kendisini asılsız yere ihbar ederek zulüm görmesine neden olan ev sahibine duyduğu öfke de, çabucak sönmekte ve tavır göstermemektedir.

Yönetmen, 12 Eylül öncesi Edirne yöresinde DİSK içerisinde, işçi sınıfı hareketinde çalışma yaptığını söylemekte; ama nedense, darbe öncesi Mustafa’nın işyerinde gösterilen bazı etkinlikler bir yalınkatlık içerisinde verilmiş bulunuyor.

Yine bu yönden yaklaştığımızda, filmde en çok dikkat çeken karakterlerden, işkenceci polis şefi tiplemesinin de, “kötü ve çirkin adam” olarak çizildiğini görüyoruz. Oysa, Yönetmen’in Radikal gazetesinden Uğur Vardan ile yaptığı söyleşide, işkencenin salt polisiye bir boyutu olmadığı, politik bir nitelik taşıdığı ortaya konulmaktadır. Ama, yine de oluşturduğu “kötü ve çirkin adam” tiplemesi, sıradan bir yaklaşımın izlerini taşımaktadır. Bunu özellikle belirtmek gereği var: Sonradan bazı işkenceci şefler, kamuoyunun önüne “vizyon” sahibi kişilikler olarak çıktılar; yani, vizyonu düzgün(!) olan işkenceciler olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir.

Günümüzde yaygın bir durum olarak, sinema filmleri de sponsorlar (tekelci kapitalistlerin kültür endüstrisi alanının yatırımcıları) tarafından finanse ediliyor ya da sponsorlar açısından çekici olmayacak filmler de Avrupa Birliği fonu “Euroimage” ve hatta Kültür Bakanlığı eliyle devletin katkılarıyla bütçelerini oluşturuyorlar. “Eve Dönüş” filmi de, bu ikinci yolla yapılmış. Zaten, filmin bugüne değin yapılamamasında nedenin, gerekli finansmanın sağlanamaması olduğu belirtiliyor. Her ne hikmetse, AB fonları kimsenin sütüne halel getirmiyor?.. Yönetmen Ömer Uğur, yine bir konuşmasında, Yılmaz Güney sinemasından etkilendiğini söylüyor; ama Yılmaz Güney sinemacılığında pek göz önünde olmayan bir başka yönü daha bulunmaktadır, Nihat Behram anılarında anlatır, sözü uzatmamak için aktarmayacağım, ilgilisi kitaptan okuyabilir.

Açıkçası, şimdiye değin izlediğim hiçbir sinema filminin, Yönetmeniyle bu denli içiçe geçtiğini anımsamıyorum. Filmi tartışırken, Yönetmen de tartışılmak zorunda kalınıyor. Yine Yönetmenin dediği gibi, 12 Eylül gibi dönemlerle yüzleşmek ve hesaplaşmak için, daha onlarca film çekilebilir, romanlar yazılabilir, başka başka yapıtlar gerçekleştirilebilir. Çekilen her yeni film, yazılan her yeni kitap önceden yapılanların eksikliklerini giderdiğinde, deneyim ve birikimlerinden yararlandığında daha nitelikli, yaşama katkısı daha güçlü olacaktır.  

20
0
0
Yorum Yaz