05 01 2011

ZEYNEP TÜL AKBAL SUALP YAZDI2010'da Türkiye Sineması: Biz Ha

2010'da Türkiye Sineması: Biz Hala "Böyle İyi" miyiz?

Bu yıl da gösterime giren 62 yerli filmin seyirciyle hakkını vererek buluşamayan önemli bir kısmı festival gösterimlerinden sonra salonlarda gösterim sırası beklediler ve pek çoğu salonda birkaç hafta kalabildiler.

 
İstanbul - BİA Haber Merkezi
01 Ocak 2011, Cumartesi
 
Artık Türkiye sinemasının bir yılını kısaca değerlendirmeye kalkmak zorlaştı. Bu hayra alamet midir? Buna cevap vermek zor. Zombi filminden romantik komediye, aksiyondan dönem filmlerine, hatta kendi başına bir Atatürk türüne kadar uzanan tür sinemaları, 60'lı 70'li yıllardakine benzer çoğunlukların izlediği eğlence sineması gişede yabancı filmleri zorlayan çıkışlar yapıyor ve dünyanın ilgisini çekiyor.

Adını koymanın bir dert olduğu genel geçer ifade ile adlandırabileceğimiz "sanat" ya da "bağımsız filmler"den oluşan bir diğer Türkiye sineması bir yandan festivallerden ödüller alıyor bir yandan da seyircisine aynı oranda buluşamıyor. Sanat ya da bağımsız sinema tanımlarının belirsizlikleri bugünkü film üretim biçimleri ile ilişkisi hayli karmaşık.

Ama bu filmleri birbirleri ile yan yana aynı kategoride değerlendirmekteyiz. Yani bir Min Dit ve veya Press filmi ile festivallere katılan Kosmos, Bal, Pus, Kıskanmak gibi filimler ya da Gölgeler ve Suretler'le Çakal, Gişe Memuru ya da Kâğıt filmleri de aynı genelleyen başlık altında ele alınıyor. Burada uzun uzun bağımsız sinema nedir, film üretim ilişkileri bir filmi değerlendirirken niye önemlidir gibi meselelere girmeyeceğim ama öncelikle bu sınıflandırma meselesinin bir sorun olduğunu belirtmek zorundayım.

Bu yıl da çok sayıda film üretildi. Antrakt Sinema Gazetesi'nin son açıklamasına göre son hafta hariç 2010 yılı gösterime giren yerli film sayısı 62'yi buldu. Bu filmlerin seyirciyle hakkını vererek buluşamayan önemli bir kısmı festival gösterimlerinden sonra salonlarda gösterim sırası beklediler ve pek çoğu az sayıda salonda birkaç hafta kalarak süreçlerini tamamladılar. Bu yıl festival takvimi değişen bazı festivallerle birlikte sonbahar mevsiminde de böylesi bir kadere sahip yeni bir film listesi daha oluştu bu filmlerden bir kısmı da 2010 yılının son çeyreğinde gösterim imkânı buldu.

Gişe üzerinden konuşmak ise doğası gereği daha kolay görünüyor. Çünkü kaç hafta, kaç salon ve kaç kişi tarafından izlendikleri gibi daha sayılabilir değerler üzerinden konuşmak elbette daha kolay oluyor. Ama bizde bir de arafta kalma kategorisi oluşuyor. Hem büyük bütçelerle, yüksek tanıtım programlarıyla, çok kopya ile çok salonda, çok seyirci ile gişe rekorları zorlanmak isteniyor. Hem de festivallerin hepsine katılmak, ödüllerin hepsini almak ve de eleştirmenlerin de takdirini kazanmak gibi en masum tabiri ile istek iştahı bol bir kategori ortaya çıkıyor.

Yahşi Batı, Karanlıktakiler, Kıskanmak, İki Dil Bir Bavul, Ejder Kapanı, Kako Si?, Gecenin Kanatları, Neşeli Hayat, Recep İvedik 3, NewYork'da Beş Minare, Bornava Bornava, Press gibi filmleri topluca konuşabilmenin bütün bu nedenlerle ortak bir hattı ya da sathı yok. Hatta bence Neşeli Hayat'la New Yorkta Beş Minare filmini de aynı zemin üzerinden tartışmak imkânsız. Bir iddia daha öteye giderek bence ciddi eleştirileri hak eden Neşeli Hayat'ın gişe başarısı sağlamasını ya da Çağan Irmak filmlerinin buna benzer başarılarını da ayrıca tartışmak gerekiyor.

Genel beğeniye mazhar olmalarında hem seyircinin son dönem beğenisini şekillendiren televizyona, onun melodramı yoğurma tarzına yakın oldukları söylenebilir. Oysa uyanık olmamız gereken bir başka mesele sanatsal sınıflandırma içindeki filmlerin pek çoğunun bu vasata uyumlu yanları ve melodram yapısına damardan bağlı oldukları gerçeğidir. Yani aslında bir iki yönetmen dışında biçim, içerik, anlatı meselesini düşünen ve üstüne çalışan yok gibidir.

Genç kuşak örnekleri artmakla beraber toplumsal ve politik bakış üretebilenler 1990 sonrası sinemanın ilk öncü kuşağında Yeşim Ustaoğlu ve Handan İpekçi gibi yönetmenlerin dışında bir türlü görülemez. Bir de birazdan değineceğimiz film yapışları politik olan Derviş Zaim gibi özel örnekler dışında çoğunluk vasatın dilinde iş yapmaktadır. O halde onları ticari ve başarılı örneklerden ayıran nedir? Belki daha iyi rejilerinin olması, film yönetimi meselsi, filmin filmsel tevazusu, yani büyük mizansenler (uçan patlayan arabalar çöllerdeki cipler gibi) peşinde zaten koşmamaları bu konuda da bir alkış beklentilerinin olmaması.

Elbette böyle bir öykü dünyalarının olmaması, filmi film kılan sinemasal bakış ve becerileri, minimalist "gerçekçi" öykü dünyaları onları farklılaştırıyor. Ama aynı zamanda durgun durağan birçok arkadaşın "ölü anlar" diye tanımladığı sahnelerin hâkim olduğu bir sinema yaratıyorlar.

1990 ortalarından itibaren farklı bir Türkiye sineması olarak tanımladığımız dönüşümün içinde birkaç ana damarın olduğu üzerine konuşabiliriz. Uzun uzun açma fırsatımız olmasa da kabaca ortaya çıkan ana damarlara bakarsak kent üzerine dışarlıklı duruşlar, film noir estetiğinin hâkim olduğu büyük metropolde sıkışmış, öfkeli ve örselenmiş erkek karakterlere odaklı filmler ve hiçlik, özlem ve varoluş sıkıntıları ile bunalan kadına düşman, kadınsız bir dünyanın duygulanımları ile kendine içlenen erkek meloları önemli bir eğilimi temsil ediyor.

Ben bunları hiçlik kutsamaları ve arabesk noir başlığı altında değerlendirmeyi uygun görüyorum. Bu eğilim bütün haşmetiyle sürmektedir. Ejder Kapanı, Av Mevsimi, Çakal gibi filmlerle daha noir yüklü olanları olduğu gibi Kara Köpekler Havlarken, Başka Semtin Çocukları gibi kabus büyük kentle 'varoş' gerilimi hattında çeteler ya da mafya motifleri ile beslenen örnekleri de yeni kuşak yönetmenlerle yenilenmektedir. Ya da bu meseleleri biraz daha sınıf boyutu ile birlikte değerlendiren Çoğunluk gibi örneklerinde görüldüğü gibi ikinci kuşak sinemacıyı da meşgul edebildiğini söylemek mümkün.

Daha genç olan ikinci kuşağın bir öncekilere oranla sınıf, etnik kimlikler, ayrımcılık meselleri üzerinden oluşan toplumsal dinamiklerine baktıklarını söyleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında da Sonbahar, Fırtına, Min Dit, Press, İki Dil Bir Bavul, Bornova Bornova gibi filmlerin politik duruş ve bakış üretebilmeleri onları bağımsız sinemaya daha yaklaştırıyor. Çünkü bağımsız olmak sadece bağımsız bir bütçe oluşturmaktan ibaret değildir. Hem film üretme biçiminin hem de film anlatı biçiminin ve seyirci ile girilen ilişkinin baskın ve vasat olandan bağımsız olabilmesi gerekmektedir.

Ama Pus ve Saç'la Pirselimoğlu gibi bir önceki kuşağın temsilcileri hala ölü anları bol; sınıf analizinden uzak hiçlik kutsamalarını sürdürmektedir. Bir başka damar taşra güzellemeleri kaçışları ve yine sıkıntıları üzerinden devam etmektedir. Yine taşranın hiçbir durumun berrak bir adı olamayarak güzellendiği bu örnekler de kenti sorunsallaştıran ve nefret ederek öfkeli tepkisel anlatı örneklerinde göründüğü gibi toplumsal dinamiklerden imtina ile kaçınır gibidirler.

Yine sürecin içinde daha genç kuşaklar bu bağlamda da farklılaşmaktadır. Hatta mekânsal olarak taşrayı ve taşraya dönüşü ele alsalar da toplumsal dinamikler ve dönüşümlerle düğüm olmuş, konuşulması ertelenmiş meseleleri müdanasız açmaya kalktıklarını söylemeliyiz. Kozmos ve Bal gibi bir önceki kuşak kendi farklı kulvarlarında giderek mistisizm dozu kabaran bir yönelimle biçimlenirlerken, hatta maneviyatçı bir sinemadan söz edilecek unsurlar geliştirirken Sonbahar, İki Dil Bir Bavul ya da Press'in bambaşka bir yerden üretilmiş filmler olduklarını görürüz.

Deneyim aktarımı ve tanıklık sinemaları olarak değerlendirebileceğimiz bu genç örnekler uzun sürmüş suskunluğun duyarsızlığın ve hiçliğin karşısında bir alternatif alan açmaktadırlar. Arda arda gelen bu örnekler henüz ilk filmler oldukları için şuanda tedbirli bir eleştiriyle onlar değerlendirmekteyiz.

Bir önceki kuşaktan olan ve kendi dönemlerinin yaratıcı film anlatı meselesi üzerine kafa yoran ve biçimde ve içerikte yenileştirici arayışları olan Zaim ve Ezel Akay da bu yılın içinde değerlendirilebilinir. Akay'ın Yedi Kocalı Hürmüzü ve Zaim'in önceki yıldan Nokta'sı ve 2011'de gösterime girecek olan Gölgeler ve Suretler filmi de bunlar arasında.

Öte taraftan piyasa ile girdiği ilişki pek çok boyutta daha net çizilmiş belgesel alanında durumu daha net konuşmak mümkün. Belki belgeselciliğin doğası gereği bir meseleden hareket eden derdini tasasını aktarma mecrası olarak belgesele yönelen bir belgesel sinemamız var. Bu yılda verimli olduğunu rahtlıkla söyleyebileceğimiz örneklerle geldiler. Elbette festivaller dışında seyirci ile buluşma ilişkileri hala ciddi bir mesele ama pek çok festivalde ve de belgesel üzerine odaklı pek çok gösterimde seyircisinin de arttığını söyleyebiliriz.

Belgeselin anlattığı aktardığı paylaştığı meselenin önemi kadar iyi birer film olabilmeleri meselesi de giderek aşılmaktadır. Bu yıl da gösterimleri süren 100 Bin kişiydiler, Silikozis ve bu yıl gelen Anadolu'nun Son Göçerleri Sarıkeçililer, Miraz, Ordu'da Bir Argonot, Üç Mevsim Bir Ömür Karadeniz Yaylaları, Ofsayt, İki Tutam Saç Dersim'in Kayıp Kızları, Herkes Uyurken, Gazze'nin Yarası, Selahattin'in İstanbul'u gibi yeni belgeseller heyecan ve umut vererek kendimizi yenileyebilmemize katkı sundular.(ZTA/BT)

Ülke sinemasının yurtdışındaki sesi 2010’da çok yüksekti

Sinemada doruk noktası

© Dışa açılımda, Berlin ve Venedik festivallerinde kazanılan iki büyük ödül yanında, Toronto’dan Paris’e, Locarno’dan da Tokyo’ya dek birçok etkinlikte ciddi bir yer alan Türk sineması, iç pazar payıyla da Avrupa ülkeleri sıralamasında ilk sırayı korumayı sürdürüyor.

MEHMET BASUTÇU

PARİS - Bir ülke sinemasının belli başlı uluslararası festivallerdeki varlığı ve aldığı ödüller, elbette o sinemanın özgün olgunluğunun en güvenilir göstergesidir. İletişimin hızlandığı küresel ortamda daha da önem kazanan bu göstergeyi, sanatsal başarının vazgeçilmez temel ölçütü saymak gerekir. Popüler sinema yanlılarının ön planda tutmakta direndiği ikinci ana göstergeyse o sinemanın kendi seyircisi önünde gördüğü niceliksel ilgi ve aldığı pazar payıdır. İki ölçütün de verileri, Türk sinemasının 2010’da tarihi bir doruk noktasına ulaştığını göstermekte.

Dışa açılımda, Berlin ve Venedik festivallerinde kazanılan iki büyük ödül yanında, Toronto’dan Paris’e, Locarno’dan da Tokyo’ya dek birçok etkinlikte ciddi bir yer alan Türk sineması, iç pazar payıyla da Avrupa ülkeleri sıralamasında ilk sırayı korumayı sürdürüyor.

Bu olağanüstü başarı zincirinin ilk halkası, Semih Kaplanoğlu’nun, “Yusuf” üçlemesinin son çekilmiş ilk sayfası olan “Bal” ile Türk sinemasına Berlin’de ikinci kez Altın Ayı kazandırması oldu. Bu ödülü ilk kez Metin Erksan, 1964’te “Susuz Yaz” ile almıştı. Fatih Akın’ın 2004’te “Duvara Karşı” ile Altın Ayı sahibi olmasını, Türk sinemasının değil, Türk kökenli ve çift kültürlü bir Alman yönetmenin başarısı olarak değerlendirmek, kuşkusuz daha doğru olacaktır.

Altın Palmiye almasından uzun bir süre sonra, Türk sineması dünyaca önemli üç festivalin ikisinde, üçüncü kez ilk sırayı almış oldu.

Kaldı ki bu yıl, yaratıcı Türk sinemasının başka bir başarılı örneği, Reha Erdem’in başyapıtı “Kosmos” da Berlinale’nin Panorama bölümünde alkışlanıyordu. Büyük festival yöneticileri, ne yazık ki yarışmalı bölümlerine iki Türk filmi birden alacak kadar cesur değiller henüz... Bu noktada, “Sinema dünyasının en eski etkinliği Venedik’te Altın Aslan almak kalıyor geriye...” diyebiliriz. Aslında, 2010 yılının ikinci önemli başarı halkası, bu yolda atılan ciddi bir adım sayılmalı. Venedik’te gösterilen bir ilk filmi ödüllendiren “Luigi de Laurentiis Geleceğin Aslanı”nın Seren Yüce’nin “Çoğunluk” adlı filmine verilmesi, genç Türk sinemasına bağlanan umutların ne kadar gerçekçi olduğunu göstermekteydi. Genellikle bireysel konuları işlerken anne-kız ya da baba-oğul ilişkileri gibi temel psikolojik sorunlara eğilen, çoğu kez belgesel sinemanın sınırlarını zorlayan genç yönetmenlerimizin ortak paydasına ters düşmeyen Seren Yüce’nin en önemli farklılığı, bireysel sarmalların gerisindeki toplumsal ve siyasi boyutu da göz ardı etmeden, karakterlerinin sınıfsal kimliğine incelikli bir yaklaşımla göndermede bulunmasıydı. Aynı incelik, Tayfun Pirselimoğlu’nun 63. Locarno Festivali’nin yarışmalı bölümüne seçilen son filmi “Saç”ta da gözlemleniyordu.

Kuzey Amerika’nın en önemli etkinliği Toronto Festivali de bir ilk filmi, Belma Baş’ın “Zefir”ini ön plana çıkarırken, bu güz İstanbul’a ayırdığı “Kentten Kente” bölümünde 8 kısa filmden oluşan bir paketle birlikte uzun metrajlı 9 Türk filmi programlıyordu. Hemen ardından, “Zefir”i yarışmalı ana bölümüne alan 23. Tokyo Festivali’nin onur konukları arasında bulunan Reha Erdem’in bütün filmleri Japon sinemaseverlerle buluşuyordu... Ayrıca, nisan ayında son bulan “Fransa’da Türkiye Mevsimi” etkinlikleri kapsamında, sinemamızın Rennes’de yaklaşık 60 filmden oluşan İstanbul konulu bir festivalin konuğu olduğunu; Vesoul kentinde düzenlenen Asya sinemaları festivalinde Ömer Kavur’un bütün filmlerinin gösterildiğini; Paris sinematekinde de Metin Erksan toplu gösterisi düzenlendiğini anımsarsak, 2010 yılının dışa açılımdaki yoğunluğunu daha iyi kavramış oluruz.

2000’li yılların hemen öncesinde başlayan “yeniden doğuş” süreci içinde olan Türk sinemasının olgunluk aşamasına ulaştığını rahatlıkla ileri sürebiliriz.

Düzeyli geniş kitle filmlerinden sanat sinemasının özgün örneklerine dek geniş bir yelpaze oluşturan bu sağlıklı gelişim, ülke içinde ve dışında kuşkusuz yeni başarılara gebe. Önümüzdeki 10 yılın temel hedefi, yurtiçinde alınacak önlemler ve oluşturulacak kaynaklarla yaratıcı özgürlüğünü desteklemek, ve hazırlık aşamasında olan sinema kanununun getireceği yeni yapılanma içindeki kurumların yaşama geçirilmesiyle filmlerimizin dışa açılımını daha etkin biçimde geliştirmek olmalı.

Simgesel bir başka hedef ise “yarışmalı bölümlerimize, gerektiğinde Türk sinemasından iki örnek de alabiliriz” düşüncesini, uluslararası festival yöneticilerine benimsetecek zenginliğe ulaşmak olabilir.

 

47
0
0
Yorum Yaz